She Dies Tomorrow ve Sun Don’t Shine filmlerinin yönetmeni Amy Seimetz, The Criterion Collection filmleri arasından 10 favori filmini seçti.

Upstream Color, The Girlfriend Experience, Pet Semetary gibi yapımlar ile tanınan Amy Seimetz, Sun Don’t Shine ve geçtiğimiz ay izleyici ile buluşan She Dies Tomorrow filmlerinin yönetmenliğini yapmıştı. Son olarak çekimleri tamamlanan The Secrets We Keep ve Archenemy filmlerinde rol alan Seimetz, The Criterion Collection filmleri arasından seçtiği 10 favori filmini paylaştı.

The Criterion Collection’ın favori 10 film listelerinin formatı gereği 1’den 10’a kadar sıralanan bir liste hazırlayan Seimetz, bazı yerlerde iki film birden vererek bunların beraber izlenmesi gerektiğini düşündüğünü belirtti ve böylece listesinde toplam 14 filme yer verdi. Listede Agnès Varda‘nın 1985 yapımı Vagabond, René Laloux‘nun sıra dışı animasyon filmi Fantastic Planet, Jean-Luc Godard‘ın Alphaville gibi yapımları bulunuyor.

Amy Seimetz’in seçtiği filmler hakkındaki düşüncelerine de ulaşabileceğiniz listeye aşağıdan göz atabilirsiniz.

Amy Seimetz’in 10 Favori Filmi

1. Wanda – Barbara Loden (1970)

“Bu filmi izlemek ve var olduğunu bilmek sadece bir film aşığı olarak değil ayrıca yazan, yöneten ve oynayan bir kadın olarak benim için çok önemliydi. Herhangi bir iyileştirici özellik yazmadan gerçekten tuhaf kadınlar hakkında yazabileceğimi gösterdi. Çok karanlık bir film olmasına rağmen Barbara Loden’in performansı çok güzel ve eğlenceliydi. Aynı zamanda Wanda’yı iyi bir insan olarak tasvir etme gereği duymuyordu. Diğer takdir ettiğim bir nokta ise anlatının ne kadar kurnaz olduğudur. Karakteri öylesine deneyimliyorsunuz ki olay örgüsüne dayalı bir film olduğunu sonuna kadar fark etmiyorsunuz.”

2. The Umbrellas of Cherbourg – Jacques Demy (1964)

“10 yıl önce bu filmi ilk izlediğimde filme aşık olmuştum. Ellilerin ve altmışların müzikalleri bir yana insanların bir anda şarkı söyleyip dans etmeleri tuhaf geliyor. Ama filmde, her zaman her satırda şarkı söylüyor. Bu çok cesur ve riskli ama sanki “Bonjour!” şarkısını söyleyerek yeni bir dil buluyorlar. Renklerden ve görsellerin zenginliğinden çok etkilenmiştim.”

3. Purple Noon – René Clément (1960)

“Film seyahat aşkını yansıtıyor. Sadece uzaklaşıp gerçekten zengin olma, Avrupa’nın farklı şehirlerine gidip muhteşem villalarda yaşama arzusu uyandırıyor. Ama o hayatı istediği için Ripley’nin hissettiği bir kıskançlık hissi var ve yoksul büyüdüğüm için bunu anlıyorum. Paris’te bir yaz geçirebilmiş olmam bir noktada o kadar lüks hissettirmişti ki bu konuda neredeyse suçluluk hissetmiştim.”

4. Vagabond – Agnès Varda (1985)

“Sanırım bu filmin beni ne kadar etkilediği yaptığım birçok işte görülebiliyor. Bir karakterin gizemi ile filmi izlemeye başlamayı seviyorum. Vagabond, şiddet üzerine eğilen harika bir karakter çalışması. Wanda ile ortak bir şeyi var. Barbara Loden’in filmi yazma dürtüsünü bilmiyorum ama gerçekten böyle birini gördüğü konusunda şüphelerim var. Varda’nın filminde de aynı başı boşluğu görebiliyorsunuz. Nereden geldiklerine ve nereye gittiklerine hayran kalıyorsunuz. Belirli bir anda iyi görünebilirler, ancak yine de tehlikeyi hissedebilirsiniz. Sun Don’t Shine ve She Dies Tomorrow filmlerimde de insanların böyle bir ortamda kendilerini çözmelerini izlemeye duyulan bu sevgiden besleniyor.”

5. Jeanne Dielman, 23, quai du Commerce, 1080 Bruxelles – Chantal Akerman (1975)

“Bu film dâhil listemdeki birçok film benim için çok önemli çünkü kadın olmanın ciddi sonuçlarını irdeliyorlar. Katlanmak zorunda olduğun ve senin hatan, seçimin olmayan şeyleri kastediyorum. Tekrarlar konusunda izleyicileri ve yönetmenleri son derece tatmin eden bir şey var.  Bir fikre ve neden geri döndüğümüze dikkat etmemi sağlıyor. Jeanne Dielman bunun en iyi örneklerinden biri. Ana karakteri günleri boyunca takip ediyor, omuzlarındaki baskıyı hissediyorsunuz. Ama neler olduğu konusunda emin olamıyorsun ve filmin çoğunda karanlıkta bırakılıyorsunuz.”

6. The American Friend (1977) & Paris Texas (1984) – Wim Wenders

“The American Friend filminde gizemli karakterlerin başıboş dolaştığı bir temayı izliyorsunuz. Paris Texas’ta, çok tatlı ve harika gözüken bir karakterle çok fazla vakit geçiriyorsunuz. Ancak sonunda kaybettiği karısıyla konuştuğu ana geldiğinizde, anlattığı şeyin çok şiddetli olduğunu anlıyorsunuz. “

7. Fantastic Planet – René Laloux (1973)

“Animatör olan bir arkadaşım filmi bana gösterene kadar animasyonun deneysel ya da yetişkinler için bir şey olabileceğini keşfetmemiştim. Beynimi adeta kırdı geçirdi. Yaşam, ölüm ve başkalaşım hakkında bu kadar utanmazca konuşma şeklini ve ne kadar tuhaflaştığını sevdim. Daha önce böyle bir animasyon izlememiştim.”

8. Walkabout (1971) & The Man Who Fell to Earth (1976) – Nicolas Roeg

“The Man Who Fell to Earth filmini hayatımın farklı dönemlerinde çok kez izledim. Bir çocuk olarak anladığımı sanmıyorum ama o yaşlarda uzaylıları seversiniz ve herkes David Bowie’ye takıntılıdır. Müzisyenlerin bu garip performans tarzını anladığını ve başka bir kariyerleri olduğu için pek umursamadıkları yerlerde yaşayabileceklerini hissediyorum. Filmin tamamı görsel olarak harika ve bazen  B-filmine doğru gidiyor gibi. The Man Who Fell to Earth, Walkabout ve Nicolas Roeg’in diğer birçok filminde, keyif aldığım ve ilham verici bulduğum bir izolasyon keşfi var.”

 9. Aphaville – Jean-Luc Godard (1965) & Belle de jour – Luis Buñuel (1967)

“Aklımda Buñuel ve Godard’ı aynı yerde tutuyorum. Filmlerinde absürtlük ve sürrealizm hissi ve Hollywood formunun reddi var. Filmlere bu süper maskülen yaklaşma tarzına da sahipler. Muhtemelen bunlar favori filmlerim arasında. Ama izlemeyenlere, Godard ve Buñuel’in tüm filmlerini izleyin diyebilirim.”

10. Two-Lane Blacktop – Monte Hellman (1971) & Badlands – Terrence Mallick (1973) 

“Bu iki film, o zamanlar yaşamamış olmama rağmen yetmişler nostaljisi yaşatıyor. Sun Don’t Shine filmimde oldukça ilham verici oldular ama beni daha yumuşak tarafı olan maskülen filmlerle tanıştırdılar. Two-Lane filminde güçlü arabalarını yarıştıran erkeklerden var ancak daha tatlı dilli James Taylor karakteri de var. Badlands’te, tatlı Sissy Spacek, çılgın Martin Sheen ile birlikte. Ayrıca yetmişlerin bu muhalif hisleri de var. Ve çok Amerikanlar, başka bir yerde yapabileceklerini sanmıyorum. Two-Lane, ticari sinemada bir James Bennings filmine en benzeyen film.”

Kaynak: The Criterion Collection

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information