Amerikan rüyası kavramı çok çeşitli filme ilham kaynağı olmuş ve bu rüyanın yarattığı iyi ya da kötü tüm gerçeklikler birçok insanı etkilemiştir. Çok çalışarak ve büyük emekler vererek başarı, ün ve şöhretin yakalanabileceği fikrini savunan bu düşünce bir döneme damgasını vurarak kitleleri etkilemiş ve özellikle Amerikan toplumunu derinden sarsmıştır. Kimi bu şan şöhretin getirdikleriyle baş edemezken kimi de bu rüyaya erişmek için gözünü karartarak hayatını tehlikeye atmıştır. Bizler de American Beauty’den The Wolf of Wall Street’e Amerikan rüyasının karanlık yüzünü ve bu sanrının kararttığı hayatları ekrana taşıyan 10 etkileyici filmi sizler için derledik!

Amerikan Rüyasının Karanlık Yüzünü Ortaya Koyan 10 Etkileyici Film

Sunset Boulevard (1950)

Yönetmen koltuğunda Billy Wilder’ın oturduğu Sunset Boulevard; tabiri caizse klasik tabirinin bile yetersiz kaldığı bir sinema mucizesi olarak sinema tarihine adını altın harflerle yazdırmış bir kara filmdir. Hollywood Stüdyo Sistemi’nin ve tam da o dönemde revaçta olan Amerikan Rüyası’nın arka planında dönen oyunları ve trajedileri gün yüzüne çıkaran film, bu sebeple Hollywood’a yöneltilen sert bir eleştiriyi de gözler önüne serer. Sunset Boulevard’ı artık yaşlanmış ve eskisi kadar yıldızı parlamayan eski sessiz filmlerin oyuncusu Norma Desmond’un (Gloria Swanson) sinema kariyerine geri dönebilmek için verdiği trajik savaşı ve bu uğurda her şeyi yapabilecek duruma gelişini anlatır. Ünlü yönetmen Erich von Stroheim’ın da Desmond’un sadık uşağı rolünde oynadığı film; Hollywood’un en güçlü film yapımcılarından biri olan Samuel Goldwyn’in Billy Wilder’a ‘Seni besleyen sektöre ihanet ettin!’ türünde sansasyonel bir söz söylemesi ile de hafızalara kazınmıştır.

They Shoot Horses, Don’t They? (1969)

They Shoot Horses, Don’t They? ve Three Days of Condor gibi filmleri ile Amerikan halkının sefaletine ve Amerikan rüyası paranoyasına dikkat çeken Sydney Pollack bu anlamda yanılsamalarla dolu hayatların röntgenini çeken en başarılı yönetmenlerden biridir. Kitlelerin ve halkın Amerikan rüyası kisvesi altında benliğini ve kişiliğini tümüyle tüketime teslim ettiği bir kültürün eleştirisine soyunan Pollack, özellikle They Shoot Horses, Don’t They? isimli filminde bir gün ünlü bir aktris olmanın hayallerini kuran Gloria ile Hollywood’da yaşayan ve yönetmen olma hayalleri hep başarısızlıkla sonuçlanan Robert’ın son bir şans olarak katıldıkları dans maratonunu kazanmak için her şeyi göze almalarını konu alır. Bir yandan ekonomik buhranla baş etmeye çalışan bir yandan da Amerikan rüyasına adapte olmak için her tür acımasız tavrı sergileyebilen karakterler bu dönemin altında yatan karanlık gerçeklerin de temsilini sergiler.

Scarface (1983)

1932 yılında Howard Hawks tarafından yönetilen Scarface: The Shame of the Nation isimli filmin yeniden çevrimi olan 1983 yapımı ünlü gangster filmi Scarface, sinema tarihinin en ikonik karakterine ve diyaloglarına sahip filmlerinden biridir. Senaryosu Oliver Stone tarafından yazılmış olan filmin yönetmen koltuğunda ise Brian De Palma yer alır. Filmin muazzam oyuncu kadrosunu ise Al Pacino, Steven Bauer, Michelle Pfeiffer, Mary Elizabeth Mastrantonio, Robert Loggia, Paul Shenar ve F. Murray Abraham oluşturur. 1980’li yılların atmosferini çok başarılı bir biçimde ortaya koyan Scarface, Tony Montana isimli genç bir Kübalının Miami’de gangster kültürü içerisindeki hayatını ele alır ve Montana’nın suç ile bezenmiş hayatındaki yükselişiyle beraber açgözlü istek ve arzularını konu edinir. Tony’nin Küba’dan Amerika’ya geldikten sonra burada çalışma izni için çıktığı yolculukta hayatının farklı ve karanlık noktalara evrilmesini konu alan Scarface, Amerikan rüyasını yaşayan bir adamın aşırı hırsının yaratabileceği kötü ve olumsuz sonuçları ortaya koymasıyla da oldukça eleştirel bir perspektife sahiptir.

Pleasantville (1998)

Gary Ross tarafından yönetilen Pleasantville filmi, bir çocuğun fantezi dünyası ile birleşen gerçeklik algısını ve hayattaki tutkularından birinde kendini bularak bu deneyimi yaşamasını konu alır. Başrollerinde Tobey Maguire, Reese Witherspoon, Jeff Daniels, William H. Macy ve Joan Allen’ın yer aldığı filmde Tobey Maguire tarafından canlandırılan David, 1990’lar zamanında yaşayan ve hayatını televizyon ile bütünleştirmiş bir çocuktur. Pleasantville, bir televizyon dizisinde yaratılmış hiçbir kötülüğün uğramayacağı şirin bir kasabadır. Sadece hayallerde veya televizyon ekranında olabilecek türden mutluluğun ve iyiliğin hakim olduğu bu kasabada geçen hikâyeleri izleyerek büyüyen David, bir gün kumanda sayesinde yanına ablasını da alarak o siyah beyaz dünyanın içine dahil olur. Monoton hayata, Amerikan rüyasına, muhafazakar Amerikan toplumuna, ırkçılığa yönelik değindiği konularla dikkat çeken Pleasantville oldukça etkileyici bir toplum eleştirisi olarak hâlen güncelliğini sürdüren bir filmdir.

American Beauty (1999)

Sam Mendes imzalı 1999 yapımı beş Oscar Ödüllü American Beauty, hem vizyona girdiği döneme damgasını vurması hem de güncelliğini koruyabilen bir yapım olmasıyla orta yaş bunalımındaki bir adam ve ailesi vesilesiyle Amerikan toplumunun modern aile yaşantısı içerisindeki çöküntülerini, yozlaşmayı ve iletişimsizliği gözler önüne seriyordu. İçinde barındırdığı pek çok metafor ve psikanalitik yorumlarla da Amerikan rüyasına eleştirel bir bakış açısı sunan American Beauty, aynı zamanda Thomas Newman imzalı soundtrackleriyle de başarısını katmerleyerek kült filmler arasındaki yerini almıştır. Lester karakterinin girdiği orta yaş bunalımıyla beraber tüm bu rüyayı yapıbozuma uğratacak hamleler sergilemesi akabinde gelişen olayları ve bir aile ile birlikte aslında bir rüyanın çöküşünü ekrana taşıyan American Beauty, tüm zamanların en iyi filmlerinden biri olarak da özel bir konuma sahiptir.

American Psycho (2000)

Bret Easton Ellis’in aynı isimli kült romanından beyazperdeye uyarlanan American Psycho gösterime girdiği 2000 yılında izleyicileri ikiye bölmüş; kimi filmi çok sevip, kült filmler listesinin en üst sıralarına yerleştirirken, kimisi de filmden aynı derecede nefret etmişti. Film, Wall Street’te çalışan Patrick’in hırslarına ve statü kaygısına odaklanarak elde ettiklerini koruma uğruna insan öldürmekten bile çekinmeyecek obsesif bir adamın sanrılarını ekrana taşır. Patrick karakteri üzerinden tüketim çılgınlığının bireylerin yeme, içme, giyim, iş, günlük aktivite gibi ilişkilerini nasıl belirlediğini ve manipüle ettiğini belirli toplumsal kabul normları ve davranış kalıpları yaratarak, onları nasıl bireysellikten çıkarıp ‘şeyleştirdiğini’, ‘metalaştırdığını’; bariz bir biçimde gözlerimizin önüne seren film Amerikan rüyasına karşı çok sert eleştiriler içerir.

There Will Be Blood (2007)

Paul Thomas Anderson’ın en iyi filmlerinden biri olan There Will Be Blood; Kaliforniya’nın bugünkü zenginlik ve gücünün oluşmaya başladığı ilk günlere yapılan yolculuğu simgeliyor olmasının yanında aslında bize değerleri, hırsları nedeniyle birbirleriyle çatışan bireylerin hikâyesini anlatıyor. Amerikan rüyasının kaçınılmaz cazibesine kapılan ve bu çekimle birlikte tüm inancını ve değerlerini yok sayan Daniel Plainview’in giderek karanlığa sürüklenen kişiliğini izlediğimiz film; oğluyla yaşayan ve petrol arama çalışmalarını sürdüren bir şirketin sahibi olan Daniel Plainview’in ekseninde bazı duyguların kıskacına kapılan insanın değişiminin kaçınılmazlığını ve bu değişimin getirdiği sonuçları ekrana taşır.

Revolutionary Road (2008)

1950’lerde geçen Revolutionary Road; yaşanan savaş sonrası tek düzeli bir hayat tarzının içinde yeni taşındıkları banliyöde huzurlu bir yaşam için mücadele eden iki çocuklu Frank ve April Wheeler çiftinin zamanla anlaşmazlık ve aldatmalarla devam eden evliliklerinin hikâyesini konu alır. Richard Yates’in aynı adlı romanından uyarlanan film; ‘Amerikan rüyası’ kavramını atlamadan, ilişkiler ve evlilik üzerine etkileyici bir hikâyeye sahip. Titanic’ten sonra ilk kez bir araya gelen Kate Winslet ile Leonardo DiCaprio’nun muazzam performansları ve Sam Mendes’in yönetmenliğiyle dikkat çeken yapım; izleyiciye kendi hayatını sorgulatmayı başarıyor. Tercihlerimizi, hayatımızı, ilişkilerimizi yeniden düşündüren film, bir erkek ile bir kadının dünyalarının ne denli farklı olduğunu yansıtma konusunda da oldukça başarılı bir örnek.

The Social Network (2010)

En önemli sosyal ağlardan biri olan Facebook’un yaratılış sürecini, yaratıcısı Mark Zuckerberg’in hayatından yola çıkarak David Fincher’ın gözünden izlediğimiz The Social Network, internetsiz bir ortamı hayal etmenin bile zor olduğu şu dönemde en ikonik ağlardan biri olan Facebook’un nasıl oluştuğunu ve bu oluşumun nelere neden olduğunu akıcı bir senaryoyla aktarıyor. Zuckerberg’in Facebook’un yaratılış sürecinde birlikte çalıştığı arkadaşı Eduardo Severin’in anlattıklarından yola çıkılarak Ben Mezrich tarafından kaleme alınmış kitaptan uyarlanan film; gelen yüksek şöhretle birlikte arkadaşlık ilişkilerinin nasıl tersine çevrilebileceğini ve bir rüyanın arka planındaki karanlık gerçekleri gözler önüne seren filmin yönetmen koltuğunda David Fincher otururken filmin senaristliğini de Aaron Sorkin üstleniyor.

The Wolf of Wall Street (2014)

2011’de çektiği Hugo’nun hemen ardından The Wolf of Wall Street için çalışmalara başlayan Martin Scorsese, 180 dakika uzunluğundaki filmi 2013’e yetiştirdi. Yönetmenin gerçek bir hikâyeden yola çıkarak sinemaya aktardığı otobiyografi; kariyerine bir komisyoncu olarak başlayan, ilerleyen yıllarda Wall Street’in en ünlü brokerlarından biri konumuna yükselerek kendi şirketini kuran ve kurduğu şirketle birçok yatırımcıyı dolandıran Jordan Belfort’un hikâyesini konu alır. Jordan Belfort, özünde Amerikan rüyasını tatmak isteyen ve bu neticede hayallerinin peşinden koşmuş biriydi. Ancak Jordan, bu rüyaya değersiz stokların değerini yapay yollardan artırıp, büyük kârlar ile satarak, yani müşterilerini dolandırarak erişmişti. Jordan Belfort karakterini canlandıran Leonardo DiCaprio bu rolde hayatının en büyük performanlarından birine sergilerken Martin Scorsese de bizlere Amerikan rüyasının karanlık yüzünü gösteriyordu.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi