Altyazı Röportajı

Geçtiğimiz aylarda maddi zorluklarla boğuştuğu gündeme gelen Altyazı dergisinin Yazı İşleri Müdürü Berke Göl ve Yayın Kurulu üyesi Senem Aytaç ile buluştuk; derginin yaşadığı süreci, Türkiye sinemasını, Körfez filminin en iyi film seçilmesiyle ilgili kendilerine yöneltilen eleştirileri, Türkiye’de sinema yazarlığını ve 23 Mayıs’ta yayımlanacak “Dünya Sinema Sözlüğü”nü konuştuk. 

CS2A7906

Berke Göl, Senem Aytaç Fotoğraf: Edze Ali

Röportaj: Ecem Şen, Utku Ögetürk

Deşifre: Sıla Şahinöz

Fotoğraflar: Edze Ali

Utku Ögetürk: Merhabalar. Okuyucularımızın da bilgi sahibi olması açısından dergideki görevinizle birlikte kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

Berke Göl: Dergide biz bir ekibiz ve bu ekibin kendi içindeki görev dağılımı ihtiyaca göre sürekli değişiyor. Şu an itibariyle ben Yazı İşleri Müdürü’yüm. Dergi, 2001’de kuruldu. Ben, 2003’ten beri ekipteyim. Senem de uzun süre editörlük yaptı. Aynı zamanda ikimiz de Yayın Kurulu üyesiyiz.

Senem Aytaç: Ben, 10 seneden uzun süre editörlük yaptım, kısa süre önce ise bu görevimden ayrıldım. Şu an için Yayın Kurulu üyesi ve yazar olarak devam ediyorum.

Bize, Boğaziçi’nin içindeki tüm birimler için geçerli olan bir tür kemer sıkma politikasının uygulandığı söylendi.

Utku Ögetürk: Bir süre önce, Altyazı’nın maddi zorluklarla boğuştuğu gündeme geldi. Bununla ilgili bir dayanışma gecesi de düzenlediniz. İçinde bulunulan durumun sebeplerini ve şu anda gelinen noktayı sizden dinleyebilir miyiz?

Senem Aytaç: Altyazı, 2001’de bağımsız bir dergi olarak çıkmaya başlıyor. İlk birkaç sene arayışlarla geçiyor aslında. Bir sene kadar, Fida Film sponsorluğu oluyor. O bittikten sonra, dergi tekrar bir arayışa giriyor. Sonra da Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi bünyesine alıyor dergiyi. Bu doğrultuda Boğaziçi Üniversitesi, iki sene öncesine kadar bize belli bir miktar destek veriyordu; reklam geliri ve satışın dışında bir katkı sağlıyordu. Aslında derginin kendi kendini döndüremediği kısmını, üniversite sübvanse ediyordu. Bir buçuk sene önce, herhalde hem ekonominin hem de ülke siyasetindeki değişikliklerin etkisiyle üniversite bize artık destek sağlayamayacağını söyledi. O kadar sene oturmuş bir sistem birden değişince açığımızı hemen kapatamadık tabii. Bu durum da giderek büyüyen bir probleme dönüştü. Ek reklam geliri bulmaya çalıştık ama sorun, tam bir çözüme kavuşamadı. Bize alan ve zaman kazandırması için de bir dayanışma gecesi düzenledik. Temel sebep bu. Sinema endüstrisinin içerisinden reklam almak çok zor. Yayıncılık için özel bir fonlama sistemi de yok. Reklam alabileceğimiz yerler, giderek daha da daraldı ve hem reklamda hem de satışta biraz düşüş yaşadık.

Utku Ögetürk: Değişiklik sonrası dergiye destek olunmadığını söylediniz. Bu kararın, spesifik bir nedeni var mı?

Berke Göl: Bize, Boğaziçi’nin içindeki tüm birimler için geçerli olan bir tür kemer sıkma politikasının uygulandığı söylendi. Devletten okula sağlanan bütçede sıkıntıların olduğu belirtildi. “Sonuçta siz, şu an zarar eden bir oluşumsunuz, tamamen kâr odaklı olmalısınız ve para kazandıran şeyler yapmalısınız.” dediler.

Senem Aytaç: Kısacası üniversite, ticari olarak üniversite içi kurumlardan fayda sağlamaya çalışıyor. Kendi bütçesinde bir sıkışıklık olduğu için daha fazla kâr elde edebileceği projelere ağırlık veriyor. Fon ve burs gibi konularda da küçülmeye gidiyor. Bu, spesifik olarak Altyazı ile ilgili bir durum değil.

Türkiye’deki yayıncılık tarihine baktığımızda; bağımsız dergiler, büyük bir hevesle çıkıyor ama başarılı olsa bile birkaç yıl sonra bunun devam ettirilemediğini görüyoruz.

Utku Ögetürk: Peki, bir açık vardı ve daha önceden bu açığın, Boğaziçi Üniversitesi’nden aldığınız destekle kapatıldığını söylüyorsunuz. Sizce Türkiye’de, sinema dergiciliği ile ilgili faaliyetlerin herhangi bir destek alınmadan sürdürülebilmesi mümkün mü?

Berke Göl: Bence, şu anki şartlarda mümkün değil. Türkiye’deki yayıncılık tarihine baktığımızda; bağımsız dergiler, büyük bir hevesle çıkıyor ama başarılı olsa bile birkaç yıl sonra bunun devam ettirilemediğini görüyoruz. Bu sinema dergiciliğinde de öyle. Mesela, Türkiye’nin 50 yıldır devam eden bir tane dergisi yok. Bu 50 yıl boyunca, bir sürü dergi çıkmış fakat o ekip, o enerjiyi kaybettiğinde işi devam ettirememiş.

Ecem Şen: Peki, gerçekleştirdiğiniz etkinlikten beklediğiniz geri dönüşü aldınız mı?

Berke Göl: Bu etkinlik geçici bir çözüm oldu. Böyle bir şeyi sürekli yapmak da mümkün değil. Bence en önemli katkısı, bu konunun insanların gündemine girmiş olması. Maddi ya da manevi destek vermek isteyen insanlara bilgi vermiş olduk. Ama bu etkinliğin, dergiyi kurtaracağını düşünmek çok da mantıklı değil galiba.

Senem Aytaç: İlerisi için de neler yapabileceğimizi konuşuyoruz. Farklı modellere ve alternatiflere bakıyoruz. Aylık dergi çıkarmak, bizim çok alışık olduğumuz, çok rahat ve severek yaptığımız bir iş. Bunu sürdürmenin imkânlarını ya da devam ettiremediğimizde neler yapabileceğimizi konuşuyoruz.

En önemli problemlerden birisi dağıtım sorunu. Bütün bağımsız yayıncıların sorunu bu. Tekelleşmiş bir yapı var ve sen, gelirinin çok büyük bir kısmını dergini dağıtabilmek için kullanıyorsun.

CS2A7962

Berke Göl, Senem Aytaç, Ecem Şen, Utku Ögetürk Fotoğraf: Edze Ali

Utku Ögetürk: Uzun yıllardır düzenli Altyazı takip eden bir okur olarak soruyorum; dünyadaki prestijli sinema dergilerine baktığımızda ve bu dergileri saydığımızda, Türkiye’den Altyazı’yı söylüyoruz. Sizin, Altyazı’yı devam ettirmek için okura ve Türkiye sinemasına karşı da bir sorumluluğunuz olduğunu düşünüyorum. Bu sorumluluk da omuzlarınıza farklı bir yük bindiriyordur mutlaka. Peki, bu serüvenin devam edebilmesi için derginin daha fazla satılması yeterli olacak mı?

Senem Aytaç: En önemli problemlerden birisi dağıtım sorunu. Bütün bağımsız yayıncıların sorunu bu. Tekelleşmiş bir yapı var ve sen, gelirinin çok büyük bir kısmını dergini dağıtabilmek için kullanıyorsun. Bağımsız yayıncıların birleşip alternatif ağlar kurmak gibi planları oldu ama hiçbiri tam verimli bir sonuç veremedi. Ekonomik olarak daha iyi bir modelde dağıtılabilsek ve büyük gruplara bağlı kalmasak, bu bile kendi içinde bazı şeyleri kurtaracak. Dediğin gibi birçok faktör var. Bir arada hareket edebileceğin bir sürü bağımsız dergi de yok. Ortak bir çabada bulunmak çok zor. Bir de dijital yayıncılık da aktif hâle geldiği için, matbu dergi çıkarmak neredeyse lüks olarak algılanan bir hâle geldi sanırım.

Ecem Şen: Yazılı yayın kültüründen gelen insanlar olarak, yayıncılığın dijitalleşmesiyle ilgili olarak ne düşünüyorsunuz?

Senem Aytaç: Bunlar iki farklı mecra aslında. Ben özel olarak, birinin diğerini çok da etkilediğini düşünmüyorum. Ekonomik olarak etkiliyor olabilir ama bir taraftan, dünyanın her tarafında matbu yayıncılık da devam ediyor. ‘Kitap bitecek, dergi bitecek’ şeklinde paranoyalar hep oluyor ama bitmiyor, başka bir forma dönüşüyor belki. Karşılıklı bir etkileşime giriyorlar, ama ben ikisinin bir arada var olabileceğini düşünüyorum. İnternet, doğası gereği hızlı tüketilen bir şey, daha masrafsız. Dergide ise insan satın alacağı şeyin daha şık olmasını, tasarımın daha güzel olmasını ya da içeriğinin daha kapsamlı olmasını talep ediyor ve istiyor belki artık. Kitaba daha yakın duruyormuş gibi geliyor bana dergi.

Utku Ögetürk: Dergi okuyucularının koleksiyoner bir tarafı da var. Dergiyi alıp o an için okuyamayan ama koleksiyonuna ekleyen çok insan var.

Senem Aytaç: Kesinlikle. Takip edebildiğimiz kadarıyla, bizim kemikleşmiş bir okuyucu kitlemiz var. Biliyorsun ki o sayıyı alan, önceki birkaç sayıyı da almıştır. ‘Ben, o filmi belki üç ay sonra izliyorum sonra Altyazı’yı açıp filmin eleştirisini okuyorum’ diyen çok insan var. Biriktirip kaynak olarak kullananlar da var. Dediğim gibi internet, çok akışkan bir yapı. İnsanlar, sürekli olarak aynı sitelere girip bakmıyorlar. Evet, müdavimleri vardır ama orada biraz daha denk gelme durumu var. Denk gelirsen bakıyorsun. Çok daha farklı bir işleyiş var orada.

Berke Göl: Matbuda kapsamlı içeriklerin olması konusunda şunu söylemek daha iyi olabilir: Yayın politikamızı değiştirdik gibi değil tam ama, bu sayımızda ‘Sinema’da 68 Ruhu’ diye kapsamlı bir dosya yaptık mesela. Yönetmen dosyalarını da artırdık son dönemde. Biraz da, o içeriğin sadece Altyazı’da olduğunu okura vurgulayalım, istedik. Eskiden, vizyona giren 10-15 filmle ilgili yazılarımız oluyordu ama şimdi, vizyonu eskisi kadar sıkı takip etmiyoruz. Özgün olarak neler yapabiliriz kaygısı da gündemimizde. Ekonomik şartlarla da bağlantılı bir durum ama daha çok emek verdiğimiz şeyleri yapabildiğimiz için mutluyuz. Agnès Varda, Jean-Luc Godard dosyaları yaptık son dönemde. Bunlar bizi de motive eden, heyecanlandıran ve kalıcılığı olan şeyler.

Senem Aytaç: ‘Ayın Filmleri’ içeriğimiz eskiden çok daha genişti, şimdi iyice kısalttık. İnternet varken, bunlara aylık dergiden bakmak çok mantıklı değil, çünkü internette bu bilgileri istediğiniz an bulabiliyorsunuz. Zaman akışı hızlı olan içerikleri dergide tutmak biraz işlevsizleşti. Haberler de öyle. Bunlar artık sosyal medyanın alanına giriyor. O tip içerikleri, yavaş yavaş azaltıp sosyal medya tarafına kaydırmaya başladık. Berke’nin de dediği gibi dergi, kalıcılık üzerine kurulu bir üretime dönüştü daha çok. İnternette video ya da gif yapmak bir avantaj ama matbuda öyle bir kullanım alanı yok. Bunları kullanmak, dijital yayıncılık açısından çok heyecan verici bence. ‘Ayın Kısası’ diye bir köşemiz var mesela. Her ay filmi internete koyabiliyorsun. Okuyucu da izleyip, ondan sonra yazısını okuyabiliyor. Dergide sadece o yazıyı okumak, o kadar da anlamlı değil. O filmi izlemeyeceksen, o filmin yazısının dergide olmasının çok bir manası yok aslında. Filmi doğrudan izleyebilmek açısından internet çok avantajlı. Kaldı ki Türkiye, bunu çok iyi kullanabilen bir ülke değil bence henüz. Çok olanak var ama zahmetli iş. İşin yazılım kısmı da var. Bir ara bu tarz yenilikler düşünüyorduk ama biz de tam beceremedik. Dergiyi pdf’e çevirip internete koymanın çok da bir anlamı yok, o kadar görsel işitsel malzeme kullanma seçeneği varken.

Editörlük problemi diye bir gerçek var.

CS2A8030

Berke Göl, Senem Aytaç Fotoğraf: Edze Ali

Utku Ögetürk: İstanbul Film Festivali’nde gerçekleştirilen “Eleştirmenler Neden Var?” isimli panelde internette yayın yapılan mecralara karşı oluşan bir önyargının devam ettiğini gözlemlediğimi söyleyebilirim. Bu bana biraz elma ile armudu tam olarak ayıramamak gibi geliyor. Vizyondaki filmlerin azaltılması, haberlerin sosyal medyadan paylaşılması konusundaki fikirlerinizi paylaşmışken, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Senem Aytaç: Matbu ile internet arasındaki bir farktan ziyade, bence editörlük problemi diye bir gerçek var. Her ikisinde de var, genel olarak gazetelerde de var. Bir yazıyı okurken, yazının bir editörün elinden geçmediğini hissediyorsunuz. Yazar, o yazıyı göndermiş, bir kere bile üzerinden geçilmemiş; bu kendini belli ediyor. Eskiden nasıldı, şeklinde bir kıyaslama yapabileceğim bir durum da yok. Ben, genel olarak bütün yayınlarda bir editörlük sorunu olduğunu düşünüyorum. Bizim, kendi içimizde geliştirdiğimiz -biraz da abartılı- olan bir editörlük süreci var. Ortak akla çok inanıyorum. Mesela benim yazımda bir hata olduğunda, ekipten biri bunu görüp düzeltebilecektir ya da o anda, düşünmediğim bir ayrıntıyı bana önerecektir. Ben de onu yazıya ekleyebilirim. Biz, yayın kurulu ekibimizde, hem kendi yazdığımız yazıları hem de dışarıdan gelen yazıları epey döndürüyoruz ortada. Sonra geri dönüş yapılıyor ve yazar, üzerinden geçiyor. Bir kez daha okunuyor. Açıkçası, üç-beş gözden ve akıldan geçiyor. Yazıların kalitesini artıran bir uygulama bu, bence. Bunu yapmasaydık Altyazı, bugün olduğu yerde olmazdı.

Berke Göl: Editörlük problemine katılıyorum. Şöyle bir fark oluyor: Online’da hız daha önemli. Orada şartların dayattığı bir durum da var. Film, o hafta vizyona giriyorsa, o yazının hemen çıkması gerekiyor. Ama bizimkisi, aylık olduğu için öyle bir lüksümüz oluyor. Tabii arada hatalar yaptığımız da oluyordur. Misal Avengers, bizim bu ayki sayımızda yok. Çünkü basın gösterimi yapıldığında, bizim dergi matbaadaydı. Gelecek sayımızda, Avengers ile ilgili bir içerik hazırlıyoruz. Bu noktada, neredeyse bir aylık bir vaktimiz –ya da gecikmemiz- oluyor. Bugün izledin, yarın yazdın, sonraki gün de yayında olmalı, gibi bir derdimiz yok bizim. Aylığın avantajı bu. Biz de günlük paylaşımlar yaptığımızda benzer risklerle karşılaşabiliyoruz. Ben, sizin bahsettiğiniz panelde yoktum ama son zamanlarda bir nostalji durumunun olduğunu görüyorum. O, kişinin zihninde olan bir karşılaştırma aslında. Eskiden de yayıncılık ve editörlük işleri öyle güllük gülistanlık değildi. Her mecranın, kendi şartları kapsamında geliştirilebilecek yönlerinin olduğunu görüyorum. Biz de buna dahiliz, siz de buna dahilsiniz. Bu konularda, tartışılacak çok şey olduğundan eminim. O panelde, online yayın yapan bir platformun yer almaması iyi olmamış gerçekten. En azından bu konudaki tartışmalar zenginleşebilirdi.

Senem Aytaç: Kesinlikle. Anladığım kadarıyla böyle gruplaşmalar var. Kendi blog sitesinde yazan, filmden çıktığında tweet atarak görüşünü paylaşan insanlar var. Bir de sizin gibi bu işi, daha kurumsal yapanlar var. Bu ayrım önemli belki de. ‘Söylenmeci ekol’, sosyal medya üzerinden şekilleniyor. Gerçekten de bunu ayırmak lazım. Mesela filmden çıktığında, filme puan veriyor. Onun da Twitter’da öyle bir mecrası var. Tek cümlede ilgi çekici, vurucu bir şey söylemesi gerekiyor. Bütün filmleri ya çok olumluya ya da çok olumsuza çekmek gerekiyor öyle olunca. Vasat bir şey söylersen ilgi çekici olmuyor. O yüzden, çarpıcı olma gereği, o dili de etkiliyor. Her mecra, yeniliklerle ve başkalıklarla bir şeyler getiriyor. SİYAD üzerinden bu tartışmalar çok yapılıyor. SİYAD internet öncesi zamandan, belli yazarların alındığı bir meslek birliği olarak var. Şu an, internette bu zemin çok karışık. Dünyada da böyle. Kendi kendine blog yazan bir insanı, meslek birliğine alacak mısın, almayacak mısın? Böyle 1000 kişi olduğu zaman, 1000’ini de mi alacaksın? Orada nasıl bir seçim yapacaksın? Mesleki kısmı çok karışık. Hep karışıktı belki ama şu an daha da karışık. Ciddiye alınacak mısın, alınmayacak mısın? Bir meslek olarak bunu yapıyor musun, yapmıyor musun? Para kazanıp kazanmadığın da belli değil. Keşke, bunları ciddi ciddi konuşsak ve tartışsak. İnternet dünyasındaki alanları, meslek olarak görüp görmeyeceğimizi konuşsak. Şu an işler böyle yürümüyor. Sen o gruptansın, ben o gruptanım şeklinde gidiyor.

Berke Göl: İnternet sayesinde, bir filmle ilgili görüşünü sıcağı sıcağına herkesle paylaşma imkânına sahipsin. Twitter’dan birini takip edip filmlerle ilgili yorumlarına bakıyorsun. Beraber sinemaya gitmediğin insanların yorumlarını görüyorsun gibi bir şey. Filmden çıktığında arkadaşlarınla yaptığın sohbet gibi diyebiliriz aslında buna.

Bizim ne iş yaptığımızı, neye, ne kadar gücümüzün olduğunu bilen biliyor. Lobicilik gibi muhabbetler bu ülkede her yerde var.

CS2A7987

Berke Göl, Senem Aytaç Fotoğraf: Edze Ali

Ecem Şen: Körfez meselesinden bahsedelim biraz. Geçtiğimiz aylarda, Altyazı yazarları tarafından ‘2017’nin En İyi 5 Yerli Filmi’ seçildi. Sonrasında bu sıralamaya ayakları yere pek de sağlam basmayan eleştiriler yöneltilmeye başladı. Tüm bunlara ek olarak ara ara “Boğaziçililer”, “Boğaziçililer birbirlerini kolluyorlar” gibi söylemler gündeme geliyor. Siz, bu eleştiriler hakkında herhangi bir açıklamada bulunmadınız.

Senem Aytaç: Senelerdir bu işe emek veren ve belli bir pozisyon elde etmiş bir grubuz. Altyazı, bizden çok daha büyük bir çatı. Fakat, olduğundan çok daha fazla gücü olduğu algısı var. Ekibimizin parçası olan insanlarından bazılarının film yapmasıyla da ilgili bu biraz galiba. Aramızda yapımcılar, yönetmenler, kurgucular var. Zaman içerisinde insanlar, sinema endüstrisinin içinde farklı yerlerde görev almaya başladılar. Onun bir payı oldu. Bir de “Boğaziçililik” diye bir tanım var, onları daha ayrıcalıklı görme durumu var -ben Boğaziçili değilim ama. Bunlar böyle böyle birleşti sanki ve biz, bazı şeyleri yapmaya, yaptırmaya vakıfmışız gibi tuhaf komplo teorileri oluştu. Bunu yapan da bir grup insan aslında. Bizim resmi bir açıklama yapmama sebebimiz de, bu durumu tam olarak ciddiye almamamız. Bizim ne iş yaptığımızı, neye, ne kadar gücümüzün olduğunu bilen biliyor. Lobicilik gibi muhabbetler bu ülkede her yerde var. Çoğu zaman uğraşmaya değmez gibi geliyor. İşimizi yapmaya devam edelim, diyoruz ama belli noktalarda sessiz kalmanın da bir bedeli oluyor. Kibirliymişiz gibi algılanabiliyor. O nefret büyüyüp zarar verebiliyor ya da böyle bir kanı yayılmaya başlıyor sessiz kalınca, sanki gerçekten bir şeyler varmış ve biz susarak bunu kabul etmişiz gibi… Açıkçası biz de, bununla baş etmenin bir yolunu bulamadık.

Berke Göl: Evet, ekipte yer alan insanlar bir süre sonra film sektöründe çalışıyorlar. Mesela Seyfi Teoman’ın filmi, vizyona girdiği zaman biz onu kapak yaptık. Zeynep Dadak ve Merve Kayan’ın çektiği Mavi Dalga’yı kapak yaptık, onlarla uzun bir söyleşimiz de oldu. Örnek örnek baktığımızda, insanların kafalarındaki komplo teorileri tetiklenebiliyor. Ama açıp hepsini yan yana koyduğunuzda yayın politikamızla ilgili bir veri çıkmıyor ortaya. Türkiye sinemasından hangi filmleri kapak yaptığımıza baktığımızda, insanlar Yeni Türkiye sinemasını takip ettiğimizi görebilirler zaten. Yeni kuşağa baktığımızda Yozgat Blues’dan, Sonbahar’a kadar birçok filmi kapak yapıyoruz. Çoğu da arkadaşımız. Daha doğrusu zamanla arkadaş oluyorsunuz. Bir muhabbetiniz oluyor. Kötü niyetli olmayan birisinin, bunları yan yana koyduğunda ‘Şu film onlardan olmadığı için bunu ön plana çıkartmamışlar’ gibi diyebileceği bir durum yok. Sinema zevkimiz ve anlayışımızın ötesinde bir sebeple dışladığımız herhangi bir film ortaya çıkmayacaktır. Çoğunluk da, bunun farkında diye düşünüyorum. Bizim ekipten birisi, bir film yaptığında heyecanlanıyoruz tabii. Beğenip beğenmemek ayrı bir tartışma konusu.

Senem Aytaç: Aslında çoğu zaman tersi de oluyor. Bir filmi kapak yapmayı konuşurken tam tersine “yapmayalım, yanlış anlaşılır” dediğimiz de oluyor elbette, ama eninde sonunda bir karar veriyoruz. Doğru bir pozisyon bulmak kolay değil. Benzer kültürlerden gelen, okuduğu veya izlediği şeyleri beraber tartışan insanlarız. Hâliyle, benzer filmlere yakınlık duymamız da doğal bence. Benzer şeyleri okuyarak, izleyerek, tartışarak büyüdük. O yüzden o insanların yaptıkları filmleri -beğenmeyebiliriz de elbette ama- beğenmemizde bir acayiplik yok. Aynı kültürün içinden çıkmış üretimler bunlar. Körfez, iyice tuhaf oldu çünkü öyle bir ilişki de yok orada. Körfez ile X filmi arasında, dergide bir ayrım yok.

Berke Göl: Eskiden en iyi filmleri değerlendirirken birçok insandan görüş alırdık. Ama ‘2017’nin En İyi Filmleri’ değerlendirmesinde, sadece Altyazı’ ekibi ve yazarlarının listeleri var. İlk 20’de, Türkiye’den hiçbir film yok. Bu liste de zaten, Türkiye’den filmler giremediği için çıkmış bir liste aslında. O listede Emre Yeksan’ın çektiği Körfez, Ceylan Özgün Özçelik’in Kaygı filmi, Fikret Reyhan’ın Sarı Sıcak filmi, Reha Erdem’in Koca Dünya’sı var. Bizi, Pelin Esmer’in İşe Yarar Bir Şey filmini listeye almadık diye eleştirenler de var. Pelin de Boğaziçili ama listede yok. Yerli filmler arasında benim bir numaram ‘Benim Varoş Hikâyem’ filmiydi. Yunus Ozan Korkut’u şahsen tanımıyorduk, röportajı yaptıktan sonra arkadaşımız oldu. Ama oylama sonucu ‘Benim Varoş Hikâyem’ de ilk beşe giremedi.

Senem Aytaç: Bir grup insan bir araya geliyor ve bir karar çıkıyor. Bu biraz işin magazin kısmı galiba.

Berke Göl: Altyazı’nın listesine giren filmler, onları çeken sinemacılara büyük bir statü mü kazandırıyor sanki? Bunu da düşünmek lazım.

Utku Ögetürk: ‘En İyi Film’ listesi hakkında konuştuk. Bir yandan da son yıllarda yıl sonu listelerine baktığımızda Türkiye sinemasından film seçmekte epey zorlanıyoruz. Sizin bu konu hakkındaki düşünceleriniz neler? Bu durum, daha da kötüye gider mi? 

Berke Göl: Bakanlık desteklerinden, Türkiye’nin politik durumuna kadar birçok farklı etmen var. Maddi koşullar zaten ortada. Bir süre daha böyle gideceğini düşünüyorum. Uzun vadede bir şey öngörmek zor. Arada sivrilen filmler olacak ya da Nuri Bilge gibi yönetmenler film yaptıkça, Türkiye’den Cannes’a ya da diğer festivallere filmler girebilecek. Yeni yönetmenlerin filmlerinin girebilmesi zor olacak. Bir yandan baktığımızda festival başarıları da devam ediyor. Mesela şimdi Mr. Gay Syria gösterime giriyor, yurtdışından ödüller aldı. Kelebekler, Sundance’te ödül aldı. Böyle güzellikler de devam ediyor bir yandan.

Senem Aytaç: 2000’lerin başında böyle filmler tek tük çıkıyordu ve biz, heyecanlanıyorduk. Şimdi, film sayısında da bir artış var. İnsan “acaba durum, o kadar da kötü değil mi?” diye de düşünüyor. Daha fazla üretim var ve daha fazla vasat film de var.

Berke Göl: Antalya’da ya da İstanbul’da, Ulusal Yarışma’da dört ya da beş tane çok iyi film oluyordu bir ara ama hep aynı yönetmenlerin filmleri oluyordu.

Senem Aytaç: Şu an ilk filmini yapan bir sürü yeni yönetmen var. Zor ama bir şekilde bir yolu bulunacak elbette. Kültür Bakanlığı meselesi herkesin canını çok sıktı ama film yapmanın koşulları da bir şekilde değişiyor. Ben, bu konuda çok da ümitsiz değilim.

ozelsayi3mockup4a

Utku Ögetürk: Bizleri çok heyecanlandıran bir projeniz var; Türkiye Sineması Sözlüğü”nün ardından bu kez “Dünya Sinema Sözlüğü” geliyor.

Senem Aytaç: Evet, 23 Mayıs’ta bayilerde olacak. Türkiye Sineması Sözlüğü, görece daha dar kapsamlı bir sözlüktü. Dünya Sinema Sözlüğü, sinema tarihinin başından bugüne kadar neredeyse her coğrafyayı ele aldığımız bir eser. O yüzden biraz deli işi gibi oldu. Türkiye Sineması Sözlüğü’nü yaptığımızda ortaya çıkan sonuçtan çok memnun kaldığımız için aynı yapıyı bu kez dünyaya uyarlayalım, bakalım ortaya ne çıkacak dedik. Bunun avantajı da, yıllardır çalıştığın insanlarla beraber bir iş yapmış olmak. 50 yazar oldu toplamda ve biz, bu yazarlara sinema tarihinde daha kıyıda köşede kaldıklarını düşündükleri filmleri, kişileri ve olayları sorduk. Bu şekilde ilgi çekici ve çok bilinmeyen maddeler ortaya çıkarmaya çalışarak yola çıktık. Editörlüğünü Fırat Yücel’le ben beraber yaptık. Paslaşarak ve eksik kaldığını düşündüğümüz yerleri doldurarak, toplamda 250 maddelik bir sözlük çıktı ortaya.

j

Jean Seberg Serseri Âşıklar’ın (À Bout de Sou e, 1960) Patricia Franchini’si. FBI’ın hedef gösterip hayatını kararttığı oyunculardan sadece biri.

Utku Ögetürk: Sözlükte neler olacak, örnek verebilir misiniz?

Senem Aytaç: Erken dönem sinemadan çok şey var. Sinema tarihi çalışmaları sayesinde, sinemanın ilk yıllarına dair bildiğimiz çoğu şeyin, yalan yanlış olduğunu öğreniyoruz ya da hiç bilmediğimiz şeyler gün yüzüne çıkıyor, farklı perspektiflerden bakılmaya başlanıyor bazı meselelere de… İlk gösterimde yaşanan panik meselesi mesela, tren seyircinin üzerine gelirken kaçışıyorlar mı efsanesinin tartışıldığı bir madde var. David Lynch’in çekmediği filmler diye bir madde de var. Montaj, seans gibi bilindik kavramlara yorumlu yazılmış maddeler var. ‘Montaj nedir?’ sorusunu başka bir dille açıklayan bir madde mesela. Uzak Doğu’dan Afrika sinemasına uzanan maddeler var. Ya da Chris Marker’ın, fabrika işçileriyle kurduğu kolektifle ilgili bir madde var; Sovyetlerdeki kadın kurgucularla ilgili maddeler var. Çorba kıvamında bir sözlük aslında ama hazırlaması gerçekten çok zevkliydi. Biz, çok şey öğrendik yaparken ve çok eğlendik. Yaz boyunca bayilerde olacak. Umarız, okuması da zevkli olur Gayri Resmi ve Resimli Dünya Sinema Sözlüğü’nü.

Utku Ögetürk: Çok keyifli bir röportaj oldu teşekkür ederiz. Dünya Sinema Sözlüğü’nü de heyecanla bekliyoruz.

Senem Aytaç: Biz teşekkür ederiz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi