Doğrudan söyleyelim: Türkiye sineması içerik, estetik, üretim ve festivaller dâhil olmak üzere ciddi bir kriz içindedir ve görünen o ki bir süre daha bu krizi aşması mümkün görünmemektedir. Üstelik yalnızca son 3-4 yılın film festivallerindeki vasat altı durum değil, ana akımdaki filmlerin durumu da bu krizin derinleşeceğini göstermektedir. Altın Portakal’ın Türkiye sinemasının durumunu göstermesi bakımından ortaya sunduğu olanaklara bir göz atalım. Öncelikle hangi film ödül almış olursa olsun, son birkaç yıldır ulusal festivallerdeki sinema düzeyinin oldukça düşük olduğunu, filmlerin çoğunun sinemanın en temel birikimlerinin bile yanına yaklaşamadığını belirterek başlayalım. Bir süredir ulusal festivallerimizde (buna bağlı olarak uluslararası festivallerde de) heyecan uyandıracak bir estetik buluş, hikâye göremiyoruz. Dolayısıyla kendi adıma bu yıl, Antalya Altın Portakal ve Altın Koza da bunun bir tekrarından ibaretti.

Altın Portakal’da verilen ödüller ve jüri başkanı Zeki Demirkubuz’un konuşmasında vücut bulan tavrı Türkiye sinemasının iki yüzünü de gösteriyor kanımca. Demirkubuz’un 2012 yılında Altın Koza’da Yeraltı filminin görmezden gelinmesinin ardından “ulusal yarışmalara bir daha katılmayacağını” belirtiğini hatırlatalım. Altın Portakal jürisi Türkiye’deki yerleşik festival işleyişini kendince eleştirip, yeni bir yol açarken; başka türlü bir hastalığa da davetiye çıkarıyor. Demirkubuz’un kürsüde yaptığı konuşmasında “eyyam yapmadık, para bul konuşmadık, ulufe dağıtmaya çalışıp kimseye saygısızlık yapmadık” diye bahsettiği durumlar, evet Türkiye sinemasının ciddi sorunlarından birisi olabilir. Ancak yıllardır yazıp çiziyoruz. Sorun bir jürinin zaten kaynak sıkıntısı çeken bir sektörde bu kaynağı “eşitler arasında” dağıtma çabasında değil tek başına. Hatta bu sonuç. Sorun, ulusal yarışmalarda bu kadar çok para ödülünün olması ve bunun dağıtımının jüriye bırakılması. Bu bakımdan Demirkubuz’un diğer jürilere değil de festivallerdeki bu para ödülü mekanizmasına eleştiri yöneltmesi çok daha doğru olurdu kanaatindeyim. Yoksa bu kadar çok parayı ha bir filme vermişsiniz ha üç filme bölmüşsünüz. Çünkü bunun “nesnel” bir kriteri yok. Nitekim bu yılki Altın Portakal jürisinin yere göğe koyamadığı filmi hem sektör hem de eleştirmenler arasında çok kötü bulanlar da var. Yani jürinin bütün para ödülünü tek bir filme vermesinin de objektif olduğunu hâliyle başka türlü bir “eyyam”a tekabül ettiğini hatırlatmak gerek. Yani burada “vicdanları rahatlatan” bir sonuç çok nadir elde edilecektir.

Politik Bir Tutum Takınıyormuş Gibi Görünüp, Apolotizmin Yoluna Taş Döşemek

Tabii ödüllerden sonra festival tüzüğünün jürinin isteği doğrultusunda değiştirilmesi meselesi konuşuldu. Bu da bizi Türkiye sinema sektörünün ikinci ve bence daha büyük bir sorununa getiriyor. Keyfiyet ve kişiselleştirme meselesi. Artık biliyoruz ki, bakanlık desteklerinden festival kabullerine kadar her şey biraz da “yetkili mercilerin” keyfiyetine kalmış durumda. Üstelik bu durum yalnızca bizde değil, tüm dünyada böyle. Jürinin isteği gerçekleşsin diye gecenin bir vakti tüzük değiştirmek, her şeye rağmen kendisini sektörün ve festivalin üzerinde gören bir tutuma yol vermek “kuralsızlığın” da yollarını döşeyecektir. Gelecek yıl başka bir jürinin yönetmelikteki başka bir maddeyi değiştirmek istemeyeceğini kim bilebilir. Filmlerin ve jürilerin festivallerin kurallarına tabii olduğu gerçeğini unutup, jüri başkanlarının “gece yarısı operasyonları”na göz yumulmaya başladığı anda keyfiyet kendi formunu işletmeye başlar. Kuralsızlığın, bir yönetme biçimi hâline geldiği ülkede, yeniden kurumsal bir kimlik oluşturmaya çalışan Altın Portakal yönetiminin bu tavizinin ciddi bir gedik açtığını ve ciddiyete gölge düşürdüğünü belirtmeden geçmeyelim.

Öte yandan bu tür düzenlemeler bu yıl Altın Portakal’da ortaya çıkan sonuç gerçekleşmesin diye yapılır zaten. Yani jüri bir filmi çok beğenip başkalarını görünmez kılmasın, en azından diğerleri de değerlendirmeye tabii tutulsun diye. Cannes’da her filme tek ödül uygulaması örneğin. Birçokları için çok saçma bir kuraldır bu ama hiçbir jüri başkanı gece yarısı ortalığı ayağa kaldırıp tüzük değiştirmeyi düşünmez. Öte yandan bir filmi hak etmediği kadar ödüle boğmak, diğerlerine mesaj olur mu bilmem ama o filmin yaratıcılarını zor duruma sokan bir şey olduğu kesin. Toparlarsak, bu kadar büyük para ödülleri ortada durduğu sürece, sonuçlar her zaman tartışmaya açık olacaktır. Siz buna “eyyam, ulufe dağıtmak” dersiniz, ben “ego, kibir, gösterişçilik” derim. Yönteminiz ne olursa olsun, hepsi aynı kapıya çıkar.

Demirkubuz’un sinemanın “devlet ve hükümet tarafından değişik yöntemlerle evcilleştirilip ehlileştirilmeye,  muhalif olduğunu söyleyen bazı gruplar tarafından ucuz eleştirinin gündelik siyasetin nesnesi hâline getirilmeye çalışıldığı, kısacası sanatın ve sinemanın tutanın elinde kaldığı şu günlerde…” diye başlayan tespitlerine dair de bir şeyler söylemek gerek. Gecenin bir vakti tüzük değiştirip, festivalde yarışan diğer filmleri cezalandırma cesareti bulan jürinin “devlet ve hükümet”in hangi değişik yöntemlerle sinemayı evcilleştirmeye çalıştığı konusunda da bu kadar cesur ve net olmasını beklerdik mesela. Sinemanın “muhalif olduğunu söyleyen”ler tarafında ucuz eleştirinin ve gündelik siyasetin nesnesi hâline getirilmesinde midir sıkıntı yoksa jüri başkanı açısından her hangi bir şeyin “siyasetin nesnesi” hâline gelmesinde midir? Zira bilen bilir ki, jüri başkanı hiçbir şeyin siyasetin nesnesi hâline gelmesinden yana değildir! Politik bir tutum takınıyormuş gibi yapıp apolitizmin yollarına taş döşemek, “ne sağcıyım ne solcu, sanatçıyım sanatçı” ucuzluklarını baş tacı etmek ancak engin bir nihilizmle makul görünebilir çünkü…

Altın Portakal jürisi “yaşamın doğasını, geçmişi, geride bıraktıklarımızı, ölümü, mezarlıkları hatırlatan bir parça olsun kendimize gelmemizi sağlayan, zamanın ruhunu hissettiren, hakikatin izini süren aşkın bir film” izlemiş olabilir ama biz çok uzun zamandır bu ülkede, bir iki isim hariç (ama jüri başkanı dâhil) hiçbir yönetmenden böyle bir film izleyemiyoruz. Belki de yaşamın doğası, ölüm, mezarlıklar ve artık her ne ise o “hakikat” denilen şeyin bu ülkenin yönetmenleri tarafından (jüri başkanı hariç değil) nasıl kavrandığıyla ilgilidir sorun…

Başladığım yere dönersek, Türkiye sineması ciddi bir kriz içinde ve görünen o ki sektörün bunu masaya yatırmaya cesareti, eleştirmenlerin gündem yapmaya mecali yok!

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi