1970’li yıllar, Amerikan sinemasında sarsıcı değişimlerin yaşandığı bir dönemdi. Hem altın çağ Hollywood’undan, hem de yıllarca Amerika’nın gözünü kapadığı Avrupa sinemasından beslenen çok sayıda yönetmen bu yıllarda endüstri içinde sivrilmeye ve sinema tarihine şekil verecek klasiklerini birer birer üretmeye başlamışlardı. Francis Ford Coppola, Steven Spielberg, Martin Scorsese, George Lucas, Brian De Palma gibi yönetmenler Amerikan sinemasında ana akımı sarsarken Peter Bogdanovich, Hal Ashby, Robert Altman gibi yönetmenler daha kısıtlı bir çevrenin ilgilendiği benzersiz filmlere imza atıyorlardı. Alan Pakula’nın da, aslında Amerikan sinemasını kökten değiştiren bu yenilikçi yönetmen dalgasının bir üyesi olmasına rağmen, çağdaşları kadar ilgi ve takdir topladığını söylemek güç. Bu duruma sinemaya, çağdaşlarının aksine, çok da genç sayılmayacak bir yaşta giriş yapması ve bundan dolayı az film çekmesi etkili olmuş olabilir. Fakat çağdaşlarının Amerikan sinemasını dönüştürücü gücünü ve türler üzerinde bıraktıkları etkiyi kıyaslayacak olursak, Pakula’nın etkisi hiç de azımsanacak boyutta değil. Özellikle, All the President’s Men’in -eğer böyle bir alt tür tanımı yapılacaksa- gazetecilik üzerine olan filmleri ve politik gerilim janrını nasıl derinden etkileyen bir klasik olduğunu bugün çok daha net bir biçimde kavrayabiliriz.

All the President’s Men: Paranoya İçinde Gazetecilik

1976 yapımı olan film, odağına aldığı Watergate Skandalı’nın tüm boyutlarıyla birlikte sonuçlanmasından -Nixon’ın istifası (8 Ağustos 1974)- hemen sonra, skandalı ortaya çıkaran gazeteciler Carl Bernstein ve Bob Woodward’ın aynı isimli kitabından uyarlama. Watergate Skandalı’nın -Vietnam Savaşı ile birlikte- Amerikan kamuoyunda yarattığı, siyasete, siyasetçilere, devlete, hükümete olan patolojik güvensizlik hissinin, filmin her sahnesinde yoğun bir biçimde hissedildiğini görebiliriz. Filmin neredeyse tamamı, Amerikan Devleti ve bürokrasinin en yoğun biçimde örgütlendiği ve yapılandığı başkent Washington D.C.’de geçer. Pakula’nın yoğun olarak kullandığı alan derinliği, dış mekânda çekilen hemen her sahnede izleyiciye, devletin varlığını ve kudretini sürekli bir biçimde hissettirir. Kongre Binası, Beyaz Saray, Senato, Jefferson Anıtı ve devletin kurumsallaştığı diğer birçok yapıyı her an sahnenin arka planında görürüz. Tüm kudretleri ve kimi zaman fallik imgeleriyle karşımıza çıkan bu devasa yapılar, neredeyse Jeremy Bentham’ın Panoptikon hapishane modelini andırırcasına, sürekli bir biçimde herkesi gözleyen, izleyende paranoyaklaştırıcı bir etki yaratır. Film içinde devletin varlığından kaçış pek mümkün değildir. Devlet, sadece yapılarıyla arka planda korku salan bir ucubeden ziyade, varlığıyla filmin renk paletinden anlatım diline, görsel yapısından karakter ilişkilerine, filme dair her unsuru sarmalayan ve ona biçim veren devasa bir ağ gibidir. Film ilerledikçe, gözlenme ve takip edilme hissi, paranoya had safhaya ulaşır. İlk başlarda sadece bürokraside oldukça yüksek bir kademede olduğunu tahmin ettiğimiz, ismi asla açıklanmayan ‘’Derin Boğaz’’da gördüğümüz bu paranoyak ruh hâli, önce bu işe ucundan kıyısından bulaşmış herkese, en sonunda da Bernstein ve Woodward’a kadar ulaşır. Devletin gözünün, her an herkesin üzerinde olduğu hissi, filmin devletin toplumu koruyan, kollayan, anlaşmazlıkları çözen bir arabulucu olmaktan ziyade kendi çıkarının peşinde koşan bir organizma olduğuna dair savıyla birleştiğinde aslında paranoyak olmamanın anormal olduğu ya da en azından paranoyak olmamak için hiçbir sebebin olmadığı bir dünyada yaşadığımızı söylemek ister gibidir Pakula.

Tüm bu paranoya ve sürekli şüphe içinde olma durumu, filmin anlatım biçimini polisiye film ile oldukça paralel kılan bir hâle sokar. Filmin afişinde en tepeye yazdığı gibi ‘’Bu yüzyılın en çarpıcı dedektiflik öyküsü’’dür anlatılan. Neredeyse bir alt tür sayılabilecek, son zamanlarda da örnekleri gittikçe artan gazeteciliğe dair filmleri/dizileri -televizyon muhabirliğine dair filmlerin de anlatım gramerinin oldukça benzer olduğunu göz önünde bulundurursak, belki de bu filmlere mesleğe vurgu yapan biçimde ‘’muhabirlik filmleri’’ diye sınıflandırmak daha doğru olabilir- derinden etkileyen bir paralelliktir bu. Pakula, filmde şüphe duygusunu polisiye filmi aratmayacak yoğunlukta kullanır. Her kaynakta, ulaşılan her doğrulamada bir düğüm daha atılır, merak duygusu gittikçe yoğunlaşır.  Muhabirler, her farklı kaynakla konuşurken tıpkı dedektifler gibi sürekli not alır. Woodward’ın, başkana oldukça yakın görevlilerle doğrudan ilişkide olan eski CIA çalışanı Howard Hunt’a ulaşmaya çalıştığı ve onu tanıyan birçok farklı kişiyle telefonda görüştüğü sahnede, kamera bir süre Woodward’ın yüzünü yakın plan alırken hemen ardından not defterine aldığı notları bize gösteri. Birçok kez tekrarlanan bu kesmelerle biz Woodward’ın soruşturmada bir yerlere varmakta olduğunu dair algımız hem Robert Redford’un yüzündeki heyecanla hem de defterine yazdığı notlarla kuvvetlenir. Hunt’a dair tasavvurumuz, Woodward’ın notları, defterine çizdiği oldukça komik karikatürle şekillenir. Ama hiçbir zaman Hunt’ı gerçekten görmeyiz. Bütün bu skandala adı karışan, üst düzey devlet görevlilerini bize hiçbir zaman göstermez Pakula. Bireylerin kişisel yozlaşmışlıkları değildir onu ilgilendiren. Derin Boğaz’ın ısrarla üzerinde durduğu gibi, bireyler üzerinde vakit kaybetmektense tüm sistemin nasıl toplumun, bireyin aleyhine hareket eden bir organizma hâlinde olduğunu göstermektir niyeti. Film boyunca çeşitli noktalarda adı geçen Hunt, Porter, Kleindienst, Stans, Mitchell, Haldeman gibi isimler sadece, kendi doğası gereği yoz ve topluma karşı işleyen bu sistemin basit dişlileridir. Film boyunca bu kirli mekanizmaya bir şekilde bulaşmış birçok karakter ‘’Bana söyleneni yaptım’’, ‘’Emirleri yerine getirdim’’ diyerek kendini savunur. Bu organizmanın içinde var olabilmenin tek yolu, gerçekten emirleri yerine getirmekten ibarettir.  Tüm Amerikan Gizli Servisi’nin bu skandalın içinde olduğunu fark ettiğinde Woodward’ın söyleyeceği gibi aslında bütün bunlar, Gizli Servis’in gizli operasyonlarını ve faaliyetlerini korumak, sorgulatmamak için yapılmıştır. Aslolan mekanizmanın varlığını devam ettirebilmesidir. Varlığını devam ettirebilmesi için insanların ona atfettiği kudreti hiç kaybetmemesi gereklidir. Derin Boğaz’ın Woodward ile buluşmasında belirttiği gibi, bütün bürokrasi medyanın sunduğu kadar zeki değildir ve işler her zaman kontrolden çıkabilir. İşleri kontrolden çıkarmak için de, bunun için gerçekten çabalayan iki gazeteci yeterli olabilir.

All the President’s Men, devlet, bürokrasi, gazetecilik hakkında söyledikleriyle özel bir konumda bulunmayı sürdürüyor. Ayrıca, bir alt tür olarak sayılabilecek gazetecilik ve muhabirlik hakkındaki filmler ve dizilerin anlatım tekniklerini belirleyen bir modern klasik olma gücünü de kaybetmiş değil. Tüm bunların ışığında Alan Pakula’nın da çağdaşı olan diğer büyük yönetmenler kadar ilgiyi hak eden bir sinemacı olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi