Her Şey Senin İçin – All That Heaven Allows (1955), Zehirli Hayat – Imitaton of Life (1959), Aşk Rüzgarları – Written on the Wind (1956) gibi filmleriyle tanıdığımız, Amerika’nın en yetenekli sinemacılarından biri olan Douglas Sirk, Hollywood melodramları denince akla gelen ilk isimlerden biridir. Sirk, 1953 yılında büyük melodramları kadar dikkat çekmese de kabul görmüş toplumsal dinamiklere kafa tutan ve toplumsal statü unsurları üzerine güçlü söylemleri olan bir film çeker: Aşk Yaraları – All I Desire.

Sirk’ün yönetmenlik kariyeri boyunca birçok kez beraber çalıştığı Barbara Stanwyck’in olağanüstü performansıyla öne çıkan küçük bir kasaba draması olan All I Desire, ona biçilmiş olan “üç çocuk annesi sadık eş” rolünü elinin tersiyle itip hayallerinin peşinden giden bir kadının on yıl sonra eve dönüş hikâyesini anlatır. Küçük kızı Lily ailesinden gizlice, sahne alacağı tiyatro oyununa gelmesi için kendisine rol model seçtiği annesine bir davet mektubu yazar. Naomi, onu “öğretmenin karısı”, “çocuklarının anası” sıfatıyla boğan, yaşadığı dönemde yasak bir aşka da yer açtığı ve nihayetinde aktris olma hayaliyle kariyerinin peşine düşerek tüm geçmişini geride bıraktığı bu kasabaya dönmek için bir an bile tereddüt etmez. Çünkü kendi arzularının peşinden giden ve bedeli ailesini yitirmek olsa bile bundan pişmanlık duymayan, kendi kimliği olan ve bu kimliği sahiplenen, geçmişiyle barışık bir kadındır. Ama geride bıraktıklarına tekrar sahip olma arzusu, belirsiz geleceğine dair kaygıları ve hasretliğini çektiği aidiyet hissi onu hem ailesiyle hem tüm kasaba halkıyla bir yüzleşmeye sürükler.

Hayatının bir döneminde küçük bir kasabada yaşamayı deneyimlemiş olan herkes bilir ki, onaylamayan ve yargılayıcı bakışlar altında bir hayat sürdürmek oldukça zordur. Bu kasabalar kendi ahlak ölçülerini size dayatır, her ne kadar direnmeye çalışsanız da bir anda onlar gibi düşünür, onlar gibi hareket etmeye başlarsınız. Böyle yerlerde zaman yaranıza asla merhem olmaz. Çünkü kasaba halkı, bu ahlaki değerlere ihanet etmiş birini ve onun hikâyesini asla unutmaz. Siz güçlü bir şekilde, aldığınız kararın arkasında dursanız da toplumun bu baskısına direnmek zannedildiği kadar kolay değildir. Baskı öyle büyür ki içinize bir kurt düşer. Karşısında dimdik durduğunuz ahlaki değerler, sizi yanlış hareket ettiğinize inandırabilecek kadar tehlikeli bir boşluğa düşürebilir. Naomi, tüm bu haklı kaygılarla tam on yıl sonra eve döndüğünde de onu bu kurtların beslediği huzursuzluk hissi karşılar. Lily ve evin hizmetçisi dışında; eski kocası Henry, büyük kızı ve onu hiç hatırlamayan oğlu da bu kitlesel tepkinin etkisi altındadır. Henry’nin saygınlığını yitirmek pahasına sevgisine yenik düştüğü her fırsatta, bu bahanenin ardına sığınarak eski eşini sıklıkla manipüle etmesini dışarıda tutacak olursak; aile, büyük çoğunlukla Naomi’nin ziyaretine kayıtsız kalır. Kasaba halkı ise bu kayıtsızlığın parçası değildir ve insanlar hadleri olmayan tepkilerini görünür kılmaktan geri durmaz. Naomi, bir anda eski sevgilisinin bile tacizine maruz kalır.

Dar görüşlü, orta sınıf Amerikan ailelerinin baskıcı tutumunu gözler önüne seren bu anlatıyı pekiştirmek için Ece Temelkuran’dan bir alıntı yapmak isterim. Temelkuran bir ifadesinde, küçük kasabalardaki müzikhollerle ilgili oldukça düşündürücü bir tespitten bahseder. Anadolu’nun birçok kasabasında, kabul edilmiş ahlaki değerlerin görmezden gelindiği bir tür eğlence mekânı olan müzikholler, genellikle şehrin en ücra köşelerinde yer alır. Böylece ahlak bekçileri dediğimiz bu güruh, kendi ahlak ölçüleri doğrultusunda belirlenmiş toplumsal değerleri yıktıkları bu eğlence pratiğini “güvenli çemberin” dışında bıraktıklarını zanneder. Bu ve buna benzer pratikler de, zaman içerisinde tekrarlandıkça, mide bulandıran bir tür ikiyüzlülükten de beslenerek, toplumsal kodları oluşturur. En ufak bir yaşam pratiği ile bu kodun dışına çıktığınızda ise sonsuza kadar hedefleri siz olursunuz. Naomi gibi, yaşamak istediğiniz hayatın peşinden giderken onlara zarar gelmesin diye kendinizi sevdiğiniz insanlardan soyutlayıp, bir ailenin parçası hissetmekten vazgeçseniz bile yaptığınız fedakarlığın veya ödediğiniz bedelin söz konusu ikiyüzlülük karşısında hiçbir değeri olmaz.

All I Desire: Kabullenmek mi, Arzularının Peşinden Gitmek mi?

Ait hissettiğiniz yere geri dönmek ya da olduğunuz yerde kalmak ikilemiyle bocaladığınız bir anda, hayal ettiğiniz gibi bir tepkiyle karşı karşıya kalmayacağınızı içten içe bilirsiniz ama arzulamaya devam edersiniz. “Şöhreti”, kendinden önce kasabaya varan Naomi için de durum farksızdır. Peşinden gelen bu hayal kırıklığı ise seyirciye sadece diyaloglarla yansımaz. Sirk’ün kapıları, rafları, aynaları da dâhil ettiği göz alıcı bir çerçeveleme yöntemi ile bu kırıklık, tüm filme sirayet eder. Naomi’nin saniyenin onda birindeki bir bakışı bile filmde geçen diyalogları tek başına sırtlayabilecek kadar güçlüdür. Yemek masasının etrafında ailesini izlediği sahne, dışarıdan içeriyi gözetlemesi, bu gözetlemenin ardından gelen merdiven sahnesi… Hepsi bu parçalanmışlığın sinematik bir ifadesi oluverir. Büyük kızı Joyce’un erkek arkadaşı ile dans ettiği sahnedeki çekim tarzıyla ise Sirk, geçmişle şimdinin arasındaki çizgiyi ortadan kaldırır; o on yıl sanki hiç geçmemiş ve hayatlar değişmemiş gibidir. Teknik unsurların hikâyeye etkisi özellikle sinema öğrencileri için ilham vericidir. Hikâye ve diyaloglar kadar kamera da anlatı içerisinde güçlü bir başrol üstlenir.

Nihayetinde Naomi, geçmişiyle yüzleşmesini yaralar alarak olsa da tamamlar. Sirk ise All I Desire ile seyircisine şunu söyler: bazı hayaller hayal olarak kalmalı. Yoksa sevdiğiniz ve değer verdiğiniz her şey elinizden alınabilir. Her nerede olursa olsun, arzularının peşinden giden ve geçmişiyle yüzleşme cesareti gösteren tüm kadınlara tavsiyemdir. Derinliği olan kadın karakterlerin arz-ı endam ettiği hikâyelere hasret kalmış olanlar da All I Desire ile şansını deneyebilir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi