Dünya prömiyerini Toronto Film Festivali’nde gerçekleştiren Saf filminin yönetmeni Ali Vatansever, filmin başrol oyuncuları Erol Afşin ve Saadet Işıl Aksoy’la buluştuk filme dair merak edilenleri konuştuk. 

Ali Vatansever’in ikinci uzun metraj kurmacası Saf, festivalin “Discovery” bölümünde prömiyerini gerçekleştirdi. Senaryosu da yine Ali Vatansever’e ait filmde, Fikirtepe’de bir gecekonduda yaşayan genç evli bir çiftin kentsel dönüşüm söylentilerinin mahalleye düşmesiyle beraber dönüşen hayatları anlatılıyor. Başrollerini Saadet Işıl Aksoy ve Erol Afşin’in paylaştığı Saf’ta onlara Onur Buldu, Ümmü Putgül ve Kida Ramadan eşlik ediyor.

Röportaj: Utku Ögetürk

Deşifre: Övgü Avcıer

Bu film insanın kendi içindeki canavarı keşfetmesinin hikâyesi.

Utku Ögetürk: Saf, ikinci uzun metraj kurmacanız. İşçi cinayetleri, mülteci sorunu gibi ülke gündeminde her daim yer alan konuları, bir ailenin üzerinden ele alıyorsunuz. Bu hikâyeyi beyazperdeye aktarmaya nasıl ve ne zaman karar verdiniz?

Ali Vatansever: Bu çok geniş bir soru aslında. Anlatmaya fikrin aklıma düştüğü zamandan başlasam daha anlamlı olur diye düşünüyorum. İlk filmim daha çok rüzgarla alakalıydı yani tematik olarak arkada rüzgar ve rüzgarın değişime çağırması vardı. Rüzgar, bence doğal bir dönüştürme gücü olan bir durum. Bu filmden sonra ise toprak üzerine düşünmeye başladım çünkü benim iç dünyamda engel olarak gördüğüm şey doğayla hep bir uyumsuzluğumuzun olması. Bu, doğanın sinyallerini bizim hissedemememiz ya da yanlış yorumlamamızla ilgili. Toprak nedir? Benim için çok doğurgan bir şeydir toprak ama biz toprağa her zaman bir sınır çeken burası benim diyen araç olarak kullandığımız bir şey olarak gördük. İşte, 2012-2013 yılında yazmaya başladığım zaman bu düşüncelerde geziniyordum. Daha sonra proje gelişirken, kent de giderek dönüşmeye başladı ve o damardan ilerlemeyi düşündüm açıkçası. Fikirtepe’de dönüşüm çok hızlı ilerliyordu. O zaman ben de çeşitli sivil toplum kurumlarıyla çalışıyordum ve oradaki tartışmaları görünce aslında çok siyah beyaz bir tablo ortaya çıkıyordu: Bu duruma karşı çıkanlar ve dönüşümün yanında olanlar arasında bir kutuplaşma… Biz bu kutupların arasında savrulurken ben de Fikirtepe’ye ziyarette bulunmaya başladım ve aslında sahaya gittiğimiz zaman ortamın gri olduğunu, bu insanların orada farklı bir kabulleniş içerisinde olduklarını gördüm. Yavaş yavaş fark ettim ki aslında kentsel dönüşüm değil insanın dönüşümü gerçekleşiyor. Yani biz dönüşüyoruz ki şehir, ülke dönüşüyor. Aslında dışsal bir şeylerle uğraşmıyoruz, içsel bir şeylerin sonuçlarıyla mücadele ediyoruz. Bunu dışsallaştırmaya çalışmak sorunun uzağında bir şey. Orada bir sorun var ve “ben bildim”ci bir zihniyetten ziyade aslında o dışsal sorunların kökünde insanımızın içgüdüsü olduğu üzerinden bir hikâye yazmaya başladım. Hatta sorunun temelinde aslında biraz da bu var yani kompartmanlarla uğraşıyoruz. Orada bir iş problemi var, burada bir mülteci problemi var, şurada bir sığınma problemi var aslında bunlardan ziyade biz hayat gayesi olan insanların bunların hepsiyle yüzleştiği bir coğrafyadan bahsediyoruz. Ve bu gri alanlar üzerinden insanların etrafında bir sürü canavar varken bu filmin aslında kendi içlerindeki canavarı keşfetmelerinin hikâyesi olması gerektiğini düşündüm.

Ali Vatansever

Utku Ögetürk: Belki de bu sebepten Saf’ı bir işçi filmi ya da mülteci sorununu konu alan bir film olarak olarak konumlandırmak yerine; insan doğasıyla ilgili diyebilir ve bu şekilde değerlendirebiliriz. Bu sebeple, daha yerel bir hikâye anlatıyor olsanız da evrensel sorunlar barındırıyor Saf.

Ali Vatansever: Buradaki ilk gösterimden sonra Hindistan’da yaşayan birisi yanıma geldi ve “Bu filmi lütfen Hindistan’da vizyona sokun çünkü anlattığınız şeyleri birebir biz de yaşıyoruz” dedi. Bunu duymak benim için bir yandan sevindirici ama bir yandan da oldukça üzücü maalesef. Filmime dair seviniyorum ama bu sorunların bütün dünyada rezone etmesi bence çok düşündürücü. Benim senaryoyu bulma sürecimdeki en önemli şey de zaten bölgesel bir dönüşümden ziyade mental bir dönüşümü ihtiva etmesi. Amerika’ya da gitseniz bu, Avrupa’ya da gitseniz bu çünkü herkes aslında bir dışsal canavarla uğraşıyor. Örneğin, Amerika’daki insanlar şu anda Trump’la uğraştıklarını düşünüyorlar. Avrupa’da mültecilerle uğraştıklarını düşünüyorlar ama filmin özündeki gibi aslında bunlar dışsal problemler değiller, bunlar bizim kafamızın içerisindeki düşünceler. Dışarıdaki nefret dolu şeylerle mücadele edince bizim de nefret dolu bir insana dönüşme hikâyemiz. Aslında bu nefret ya da içimizde büyüyen güdüler benim için anlamlı bir tartışma.

Utku Ögetürk: Saf, Kamil’in filmi olarak açılıyor fakat bir noktadan sonra Remziye’nin filmine dönüyor. Film bittikten sonra biz Saf için ne tam olarak Kamil’in filmi diyebiliyoruz ne de Remziye’nin. Saf’ı her iki karakterin de filmi yapma motivasyonu nasıl oluştu?

Ali Vatansever: Saf, ilk başlarda Kamil’in hikâyesiydi. Kamil filmin ortasında bir toprak altı deneyiminden geçiyordu, üzerine bir kamyon, bir ton toprak döküyordu. Toprak altı deneyiminden sonra bambaşka bir karakter olarak hayatına devam ediyordu. Filmin ikinci yarısında onu keşfediyorduk. Bir gün yazarken bende başka bir fikir büyüdü. İnsanların dönüşümünün ve Kamil’in dönüşümünün gittiği yer belli olduğu için altını çizmek istediğim nokta bundan ziyade “Biz böyle bir coğrafyada nasıl insan kalacağız?” sorusu da olduğu için hikâyenin Remziye’ye dönmesi insan kalmaya yeni bir kapı açmamızı sağladı. Bu da benim için umut ihtiva eden bir çıkış bulmamı sağladı.

Utku Ögetürk: Remziye ve Kamil karakterlerinin hem bireysel olarak yaşadığı dönüşümü hem de kendilerinden uzaklaşırken birbirlerine nasıl dönüştüğünü görüyoruz. Herkese karşı aynı ölçüde sevgi dolu, yardımsever bir adam ve hayatta kalabilmek için başkalarının üzerine basmaktan çekinmeyecek bir kadın… Ve son kertede ulaştıkları farklı noktalar.

Ali Vatansever: Bu söylediğiniz çok anlamlı. Bence klasik cümlelerle konuşursak, iyi-kötü gibi, Kamil aslında içindeki kötülüğü görmezden gelen onu reddeden bir karakter belki dolayısıyla bütün etrafındaki sorunların üzerine üzerine geldiği ve o coğrafyada iyi kalmakla böyle mücadele ettiği için bir yerden sonra bertaraf oluyor. Köşeye sıkışan bir kedi gibi belki de. Hani üzerine gidersin gidersin hep onu içinde tutar; Kamil de öyle her şeyi içinde tutuyor. İçindeki belirli şeyleri görmezden geliyor. Taraf seç, diyorlar safını belli et diyorlar hep arafta kalıyor ve o arafta kalma hâli onu bertaraf ediyor. Remziye ise daha böyle mahalle akıllısı, daha çıkarcı, Kamil’i çekip çeviren güçlü bir kadın. Filmin ikinci yarısında Remziye o içsel yolcuğunda içindeki iyiye dokunduğu için, içindeki iyinin büyüdüğünü görüyoruz ve en sonunda da aslında Kamil’in geldiği noktaya geliyor ama o içindeki kötünün farkında yani o, içindeki kötülüğün de farkında olup iyi olmayı tercih eden bir karaktere dönüştüğü için anlamlı oluyor. Benim için umut oralarda bir yerlerde.

Erol Afşin

Utku Ögetürk: Kamil’in yaşadığı olaylar çok keskin bir değişime, dönüşüme sebebiyet veriyor, bir oyuncu için çok zor olsa gerek. Karakterini okuduğun zaman geçirdiği bu dönüşümle ilgili olarak neler düşündün ve sen bu konuda karaktere kendinden neler kattın?

Erol Afşin: Ben senaryoyu ilk kez okuduğumda dahi zaten aşık olmuştum karaktere. Acayip bir bağ kuruyorsun karakterle ve karakter birden ortadan kayboluyor. Oyuncu olarak bir noktaya kadar karakteri kendin taşıyabiliyorsun. Ali bana bir gün “Sen nasıl görüyorsun Kamil’i?” diye sormuştu. Ben de “Çok iyi bir insan olarak görüyorum.” dedim, “İçinde kötülük olmayan bir insan”. Ali bana, “Hayır, Kamil öyle bir karakter değil.” dedi ve bana iki örnek verdi. Bu adamın aslında içinde bir kötülük besleyebildiğini gösterdi. Öğrenilmiş ve dışa vurduğu bir iyilik olduğunu ama aynı zamanda bastırılmış bir kötülüğü de barındırdığını söyledi. “Hiçbir zaman amacımız bu beyaz bu siyah demek olmayacak.” dedi. “Kamil şu gri alanda hareket etmek zorunda.” dedi. Bunun üzerine çalıştığımız zaman kalkıp da şunu demeyeceğim “şu metodu kullandım” falan gibi, daha çok tartışma üzerinden ilerledik çünkü biz Ali’yle haftalar öncesinden konuşmaya başlamıştık karakteri. Çok konuştuk, çok tartıştık. Sete girmeden önce dahi karakteri geliştirebilmek adına provalar yaptık. Baktığımız zaman büyük bir değişimden bahsediyoruz, karakterin yaşadığı durum için. Hiçbir şey söylemeyen, geri planda kalan, dinleyici konumunda olan ama yeri geldiğinde kurduğu bir cümleyle masadaki her şeyi egale edebilecek bir pozisyonda ya da zekâda olan bir adam, bir şey söylememeyi tercih ediyor zaten sürekli bunu bastırıyor.

Bir senaryo okuduğumda genelde hep oynamak istediğim karakterler erkek karakterler oluyor ve öyle bir şey mümkün olmuyor tabii ki. Bu projede Remziye gerçekten her şeyiyle aşık olduğum bir karakter oldu. Remziye gibi olmak istiyorum hayatta, o yüzden onu oynarken müthiş bir haz yaşadım.

Saadet Işıl Aksoy

Utku Ögetürk: Ülke sinemamızda, benzer yapımları aklımıza getirdiğimizde, kadını arka plana atılmış olarak görüyoruz. Bu arka plana atılma durumu illa ki evde oturan bir karakter vb. üzerinden ya da bir başka deyişle karakterin silik olması anlamında değil, senaryo matematiğinde de kadını hep arka planda görürüz ama senin canlandırdığın karakter böyle değil. Zaten öyle bir karakter ki bir yerden sonra filmi avuçlarının içine alıyor.

Saadet Işıl Aksoy: Söylediğin şey çok doğru aslında ve filmin benim için en kıymetli özelliklerinden bir tanesi bu. Senaryoyu okuduktan sonra Ali ile ilk kez buluştuğumuzda da bunu söylemiştim. Açıkçası evet çok güzel bir hikâye ve çok güzel bir karakter hikâyesi ancak senaryonun belirli bir bölümüne gelene kadar Remziye’yi, Kamil’in bakış açısında görüyoruz ve ben yine erkek bakış açısından bir kadın izliyoruz diye düşünüyordum ama bir yandan da hikâye o kadar iyiydi ki okumayı bırakamıyordum. Bu noktada, kadın olarak bile maalesef içimizde erkeğin bakış açısından yargılar barındırıyoruz. Senaryoyu okurken Remziye’yi yine Kamil tarafından yargıladığımı fark ettim. Sonra senaryonun ikinci yarısından itibaren Remziye bütün o bakış açısından arındığında, özgürleştiğinde aslında, bambaşka göründüğünü fark ettim ve senaryonun bu kısmı beni çok etkiledi. Bir senaryo okuduğumda genelde hep oynamak istediğim karakterler erkek karakterler oluyor ve öyle bir şey mümkün olmuyor tabii ki. Bu projede Remziye gerçekten her şeyiyle aşık olduğum bir karakter oldu. Remziye gibi olmak istiyorum hayatta, o yüzden onu oynarken müthiş bir haz yaşadım. Çünkü gerçekten onun yaptığı şeyleri ben kendi hayatımda da yapmak istiyorum. Onun aracılığıyla yapmış gibi hissediyorum.

Benim sinema yapmama sebep olan en önemli yönetmenlerden bir tanesi Kieslowski, diğeri de Chaplin’dir.

Saadet Işıl Aksoy, Utku Ögetürk, Ali Vatansever, Erol Afşin

Utku Ögetürk: Bir yönetmenden ziyade sinefil kimliğinizi bilerek sormak istiyorum; sinemanızı hangi sinemaya ya da yönetmene yakın görüyorsunuz?

Ali Vatansever: Çok zor bir soru açıkçası, benim sinema yapmama sebep olan en önemli yönetmenlerden bir tanesi Kieslowski, diğeri de Chaplin’dir. Chaplin’in benim yolcuğumda çok önemli bir yer var. Şöyle diyebilirim açıkçası sosyal meseleleri yoğun tartışan yönetmenlerden çok besleniyorum, Ken Loach tabii ki çok anlamlı, Rumen Yeni Dalga sineması çok anlamlı ama bunun üzerine Kieslowski’nin bir doğa üstü dokunuşu vardır ya benim için o da çok anlamlı aslında ve filmdeki iki karakterin de kendi mistik tavırları olduğunu düşünüyorum ve rasyonellikten biraz da çıkan psikolojik katmanı yansıtan ses katmanında biraz da onu yakalamaya çalıştık açıkçası. Çok realist karakterlere yönelen bir görsel dünya var ama ses katmanı biraz daha farklı, izleyiciyi 360 derece çevreleyen ve karakterlerin psikolojileri içerisine hapseden bir tavrı da var. Dolasıyla adını koymak da çok zor yani bakıyorsunuz keşke bir örnek olsa da anlatabilsem diyorsunuz. Böyle anlatıyı ortadan ikiye ayıran çok az film var.

Utku Ögetürk: Rumen Yeni Dalgası’ndan bahsettin. Filmin görüntü yönetmeni Mezuniyet’ten hatırladığımız Tudor Vladimir Panduru.

Ali Vatansever: Romanya’dan bir görüntü yönetmeniyle çalışmak istiyordum. Tudor vardı aklımda hem çok genç bir yönetmen hem de çok başarılı. Senaryoyu okudu. İkimiz de genç olduğumuz için birbirimize açık çek vererek bunu beraber inşa edeceğiz dedik ve birçok ortak nokta yakaladık.

Utku Ögetürk: Hollywood’da sinema ve dizi sektörü iç içe girmeye başladı. Eskiden farklıydı bu durum; dizi sektöründe çalışan bir oyuncuyu ne kadar başarılı olursa olsun sinema filmlerinde pek görmez, “yıldız oyuncu” olarak tanımlanan isimleri ise dizilerde görmezdik. Şimdilerde bu durum değişti, ama Türkiye’de özellikle televizyon dizilerinde rol alan oyuncularla sanat sineması dediğimiz filmlerde rol alan oyuncular gibi bir farklılık var belki de. Sizin kariyerinize baktığımızda ise ikisini harmanlamayı başarabiliyorsunuz sanırım.

Saadet Işıl Aksoy: Hollywood ile dizi sektörünün bu yakınlaşması dijitalleşmenin etkisiyle bu hâle geldi diye düşünüyorum. Ulusal diziler değil de Netflix, Amazon, HBO gibi mecralarda çok acayip projeler ortaya çıktı. Aslında Hollywood risk almamaya başladı ve daha iyi yazarlar da iyi hikâyelerini bu şekilde ortaya koymaya başladı. Türkiye’ya bakınca ben açıkçası o kadar da keskin bir ayrım olduğunu düşünmüyorum. Bir şekilde dizi, oyunculuğun devamını sağladığı için dizi yapıyor genelde oyuncular, aslında kalbimiz de başka bir yerde gibi bir tavırla çalışıyoruz. Benim için de durum böyle aslında. Ve tabii ki şöyle bir durum var ben bu işe bağımsız sinemayla başladım. Oyuncu olmaya sevk edilmem de izlediğim bağımsız filmlerle oldu. Katıldığım, takip ettiğim festivaller… O yüzden ben hep bağımsız sinemayı evim gibi hissediyorum. Başka bir şey de yapıyor olabilirim, onlardan da keyif alıyor olabilirim ama döndüğümde sinemanın yeri bende ayrı; özellikle bazı projelerde- ki bu projeler az çıkıyor karşımıza. Ve bu projeler gerçekten bu işi yaptığım için ne kadar şanslı olduğumu hissettiren şeyler oluyor.

Utku Ögetürk: İlk filminizle ilgili verdiğiniz bir röportajınızda bütçenizi imece usulü topladığınızdan bahsediyorsunuz. Saf’ta ise daha büyük bir bütçeden bahsediyoruz. İlk filminizden tecrübeyle bütçe planlamasında nasıl bir yol izlediniz?

Ali Vatansever: Kitlesel fonlamayı Türkiye’de ilk yapanlardandık. Bir yandan da kitlemizle daha önceden ilişki kurmak adına bir marketing çalışmasıydı aslında bu. İlk projemizi daha çok televizyon ön satışlarıyla yapmıştık. Bunda ise festival ağırlıklı olacağını bildiğimizden dolayı önce ke ndi fonumuz ardından çeşitli ülkelerin fonları üzerinden bir plan yapılmıştı. Sonrasında ise kitlesel fonlama yapmayı öngörmüştük ve planlar tuttu açıkçası. Özellikle gençler için kitlesel fonlama en anlamlısı tabii ki.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information