Sınır – Gräns’ın yönetmeni Ali Abbasi ile filmin Altın Lale için yarıştığı 38. İstanbul Festivali esnasında bir araya geldik ve filmin ortaya çıkış sürecini, Büyülü Gerçekçilik ile ilişkisini, sınır kavramının ifade ettiklerini, Oscar’lara bakışını ile diğer merak edilenleri konuştuk.

Bir güvenlik görevlisi olarak çalışan Tina’nın tuhaf görünümünün yanında utanç ve korku gibi duyguların kokusunu alabilmesi üzerinden şekillenen ve İskandinav mitolojisiyle iç içe bir anlatı sunan Sınır, başka Cannes Film Festivali olmak üzere birçok festivallerden ödüllerle dönmesinin yanında En İyi Saç ve Makyaj Tasarımı dalında Oscar adaylığı kazanmıştı.

Söyleşi: Güvenç Atsüren

Deşifre: Bengü Demirtaş

Güvenç Atsüren: İlk olarak uyarlama konusuyla başlamak istiyorum. Film John Ajvide Lindqvist’in kısa öyküsünden uyarlandı. Kendisi aynı zamanda filmin senaristlerinden biri. Peki, bu öyküyü uyarlama fikri nasıl gelişti? Yazım süreci nasıl geçti?

Ali Abbasi: Gir Kanıma – Låt den rätte komma in’i izlemiştim; siz de biliyor olabilirsiniz.

Güvenç Atsüren: Evet, yakın zamanda izlediğimiz en orijinal hikâyelerden biriydi.

Ali Abbasi: Ben de aynı şekilde düşünüyorum ve bu, filmin ilgimi çekmesinin sebeplerinden biriydi. İlginçti, çünkü aslında tam olarak bir auteur filmi değildi ancak ticari bir yapım da değildi. Bu benim oldukça hoşuma gitti, ben de aslında bu tarz filmler çekiyorum gibi hissediyorum. Bazen Cannes’a ya da Venedik’e gittiğinizde gördüğünüz sanat filmleri de aslında belli şablonlara sahip. İsveç sinemasından böyle bir film görmek şaşırtıcı ve ufuk açıcıydı çünkü 1990’lar ve erken 2000’ler İsveç sinemasında standartlar inanılmaz derecede düşüktü, en azından bana göre. Roy Andersson ya da Ruben Östlund gibi isimler vardı elbet, ama yine de sinemanın geneli kendi içinde harabeydi. Låt den rätte komma in ise çok şaşırtıcıydı ve ben de filmi izledikten sonra John Ajvide Lindqvist’in yazdıklarıyla ilgilenmeye başladım. Daha sonra beraber çalışmamızın oldukça doğal olacağını düşündüm çünkü ikimiz de büyülü gerçeklikle ilgileniyorduk. Daha sonra onunla iletişime geçtim. Farklı ihtimaller üzerine konuşmaya başladık. Farklı çalışmalarını okudum. En çok ilgimi çeken bu öykü oldu. Kendisi gerçekten çok zeki bir yazar. İskandinavya’nın Stephen King’i denebilir. Çok zekice ters köşeler yapabiliyor. Ama bu öykü büyük ihtimalle çalışmaları arasındaki en az karmaşık öykülerden biri. Çünkü öykü daha çok ana karaktere odaklanıyor. Karakterin hisleri, yolculuğu vesaire; ki bu da fantastik edebiyatta alışılmadık bir durum aslında. Genellikle uçan ejderhalar, Yüzüklerin Efendisi ya da Harry Potter gibi şeyler oluyor. Ama bu öyküdeki karakterin varoluşsal bunalımı ve trol olmanın birlikteliği kağıt üzerine çok iyi yürüyor. Ben de perdede aynı şeyi yapabilir miyim diye merak ediyordum. Bu şekilde birlikte çalışmaya başladık. John, ilk taslağı tek başına hazırladı. Daha sonra da ben ve Isabella Eklöf senaryo üzerinde birlikte çalıştık. Oldukça zor bir uyarlama süreci oldu. Ve öğrendiğim şey şu: Yapabileceğiniz en kötü şey bu tarz bir çalışmayı uyarlamak. Çünkü kısa bir roman gibi, biliyorsunuz, belki 70 sayfadır. Tam olarak bir kısa hikâye değil. Çünkü kısa hikâye, size bir öykü verir, bir mekân verir, bir atmosfer verir ve siz bunun üzerine çalışırsınız. Ama bu türden bir öykü, size pek çok şey verirken işin yüzde otuzluk kısmını açıkta bırakıyor. Bu yüzden mantığı anlamanız ve öyküyü kalanıyla bütünlük oluşturacak şekilde geliştirmeniz gerekiyor. Bu gerçekten çok zor bir süreç. Aşağı yukarı üç yılımızı aldı. Elbette sürekli yazma hâlinde değildik ama çok fazla taslak ve revizyon gerektirdi.

“İran ve Türkiye gibi ülkelerde gerçeklik bazen çok tuhaf olabiliyor. Her şey olabilirmiş gibi hissediyorsunuz.”

Güvenç Atsüren: Büyülü gerçeklikten bahsettiniz. Fuentes ya da Marquez gibi yazarlarla ilgili neler düşünüyorsunuz? Bende filmi izlerken bu yazarları okuduğumda hissettiği yakın duygular uyandırdı.

Ali Abbasi: Çocukluğumda İran’dayken ben de çok yazıyordum. Bir edebiyat grubunun parçasıydım. Biz de genel anlamda Güney Amerika edebiyatından oldukça etkileniyorduk. Carlos Fuentes, Julio Cortázar, Márquez ve diğerleri… İran edebiyatında bu etki ne kadar gözlemlenebilir bilmiyorum ama pek çok kişi bu yazarlardan ilham alıyordu. Türkiye’de yaşayan biri olarak, büyük ihtimalle sizin de farkına vardığınız bir şeydir; bu ülkelerde gerçeklik bazen çok tuhaf olabiliyor. Her şey olabilirmiş gibi hissediyorsunuz. Böylelikle Márquez okurken, bazı şeyleri Avrupa okuyucusundan çok daha iyi anlıyorsunuz belki de. Öykü hayal ve gerçek arasında gidip geliyor gibi düşünülüyor ama en azından benim için okuduklarım o dünyada yaşama deneyiminin yansımaları olarak görünüyordu. Yani aslında gerçeklikten o kadar da uzak değildi. Bunlar benim öykü anlatma tarzımı şekillendirdi. Sınır’ı çekerken konuştuğumuz şeylerden biri, benim gerçekliğin katmanlandırılmasına inanmamamdı. Ben; düş, düşünce, gerçeklik gibi katmanların olduğuna inanmıyorum. Bence özellikle film yaparken, her şeyi yolda yürüyen bir karakter üzerinden görüyorsunuz. Aşağı yukarı her şey göreceli. Bizim de yapmaya çalıştığımız şey buydu. Bu evrende bir diğerinden daha gerçek olan hiçbir parça yok.

Güvenç Atsüren: Evet. Dediğiniz gibi filminiz aslında oldukça gerçek meselelerle ilgileniyor. Cinsiyet rolleri gibi, Avrupa’da bir yabancı olmak gibi. Özellikle cinsiyet rollerine yaklaşımınızı ve filmde bir dönüm noktası olan seks sahnesinin nasıl kurguladığınızı merak ediyorum.

Ali Abbasi: Aslında cinsiyet değiştirme detayı kısa öyküde zaten yer alıyordu. Sanırım bu John’un trol mitolojisini çarpıtma yoluydu. Çünkü trol mitolojisi İskandinav halk hikâyelerinde yer alıyor. Trollerin insanlara çok yakın olmalarını ama tam olarak da insan olmamalarını istiyordu. İnsanlar ve troller arasındaki farklardan biri de bu. Filmi çekerken yaptığımız şey ise bu detayı biraz daha geliştirmek oldu. Filmdeki seks sahnesinde bizim için en önemli olan şey gerçekçilikti. Bu da filmin pek çok büyülü taraflarından biriydi. Eğer ben bir kadın olsaydım, ormanda birden bir adamla tanışsaydım ve bir anda bir penisim olduğunu öğrenseydim nasıl sevişirdik diye düşünmeye başladım. Bunun, yalnızca ormanda çabuk bir seks sahnesi olmasını istedim. Romantikçe tanışılıp sonra birlikte şarap içmeye gidilmesi gibi bir olay olmasını istemedim. Ben, bir seks sahnesini bir kavga sahnesinden farklı görmüyorum. Ne olursa olsun sahne karaktere dair olguları ileriye götürmeli. Ben size karakterle ilgili bilmediğiniz bir şey anlatmalıyım. Ve aslında gerçekten de, çekimler esnasında bu sahneyi büyük bir dönüş noktası olarak görmüyordum. Sonradan kurgu sürecinde öyle olduğunu anladım. Tina’yı oynayan Eva Melander ve Vore’yi oynayan Eero Milonoff’un da aralarında çok iyi bir kimya vardı. Bu da onların İsveç’in bu tuhaf dünyasına girip iletişimi kaybetmemelerini sağladı. O sahne çok kolay şekilde oldukça kötü bir sahne olabilirdi. Eva da en başında hem bu sahnenin hem de filmin çok kötü; insanların içki içip pizza yerken eğlenmek için izleyebileceği bir film olabileceğini söylemişti.

“Göçmen krizi kadar önemli bir konu kendi içinde ciddiye alınmayı hak ediyor. O yüzden göçmen krizini bir bir trol hikâyesiyle anlatmazdım.”

Güvenç Atsüren: Filmin adı Sınır, ister istemez Avrupa’daki göçmen krizini hatırlatıyor. Ancak hikâye ilerledikçe sınırlar filmin her noktasında karşımıza çıkıyor. Dediğiniz gibi cinsiyet rolleri, yabancı olmak ve insanlar arasında öteki olarak tanımlanmak gibi. Bu sınır kavramını nasıl geliştirdiniz?

Ali Abbasi: Bu zaten orijinal hikâyenin kendisinde olan bir şeydi. Komik olan şu ki filmin isminden hiçbir zaman memnun olmadım.

Güvenç Atsüren: Bence oldukça iyi bir isim. Filmin anlatmak istedikleriyle örtüşüyor.

Ali Abbasi: Benim sıkıntım şu: Filmi izledikten sonra anlamını idrak ettiğiniz türden bir isim. Benim zevkime göre biraz ukalaca. Evet, filmi izlediniz ve anladınız. Ben insanların “Bu izlemesi heyecanlı bir film” demesini tercih ederim. İsimde ise insanları yakalamak isterim. Ama Sınır pek de seksi değil. Ama yine de sonunda isimde karar kılmamızın sebebi filmdeki olayları, çatışma ve katmanları içine alıyor olması. Ben de bunu yapacak daha iyi bir isim bulamayacağımı düşündüm. Pek çok farklı şekilde okuyabilirsiniz tabii. Ama size şunu söyleyeyim; eğer göçmen kriziyle ilgili bir film yapmak isteseydim, göçmen kriziyle ilgili bir film yapardım. Biliyorum ki bazıları filmi bir metafor olarak okuyacak. Bu sorun değil ama bence göçmen krizi kadar önemli bir konu kendi içinde ciddiye alınmayı hak ediyor. O yüzden göçmen krizini bir bir trol hikâyesiyle anlatmazdım.

Güvenç Atsüren: Politika, politika olarak kalmalı diyorsunuz yani.

Ali Abbasi: Bence eğer konu gerçekten önemliyse, gerçekten yaşanıyor ve insanların hayatlarını etkiliyorsa o zaman o konuya doğrudan eğilmelisiniz. Saygı duymalı ve çatışmaları olduğu gibi yansıtmalısınız. Örneğin, geçtiğimiz senelerde II. Dünya Savaşı ile ilgili pek çok film yapıldığını gördük. İnsanlara ne zaman “Neden II. Dünya Savaşı ile ilgili bir film daha yapmak istiyorsunuz? Zaten 400 tane başka film var” desem, bana “Evet ama bu metaforik olarak, bizim zamanımızla ilgili bir şeyler söylüyor” cevabını veriyorlar. Peki, neden şimdi ile ilgili bir film yapmıyorsunuz o zaman? Ben de bu yüzden böyle şiirsel benzetmelerden uzak durmaya çalışıyorum.

Güvenç Atsüren: Peki, yakın zamanda yapılmış göçmen krizini işleyen sevdiğiniz bir film var mı? Örneğin ben Aki Kaurismäki’nin Umudun Öteki Yüzü – Toivon tuolla puolen filminin konunun hakkını verdiğini düşünüyorum.

Ali Abbasi: Evet, o güzel bir filmdi. Ben de Yasak Bölge – District 9’ı çok beğendim. Ama ilk yarısını; ikinci yarısı bir şekilde çok kötüydü. Göçmenlerin uzaylı olma metaforunu sevdim. Yaptıkları çok güzel bir şeydi ve olduğundan çok daha ileri gidebilirdi. Bence genel konuşmak gerekirse göçmen kriziyle ilgili çok az ilginç film var çünkü ilk olarak iyi sinemacıların büyük kısmı politik filmler yapmıyor. Bu oldukça üzücü. Eğer Pasolini hayatta olsaydı kesinlikle göçmen kriziyle ilgili bir film çekerdi bence. Ama bana öyle geliyor ki Ruben Östlund ya da Lars von Trier gibi biri asla göçmen kriziyle ilgili bir film yapmazdı. Onlar şu an dünyayı umursayamayacak kadar burnu havadalar. Onlarla arkadaşım; arkadaşlarınız hakkında kötü konuşabilirsiniz.

Güvenç Atsüren: Filmde başta Eva Melander olmak üzere oyunculuk performansları oldukça iyi, hem de yoğun makyaja rağmen. Oyuncu seçme süreci nasıldı ilerledi? Eva Malender’in rol için doğru kişi olduğuna nasıl karar verdiniz?

Ali Abbasi: Oyuncu seçme süreci oldukça uzundu, neredeyse iki yıl sürdü. Rol için uygun olabilecek neredeyse tüm İskandinav oyuncuları inceledim. İsveç’te, Norveç’te, Danimarka’da, Finlandiya’da… Adım adım beğenmediklerimi eledim. En sonunda 3 oyuncu kaldı. Eva’yı seçtim çünkü bence o role önemli bir şeyler katıyor. O kadar… O çok nazik biri. Ve bu söylediğim çok saçma geliyor ama bence bu nezaket, bu gerçekten iyi bir insan olma hali, onca makyajın arasından gördüğünüz şey bu. Tina için duyduğunuz sempati ve empati, aslında Eva’nın kendi karakterinden gelen bir şey. Casting sırasında daha ilginç, daha heyecan verici oyuncularla görüştük ve herkes bana “Evet, Eva oldukça iyi bir karakter oyuncusu ama aynı zamanda biraz sıkıcı biri galiba.” diyordu. Söylemek istediklerini anlıyordum ama bence tamamen yanlış düşünüyorlardı. Eva’la ilgili en önemli şeylerden biri şu ki, o çok profesyonel biri. Bildiğim kadarıyla İskandinavya’da pek çok projede yer aldı ve şimdi yurt dışında işler yapıyor. Ama seçme için geldiğinde oldukça dikkatli ve mütevaziydi. Diğer oyuncular seçmelere geldiklerinde büyük bir enerjiyle geliyorlar ve bazı insanlar bundan rahatsız oluyor. Eğer o enerjiyle gelmezseniz, “Merhaba, ben iş için geldim.” derseniz insanlar size “Evet, ama bu işi gerçekten seviyor musun?” diyor. Ama Eva gibi “Aman tanrım. Ben hazırım.’ şeklinde gelirseniz işler farklı oluyor. Eva’nın bu yönünün gerçekten Tina’ya da işlediğini düşünüyorum. O ayakları yere basan bir oyuncu.

Güvenç Atsüren: Filmin dağılma riski taşıyan yapısını ve dengeyi gerçekten çok iyi kuruyor.

Ali Abbasi: Bence kesinlikle haklısınız. Pek çok filmde başrol oyuncusu büyük önem taşır. Bu, Sınır için de geçerli. Eva olmadan bu film olmazdı. Rolü için 20 kilo aldı. Çünkü protez üzerindeyken vücudu normal gözükseydi tuhaf olacaktı. Zira vücudunu gördüğümüz pek çok sahne var. Eva çok azimliydi. Her gün o protez içinde onu gördüğümde kötü hissediyordum. Çünkü makyaj dört saat sürüyordu. Ve bu tür bir makyaj çok hassas olduğu için tamamen dört saat boyunca hareketsiz durmak zorundaydı.

“Oscar’ı kesinlikle biz kazanmalıydık.”

Güvenç Atsüren: Konu makyaja gelmişken, Sınır bu alanda Oscar’a aday oldu. Birkaç sene önce yine bir İsveç filmi Hayata Röveşata Çeken Adam – En man som heter Ove, aynı başarıyı göstermişti. İsveç’te makyaj alanında neler oluyor?

Ali Abbasi: Çok güzel bir soru. Ben de bu soruyu kendime soruyorum. Bence olan şu: Birkaç iyi makyaj tasarımcısı var. Bizim ekibimizde büyük prodüksiyonlarda çalışmış birkaç iyi isim olacaktı. Oscar adayı En man som heter Ove de çalışmışlardı. İşlerinde çok iyilee ve şu anda da çok ünlüler. Birlikte çalışacaktık, konuşmaya başladık. Bu filmi yapmaya başlamadan önce kimse beni ciddiye almıyordu. Herkes “Kulağa heyecanlı geliyor!” falan diyordu. Bunun büyük sebebi de John Ajvide Lindqvist’ti. Çünkü o çok ünlü bir yazar ama beni kimse tanımıyordu. Bu sanatçılarla konuşmaya başladık ama bir sebepten ötürü beni hiç ciddiye almadılar dediğim gibi. Çekimlere başlamamıza çok az bir süre kala onları aradım ve buluşmamız gerektiğini söyledim. Onlarsa bana daha oyuncu kadrosu belli değilken konuşacak hiçbir şeyin olmadığını şekilde cevap verdiler. En sonunda onları kovdum. Böyle bir karar verdim çünkü film için istekli çalışmayacaklarsa kim oldukları umurumda değildi. Herkes bana bu durumun bir faciaya yol açacağını söyledi. Daha sonra Göran Lundström’u buldum. Büyük Hollywood prodüksiyonlarında çalışmıştı. Biliyorsunuz, mesela Yüzüklerin Efendisi gibi filmlerde 200 tane makyaj tasarımcısı oluyor. O da bu 200 kişiden biriydi. Bir de bu çevrede işini iyi yapan çok az insan var. Göran’ı bulmam tamamen şanstı diyebilirim.

Bu arada o Oscar’ı kesinlikle biz kazanmalıydık. Bunu söylüyorum çünkü oradaydım ve sempozyumda diğerlerini de izledim. Bir fuar vardı ve diğer filmlerin de makyaj protezlerini görebiliyordunuz. Bu konuya çok bir ilgim yok ama bizim parçalarımız çok daha detaylıydı. Vice için olan parçalarsa büyük ve ayrıntısızdı. Filme baktığınızda ise tek yaptıkları Christian Bale’ı kilolu göstermek. Onları tebrik ettim ama bu gerçek bir yarış olsaydı bizim kazanacağımızı söyledim.

Güvenç Atsüren: Christian Bale’ı Dick Cheney’e benzettiklerini söylediniz. Siz Sınır’da yeni bir şey yarattınız.

Ali Abbasi: Evet. Makyaj dalında fark yaratan başka hangi film var diye düşünüyordum. Etrafta dolaşan komik mavi bir adamınki gibi bir makyaj değil de hikâyeye bir şeyler katan türden bir makyaj. Sadece bir film aklıma, o da Fil Adam – The Elephant Man. Telefonumdan baktım ve şaşırtıcı ama The Elephant Man makyaj için Oscar kazanmamıştı. Yani biz de kazanamazsak çok da sorun değil diye düşündüm.

Güvenç Atsüren: O yıl makyaj dalında Oscar’ı kim kazandı merak ediyorum.

Ali Abbasi: Oscar bir şey ifade etmiyor. Sorun da bu. Oscar’lardan nefret ediyorum. Amerikanların birbirlerini pohpohlamalarından nefret ediyorum. Eğer bu Türkiye Sinema Ödülleri burada olsaydı ve buradaki sinemacılar birbirlerini övüyor olsalardı bu sorun olmazdı. Oscar ile ilgili sorun şu ki tüm dünyayı temsil eden bir yarışma gibi görünüyor. Ama olay sadece, reklam ve kampanyalar.

Güvenç Atsüren: Son gelecek projelerinizi sormak istiyorum. Sanırım Muhammed’in karikatürünü çizen sanatçıyla ilgili bir mini-dizi çekeceksiniz. Bize biraz bahsedebilir misiniz?

Ali Abbasi: Evet, dizi Muhammed’in karikatürünü çizerek basında büyük ses getiren Lars Vilks’in öyküsünü anlatacak. Türkiye’de nasıl karşılandı bilmiyorum ama İran’da büyük tepki almıştı.

Güvenç Atsüren: burada da durum benzerdi.

Ali Abbasi: Pek çok insan Vilks’i öldürmeye çalıştı. En ciddi saldırı ise üç-dört sene önce Filistin kökenli Danimarkalı bir gangster tarafından yapılmıştı. Bir ifade özgürlüğü etkinliğinde gerçekleşmişti bu. Bir iki sene önce kendisi vuruldu. Lars Vilks’e zarar gelmedi ama saldırılar büyük olay oldu, özellikle Danimarka’da böyle saldırılar çok nadir olduğu için tabii. Arkadaşları, Omar Abdel Hamid El-Hussein’in arkadaşları, o vurulduktan sonra teröre yardım ve yataklıkla suçlandılar. Ben de davayı izlemeye gittim. Hiçbir zaman İslami köktendincilik ile ilgilenmedim. Davayla ilgilendim çünkü bu daha çok Danimarka ya da İskandinav halkının ülkedeki ikinci jenerasyon göçmenlerle ne kadar büyük bir çatışma içinde olduğunu ve ötekileştirmenin etkilerini gösteriyordu. Öykü en basit hâliyle hiçbir ortak noktası olmayan iki kişi, Lars Vilks ve Omar Hussein’in şartlar sebebiyle karşı karşıya kalmasını anlatıyor. Ben bu karakterlerin hiçbirini sevmiyorum. Hiçbir tarafa sempati duymuyorum. Ama ilginç olan şey şu ki, her ikisi de kamunun nefret ettiği kişiler. İsveçliler için de durum aynı. Pek çoğu Lars Vilks’ten nefret ediyor çünkü adam sebepsiz şekilde provokatif. Toplumun hedefe oturttuğu bu kişilerin bir anda gündemi değiştirebilme becerileri ve medyanın bunu yansıtma şekli oldukça ilginç. Yani bu dizinin politik bir proje olduğunu söyleyebilirim.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi