Advertisement

Tüm gerçek aşkın özü, uzaklığın Eros’udur ([Afred] Schuler). Aşk en derin tuhaflıktır, tümüyle çileden çıkaran bir bilmece, bilinmeyen ufuklardan yaklaşan ateşli bir görüş, sonsuz gizem. Aşk, biri onun sırrını gizleyen peçeyi kaldırdığında yok olur. Sahip olma hayali olarak özlem, aşkın özüdür. Dünyadaki hiçbir şey, sevgiliyle ilk karşılaşma [anımızla] karşılaştırılamaz.
 Klages

Nasıl anlatacağım? Nasıl başlamalıyım? Başlangıç? Sahiden bir başlangıç var mıydı? Aşk ilk ne zaman başladı? O ilk bakışta mı? Peki ya son bakış? Yoksa ilk ve son, bir girdabı meydana getiren kutupsallık mıydı yalnızca? Başlangıç ve sonun iç içe olduğu bir anafor… Baştan söyleyeyim, bu yazı bilindik tarzda bir film eleştirisi olmayacak. Deneysel bir “film denemesi” diyebiliriz bir ihtimal. Evet, kavramı ben uydurdum. Bolca duygu, his, yaşanmışlık bulunan bir yazın türü olarak değerlendirebilirsiniz. Neyse, kavramsallaştırmaya gerek yok. Akıştayız.

Onu ilk gördüğüm an’ı dün gibi hatırlıyorum; sevgiliyle ilk karşılaşma an’ı. Tamam dedim, sen, şimdi, tam olarak, burada bittin. Bak bu senin sonun. Ama başlangıcın da. Nasıl anlatılır? Göğsümün solunda bir ağrı, kafamı eğip baktığımda yırtılan derimin ardında kırılmış kaburgalarım ve kaburgamın dışına taşmış, alev almış bir kalp. İyi ama ne yapmalıyım? Nasıl söndürmeliyim bu yangını? Ateşi tanrılardan çalıp da insanlara hediye eden Prometheus’a mı sövsem, evrenin yegane özünü ateşe bağlayan Herakleitos’a kafa mı tutsam? Hangisini yaparsam yapayım yangından yine de kaçamayacaksam? Belki de ehlileştirmeliyim ateşi? İyi ama nasıl? Henüz bakışlarla yayılan bu alevi nasıl yönetmeliyim ki küle çevirmesin canları? Zihnimde bunun gibi binlerce soruyla cebelleşirken ve yanımda oturan ona doğru dönüp gözlerinin içine dahi bakamazken ateşi nasıl yönetebilirdim… Üstelik o da tam olarak aynı durumdan mustaripken. Yalnızca gülümseyebildim. Sadece onun tarafından anlaşılabilecek bir gülümseyiş. Başka bir şey söylemeye, dile gelmeye gerek yoktu. Bundan sonra konuşmadan, sessizlikten de anlaşabilecektik. İşte “biz” böyle kuruldu; ateş bir coştu bir duruldu; ama hiç sönmedi…

Kendini böylesi bir aşk’ın içinde bulmak şans mıydı? Şanslı mıydık? Nihayet kozmos ile aynı dili konuşmaya başlamıştık. Evrenin dili, evrensel dil şimdi ve burada gerçekleşiyordu. Herkes ve hiç kimseydik. Çünkü aşk herkes ve hiç kimse olmaklıktı. Tüm oluşların deneyimlenmesini içerdiği kadar kendilik ve başkalık deneyimini de taşıyordu. En nihayetinde “taşıyordu” işte. Kilit sözcük bu belki de. Bir tür taşkınlık biçimi. Bakışlardan can’a süzülen, ruhu delip yıldızlara saçılan volkanik bir patlama demeliyim belki de. Lavlar yeryüzünü sarıp başkalaştırırken, eriyik bedenler… O yanımdayken yalnız hissetmiyordum kendimi hiç. Yanımda olmadığındaysa özgürdüm. Ama yokluğu da yanı başımdaydı. Peki ya o? Onun için de yokluğum duyulur ve hissedilir miydi? Peki ya varlığım? Belki de varlığım kaos yaratıyordu onda. Her ne olursa olsun eşitliği hiç yitirmedik. Benim ona baktığım mesafeden onun bakışı kurulurdu. Bakışları bakışlarıma paraleldi.

Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi: Can Tutuşması

Bir gece, ona bir hikâye okudum. Orpheus ile Eurydike’nin hikâyesi. Birbirlerini delicesine seven bu aşıkların ne zaman, nerede tanıştığı pek bilinmiyor. Ama bu aşk kısa zamanda evlilikle sonuçlanmıştı. Ancak iki aşığın sevinçleri kısa sürmüştü, çünkü Eurydike arkadaşlarıyla olduğu bir sırada, çalıların arasından fırlayan bir yılan genç kadını aniden sokmuş ve Eurydike oracıkta ölmüştü. Yüreği dayanılmaz bir acıyla kaplanan Orpheus ise ölüler ülkesine gidip sevgilisini geri almaya karar vermişti. Gerçekten de kimsenin sevdiği için yapamayacağını Orpheus yaptı ve yeraltına inip çalgısının tellerini konuşturdu. Orpheus’un çalgı çalmadaki ustalığından ve gösterdiği cesaretten büyülenen Hades, Eurydike’yi çağırıp Orpheus’a geri verdi. Yalnız Hades’in bir şartı vardı: yeraltından çıkarken Orpheus önden Eurydike ise onun arkasından yürüyecekti. Yeryüzüne çıkana dek Orpheus bir kere olsun dönüp arkasına bakmayacaktı. Sonra iki sevgili yola koyuldular. Orpheus, Eurydike’nin arkasından gelmekte olduğunu bilmesine rağmen içi içini yiyor ve dönüp bakmak, sevdiği kadını kendi gözleriyle görmek istiyordu. Yürüdüler, yürüdüler; ışığa doğru yol aldılar. Orpheus mağaradan gün ışığına çıkar çıkmaz dönüp arkasına baktı. Fakat biraz acele etmişti çünkü Eurydike henüz ışığa ulaşmamıştı. Belli belirsiz de olsa Euydike’nin yüzünü gördü Orpheus, ona uzanmak için kollarını uzattı ama tutamadı. Hades, Eurydike’yi geri almıştı. Ben hikâyenin sonunu okurken, ‘Nasıl ya? Neden arkasına baktı, geliyordu işte! Nasıl bakar?!’ diye tepki gösterdim. Haklıydım da bu tepkiyi göstermekte; Orpheus neye yenik düşmüştü ben de sorguluyordum bunu kendi içimde.

Bir anlık görme isteği, sevdiği kadını delicesine görme arzusu muydu Orpheus’u arkasına döndüren. Yoksa Eurydike mi ona bakmasını istemişti Orpheus’tan? Yoksa tam da Calvino’nun dediği gibi kavuşamayınca mı aşktı? Orpheus şairlerin yolundan mı gitmeyi tercih etmişti yoksa? Yanlış cevap yok. Ama doğru cevap da yok. Çünkü saf aşkta yanlış ya da doğru yok. Son bakışa bitişen ilk bakış var yalnızca. Son ve ilk bakışın iç içeliği… Eurydike’yi kaybedeceğini bile bile ardına dönüp bakan Orpheus’un aşkını sorgulayabilir miyiz? Peki ya kazanmak için kaybetmeniz gerekiyorsa… Böyle bir durumda kazanç ve kaybın birbirinin zıttı olduğunu söylemek mümkün mü? Kutupsallık tam olarak böyle bir şey işte. Girdap aşk’ın ta kendisi. Girdabın kalbi ateşe teslim, alevler içinde… Kendini girdabın dışına atmak da mümkün, girdabın tam kalbinde kalıp, can’ın tutuşmasına teslim olmak da. Aşk: yaşamın ritmi, can’ın senfonisi, kanın fragmantal coşkusu…  Burada kalemi Kerem’e bırakıyorum: ‘‘bizi yaşamdan koparan şey, uzaklık ile birlikte kurulan özne olma değil, her tür kutupluluğun girdabını (can-ruh, içsel yaşam-dışsal yaşam, yerküre-yıldızlar, hücre-kozmos) kesip ayıran, böylece de yaşamın akışını sabitlemeye çalışarak onu boğan Geist’tır, ve dahası yaşama yeniden katılmak demek, söz gelimi Heidegger’deki gibi varlığın sükutunda bir olmak demek de değildi, çünkü böyle bir yaklaşım da tıpkı Geist gibi, yaşamın o sonsuz döngüsündeki akışını “bir”de durdurmak, öldürmek anlamına gelmekteydi. En nihayetinde Klages’in düşüncesinde varlık, uzay ve zamanın dışında olan bir ölülük durumuydu, bu yüzden o Geist’le aynı konuma sahipti. Nihayetindeyse, Niezsche’nin ahlakla, güçten feragat etmekle bir düşündüğü ve bu minvalde de insanlığın varoluşsal laneti gibi gördüğü uzaklık, Klages açısından bir bitkiyi, insanı, toprağı, yıldızları deneyimlemenin tek imkânı olarak insanlığın yegane mucizesi aşkı mümkün kılıyordu.’’

Havalar iyice soğudu, bir yandan biramı içip bir yandan yazıyorum. Sinemalara da Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi isimli bir film gelmiş. İnsanlığın yegane mucizesini mümkün kılan bir film. Size ne anlattım? Kendi hikâyemi mi yoksa bu filmin hissettirdiklerini mi? Yoksa her ikisini de mi? İlhan Berk’e gelince, Bakmak Aşktır diye bir şiiri var, şöyle diyor:

Kal böyle aşkım, kal böyle
Ve yalnız
Bana bak
Bakmak aşktır…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information