Şilili yönetmen, aktör, bestekâr, yazar, psikoterapist ve mim ustası Alejandro Jodorowsky’nin birçoğu kült ve tümü de sıra dışı olan filmlerinde, gerçeküstücülük akımının vahşi ve sert bir üslupla üretimlerine yedirilişini görürüz. Jodorowsky’nin küçük yaşlarından itibaren sirklerde büyümüş olması, mim sanatıyla ve tiyatroyla ilgilenişi filmlerinin entelektüel zenginliğini güçlendirirken; çocukluk döneminde yarısı müttefik yarsı da Nazi ideolojisi altında ikiye bölünen çalkantılı Şili’de aslında bir Yahudi olmasına karşın kimliksiz büyümesi, savaş ve göç atmosferinin ağırlığını hissetmesi de onun sinemasındaki sert, keskin ve acımazsız anlatımı yarattı. Mistisizme oldukça meraklı olan Jodorowsky’nin Kabala ve Torah ile ilgilenmesi, kendi Yahudi kimliği keşfetmesinde rol oynadı. Bir Kuşun En İyi Öttüğü Yer adlı kitabında kendi soyağacını doğaüstü ilahi tasvirlerle kaleme alan Alejandro Jodorowsky, sinemasında da kendi özgü dilini çekincesiz ortaya koyuyor.

Jodorowsky, 1990 yılında verdiği bir demeçte, “İnsanlar çok fazla şiddet kullandığınızı…” diye başlayan bir soruyu daha tamamlanmadan “Şiddeti seviyorum, şiddete bayılıyorum!” diyerek yarıda keser. Devamında da şöyle der:

“Sanat yapmayan ve şöyle diyen zayıf insanlardan nefret ediyorum: ‘Ah! Bu görüntü beni incitti.’ Öyle biri için neden film çekesin? Onlar körlerdir. Şiir şiddettir. Gerçek bu. Öyle şiddet dolu bir dünyadalar ki artık şiddet görmek istemiyorlar. Şiddetin tam ortasındayım. Televizyon ekranının ortasındayım şu an. Oradayım, dünyadaki şiddetin her gün gösterildiği o televizyon ekranının ortasında. Ve biri, ‘Öyleyse sen şiddetsin’ diyorsa, şiddeti seviyorum!”

Jodorowsky’nin şiddete karşı tutkusunu tetikleyen bir hikâye var. Gerçeküstücülüğün öncüsü kabul edilen Fransız şair ve yazar André Breton’un yazdığı üç gerçeküstücü manifestodan ilki 1924 yılında, Çözünür Balık  – Soluble Fish adlı manzum şiiriyle aynı kitapta yayımlandı. Fransız oyun yazarı, şair ve tiyatro yönetmeni Antonin Artaud’nun da imzaladığı bu manifesto, Breton’un 1916’da benimsediği Dadaist düşünceyi de birkaç adım ileriye taşıdı. Hakikât olgusunu psike dinamikler çerçevesinde manevi düşüncelerle irdeleyen sürrealistler, öte yandan maddenin yani somut olanın varlığını da kabul ettiler, ki zaten Breton, manifestosunda bilinç ile bilinçdışını birleştirmenin gerekliliğini vurguladı.  Luis Buñuel’den David Lynch’e, Jean-Pierre Jeunet’den Pier Paolo Pasolini’ye gerçeküstücü akımdan etkilenen sinemacılar; Sigmud Freud’un teorileri, Luis Aragon’un deneyleri, Salvador Dalí’nin resimlerinden ilhamla temelleri atılan gerçeküstücülük akımında içgörüleriyle düşsel yönü kuvvetli filmler yarattılar. Gerçeküstücülük akımının bir diğer önemli yönetmeni olan Jodorowsky de aynı prensipleri sinemasına yedirdi. Ancak Jodorowsky’nin sinemasında Fransız Yeni Dalga akımına yol çizen auteur kuramından ve İtalyan Yeni Gerçekçilik akımından etkilenen Cinema Novo’nun yani Yeni Sinema’nın da izlerini görmek mümkün. Jodorowsky, 1950’li yıllarda Brezilya’da başlayan ve 70’li yıllara dek varlığını sürdüren, sokakta yaşanan gerçek şiddeti birebir eserlerine yansıtarak aslında yozlaşmış olan ahlakî değerleri protesto eden bir üslupla betimlemelere yer veren Cinema Novo’yu -daha doğrusu bu akımın ilkelerini- kendince gerçeküstücü manifestonun imzacılarından Antonin Artaud’nun aracılığıyla keşfetti. Jodorowsky’nin büyük hayranlık beslediği, kendine rehber edindiği Artaud, 1927 yılında gerçeküstücülük kavramından uzaklaşmaya başladı. 1932-33 yıllarında “Vahşet Tiyatrosu” bildirilerini yayımladı ve 1938’de bu bildirileri Tiyatro ve İkizi adlı kitapta topladı.

Şiddetle Örülü Bir Kutsal Yolculuk

Çağdaş batı tiyatrosunun kurallarına karşı duran Artaud, Vahşet Tiyatrosu kavramını oryantal Bali Tiyatrosu’nda ilhamla yarattı. Sesler, jestler, sözler ve dansların şekillendirdiği bir ruhsal deneyim olarak görülen Bali Tiyatrosu şiddet, korku, acı gibi duyguların ortaya çıkarılmasını ve seyircinin bu duygularla ilk elden yüzleşmesini amaç edinir. Seyircinin savunma mekanizmasını kırarak onu oyuna dahil eden sahnelerle kişinin kendi aydınlanma yolculuğuna ortam hazırlanır. Artaud da bu mistik döngüyü, yaratmayı amaçladığı tiyatrosuna yedirir. Tiyatroyu “veba” ile benzeştiren Artaud, bu hastalığın insanı içten içe kemirdikten sonra geriye bir şey bırakmadığı gözlemledi. Artık onlar, dışarıya maskeleri olmadan çıkamıyordu. Yani veba, maddi ve manevi benliği kısıtlıyordu. Üstelik veba, bit gibi küçük bir canlıdan doğup kıtaları etkileyecek yayılıma sahipti.  Tiyatronun da evrensel bir yayılım gücü olduğuna inanan Artaud, tam da bundan dolayı tiyatroyu vebaya benzetti. Tiyatro da veba gibi önce insanı kırmalı, onu rezil etmeli, onu yüzleştirmeli, ona savaş açmalıydı. İnsansa onu yenmeli ve de özgürleşmeliydi. İnsanlığın aydınlanabilmesi için her şey olabildiğine ilkel ve acımasızca gerçekleşmeliydi. İnsanın bilinçaltı yolculuğunu engelleyen şeylerin başında zihin olduğunu savunan Artaud, insanın hayvan yönünü reddetmesine şiddetle karşı durarak bu gerçekliği tiyatro içinde bir ritüelmiş gibi gerçekleştirmeyi arzuladı.

Jodorowsky, toplumun travmatik anılarını şiirsel bir alegoride bilinçli verilmiş şiddet ögeleriyle tasvir etti. Jodorowsky’nin 1968 yılında İspanyol oyun yazarı Fernando Arrabal’ın aynı adlı eserinden beyazperdeye uyarladığı Fando y Lis adlı ilk uzun metrajlı filmi, iki sevgilinin Tar adındaki gizemli kente yolculuğunu anlatır. Bu iki sevgilinin ruhsal dengesizlikleri, büyük yalnızlıkları, sadomazoşist tavırlarının yanı sıra yolculuk boyu karşılarına çıkan elitist topluluk, eşcinseller ya da yuvarlanan kayalar, ulaşılacak yerin Tanrı’yla bağdaşan Tar kentinden ziyade Dante’nin Cehennem’ini olduğunu anımsatır. Tutku ve bağımlılık beraberinde erkek Fando’nun kendisine muhtaç olan Lis’e uyguladığı şiddeti de getirir. Bu ölümcül olabilecek yolculukta Jodorowsky’nin düşsel atmosferi, flashback sekanslarla bir bütünlük yaratarak ayinsel bir yolculuğu hissettirir.

René Daumal’ın 1952’de kaleme aldığı Maunt Analogue – Analog Dağ adlı kitabından 1973’te Kutsal Dağ – The Holy Mountain’i üreten Jodorowsky, sonu yazılmamış olan kitaba kendi sonunu çizdi. Filmde Tarot kartlarındaki sembollerle ilişkilendirilen karakterlerin aydınlanma arayışıyla kutsal dağa yaptıkları yolculuğu anlatılır. 1970 yapımı Köstebek – El Topo filminde de benzer arayış işlenir. Kutsal Dağ’da Katolik inanca saldırı özellik Hırsız ve İsa peygamber imgeleminde, “Satılık İsa” reklamlarında yoğun hissedilir. Manevi değerlerin eleştirerek psikolojik bir gerginlik de yaratan Jodorowsky, ölen insanların vücudundan kuşların çıktığı sahneyle de 1968’de Mexico City’de yaşanan öğrenci katliamına atıfta bulunur. Yani Jodorowsky, sokakta görülen sarsıcı gerçekliği filminde kendi düşsel öğeleriyle betimler.  Kutsal Dağ filminde makyaj yapılmış kurbağa ve bukalemunların olduğu sahnenin, tasvir itibariyle rahatsız ediciliği yüksek. Avrupalı sömürgecilerin Güney Amerika’yı yağmalamasını işaret eden bu sahnenin sonunda, boyalı sürüngenlerin sirk gösterisinin ortasında tek tek patlaması ve ortalığın kan içinde kalması, gerçekte yaşana travmanın bir parodisi niteliğinde.

Köstebek filminde bireysel ve toplumsal çürüme mistik bir çerçevede anlatılır. Western temasında gerçeküstücü öğelerle işlenen filmin bir sahnesinde kendini Tanrı olarak gören Köstebek ile halkın üstündeki mevcut güç olan albayın karşılaşması gösterilir. Köstebek ile düelloya tutuşan albayın burada erkeklik organını kaybetmesi, ataerkil sistemin çöküşünü ve karakterin yitişini gösterir. Sonuç itibariyle albay, halkın gözünde alay ve nefret söylemlerine maruz kalarak yaşamına son verir. Toplumların kabul ettiği dikta normları da eleştiren Jodorowsky, Köstebek filminin açılış sekansında 7 yaşındaki erkek çocuğunun ilk oyuncağını ve annesinin fotoğrafını çöl kumlarına gömmesi üzerinden erkekliğe geçişi imgeler. Benzer şekilde 1989 yapımı Kutsal Kan – Santa Sangre filminde baba Orgo, çocuğu Fenix’i erkekliğe geçirmek için kendi göğsündeki kartal figürünü oğlunun göğsüne bir bıçakla kazıyarak erkeklik sürecine hazırlar. Kutsal Kan filmi, kolları kesilen anne ile oğlun kurduğu ilişki üzerinden narsist, sadomazoşist ve pornografik bir hikâye yaratır. Din, delilik ve aşka dair alt başlıkların olduğu film, Jodorowsky sinemasında bir korku filmi olmaya en yakın yapım denilebilir.

Jodorowsky’nin hikâyelerinde geçen sirkler, tarot kartlarının kullanımı mistik, keşiş ya da simyacı gibi karakterlerin varlığı, Jodorowsky’nin geçmişinden sahnelere sunuyor. 2013 yapımı Gerçeğin Dansı – La danza de la realidad ve 2016 yapımı Sonsuz Şiir – Poesía Sin Fin adlı otobiyografik filmlerinde baba-oğul çatışmasını dönemin savaş atmosferinde gerçeküstücü bir ağıta dönüştüren Jodorowsky, Artaud’nun Tiyatro ve İkizi hareketini kendi mistik yolculuğunda kullanarak kendi sinemasını adeta aydınlatıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi