İnsanlık, var olduğu günden bu yana bir yerden bir yere göç hâlindedir. İnsan olarak bizler her nedense, öyle ya da böyle yolculuk yapmayı severiz. Hatta çoğumuzun hayali dünyayı gezmek ve yeni kültürler deneyimlemektir. Bu şüphesiz çok keyifli bir hayaldir. Ancak ben bu yazıda o “keyifli hayaller”in sebep olduğu yolculuklardan değil, acımasız insanlık koşullarının sebep olduğu yolculuklardan bahsedeceğim.

Bana kalırsa, 21.yüzyılın başlarından beri insanlık çok önemli bir vicdani savaş ile karşı karşıya durumdadır. Özellikle son 10 yılda tüm dünyada giderek artan mülteciler ve buna bağlı ortaya çıkan sorunlar, insanlığı bu vicdani savaşla karşı karşıya bırakmıştır. Bir yandan vicdanımız ve altına imzalar attığımız beyannameler, anlaşmalar, bize aslında böyle bir sorunun olmadığını; çünkü mültecilerin de en az diğer yurttaşlar kadar eşit ve aynı derecede hakka sahip olduğunu söyler. Öbür yandan ise, kapitalizmin yapay olarak yarattığı “güvenli” alanımızın bozulacağından korkarız. Dolayısıyla tam anlamıyla bir taraf tutamamak bizleri, kendimiz ile ilgili bir belirsizlik içine sokmaktadır. Ve bu belirsizlik de konuyla ilgili tutarsız davranışlarda bulunmamıza yol açar.

Bireylerin, bu taraf tutamama sıkıntısını kolayca insanların kişiliklerine veya belli başlı durumsal faktörlere indirgeyip asıl sorunu görmezden gelebiliriz. Veya Finlandiyalı yönetmen Aki Kaurismäki’nin yaptığı gibi olaylara biraz daha geniş bir çerçeveden bakıp asıl soruna odaklanabiliriz. Tam olarak konuya girmeden önce sizlerle İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin ilk maddesini aynen paylaşmak istiyorum: “Bütün insanlar hür, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler ve birbirlerine karşı kardeşlik zihniyeti ile hareket etmelidirler.” Bu madde sizlere ne kadar “evrensel” gelmektedir? Batı dünyasının bizatihi kendisinin yazdığı bu ilk maddeye söz konusu ülkelerin kendisi ne kadar uymaktadır? Bu noktada, Aki Kaurismäki filmleri bu sorulara cevap bulmada bizlere yardımcı olabilir.

Aki Kaurismäki’nin İki Yüzlü Avrupa’sı

Bilindiği üzere, Aki Kaurismäki filmleri, genellikle devletle, bürokrasiyle, sistemle -bu yazı boyunca bu üçü arasında bir ayrım yapılmamaya dikkat edilecektir- başı derde giren sıradan insanları konu almaktadır. Bu karakterler aracılığıyla, yönetmen, devletin absürtlüğünü ve gereksizliğini anlatmak ister. Yönetmenin filmleri, dostluğu, aşkı, edebiyatı, müziği yani tüm insanlık hâllerini konu edinir. Öyle ki, usta yönetmen son 10 yıldaki bu önemli insanlık hâlini kendisine dert edinmiş olacak, son iki filmi yukarıdaki sorularımıza cevap arar niteliktedir.

Umut Limanı (2007) ve Umudun Öteki Yüzü (2017) filmleri mültecilik konusu çevresinde gelişen filmlerdir. İki filmin de içinde farklılaştığı pek çok nokta olsa da yazının ana meselesi bakımından bu filmleri de aynı bağlam içerisinde incelememiz çok da yanlış olmayacaktır. Çünkü iki film de esasen bir mültecinin etrafında, onun “umuda” yolculuğunu konu edinmektedir. Umut Limanı’nda bu, küçük bir Afrikalı çocuk olurken Umudun Öteki Yüzü’nde ise Suriye’deki savaştan kaçan bir gençtir. Kaurismäki’nin iki filmde de temel olarak gösterdiği şey; çaresiz göçmenler karşısında, onları tüm insanlar gibi eşit görmesi gereken sistemin aslında ne kadar aciz kalabildiğidir. Devletlere göre tüm bireyler bir sayıdan, bir kimlik kartından ibarettir. Ve eğer siz o kimlik kartlarından birine sahip değilseniz aslında yoksunuzdur.

Mültecilik de aslında bir bakıma yok olmaktır. Tanıdığınız ve bildiğiniz dünyadan bambaşka bir yere gidersiniz ve artık kendi ülkeniz için yok sayılırsınız. Ancak belki de sorun yaratan kısım kendi ülkenizin sizi yok sayması değil, iltica ettiğiniz ülkenin de aynu tutumu sergilemesidir. Umut dolu yolculuk sonunda varılan noktada başa dönmek, yok sayılmak,  tahmin edileceği üzere kişinin psikolojisini yerle bir eden bir durumdur. Aki Kaurismäki iki filmde de mültecilerin bu çaresizlik ve umutsuzluklarını oldukça gerçekçi ve dolayısıyla sert bir şekilde resmetmiştir. O çok özgür ve demokratik olmakla övünen Kıta Avrupası mültecilere ikinci, hatta üçüncü sınıf insan muamelesi yapmaktan kaçınmamakta ve geniş çaplı çatışmaların ve dramların yaşanmasına sebep olmaktadır. Bu iki film de aslında milyonlarca insanın yaşadığı gerçek dramı yüksek sesle dillendirmektedir. Hem de bu ses “Beyaz Zambaklar Ülkesi”nden, Finlandiya’dan yükselmektedir. Kurgulanmış bir ironi gibi!

Ne var ki, Kaurismäki, yukarıda da bahsettiğimiz gibi bir kolaycılık yaparak bu ironiyi koca bir topluma veya tüm Avrupalılara atfetmemektedir. Bu ironiyi ortaya çıkaran yine sistemin kendisidir. İnsanlar kötü olduğu için değil, sistemin onlara biçtiği rolleri oynadıkları için bu ironi ortaya çıkmıştır. Koca bir ulusun kötü olma ihtimali zaten en baştan saçmadır. Dolayısıyla Aki Kaurismäki suçu, bireysel olarak küçük Afrikalıyı arayan polislerde veya kaçak olarak çalışan Suriyeliyi tespit etmekle görevli kişilerde değil, sistemin ta kendisinde aramaktadır.

Neyse ki, Aki Kaurismäki yine hemen her filminde olduğu gibi Umut Limanı ve Umudun Öteki Yüzü’nde de önce kahramanımızı bu acımasız dünyaya atmış ve sonrasında karşısına iyi kalpli insanlar çıkarmıştır. Her iki filmde de baş karakterlere yardım eli uzatanlar yine o toplumun üyesi olanlardır. Yani bir göçmen veya başka bir azınlık üyesi değildirler (Elbette ki iki filmde de azınlık üyeleri arasındaki yardımlaşma görülmekte fakat burada, öne çıkan ana karakterlerden bahsediyorum). Bunun bizlere bir şeyler anlatması gerektiğini düşünüyorum. Sistemin içinde, onlara atfedilen rollerin dışına çıkabilen ve “her insanın eşit haklara ve akla ve vicdana sahip olduğunu” düşünen insanların olduğunu gösteren, ne olursa olsun, hümanistik filmlerdir bunlar. Ve böyle olması filmlerin gerçekçiliğinden bir şey kaybettirmemektedir. Gerçekçiliğin korunması, inandırıcılığı artırmakta ve bu da ortaya bir sanat eseri çıkmasını sağlamaktadır. Dolayısıyla, bahsettiğim filmler hem değindiği konular hem de bu konuları işleyişi bakımından etkileyici bir sinema deneyimi yaşamamızı sağlıyor.

Başta sorulan sorulara dönecek olursak, ne yazık ki olumlu yanıtlar veremeyiz fakat çok umutsuzluğa kapılmak da görünen o ki, gerçekçi bir tavır olmayacaktır. Sinemanın kolaylıkla bir propaganda aracına dönüşüp toplumları yanlış yönlendirdiğini çok kez görmüş olduğumuz için, Aki Kaurismäki gibi objektif kalmayı başarabilen yönetmenlerin ürettiği eserler sorunlara bakış açımızı genişletip daha sağlıklı çözümler bulabilmemize yardımcı olacaktır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi