Üçüncü Dünya ülkelerinin anti-emperyalist mücadelelerini ifade edebildiği en önemli iletişim araçlarından biri sinemaydı. Sinemacılar, Fernando E. Solanas ile Octavio Getino’nun yayımladığı Üçüncü Bir Sinemaya Doğru başlıklı manifesto ile bir çatı altında toplandılar ve böylelikle dünya çapında kolektif bir dava bütünlüğü yakaladılar.

Solanas ile Getino, sırasıyla 1930, 1943, 1955, 1966, ve 1976 yıllarında askeri darbenin yaşandığı Arjantin’nin kaos ortamına şahit oldu. 60’ların devrimci hareketi içerisinde anti-emperyalist mücadelede ulusal kültür bağlamında aktif rol oynayan ikili, Sinema Özgürlük Grubu (Grupo Cine Liberaticion) altında çalışmalar yürüttü. Solanas ile Getino, ulusal kültürün önemli bir bileşeni olan sinemayı; bilimi ve sanatı kendi fikir birliklerinde kullanan emperyalist güçlere karşı bir propaganda aracına dönüştürdü. Marksizmi temel alan bu sinema ile haklarından yoksun kılınan, sömürülen kitleleri bir araya getirmek ve eğitmek amaçlandı. İnsanlara mesaj iletme gayesi taşıyan Üçüncü Sinema; sert ve politik yönünün ötesinde bir toplumun etnik kimliğini oluşturan yerel kültür öğelerinin özünden ne denli uzaklaştığını, Batı’nın kendi kültür bileşenlerini etkin olduğu toplumlara ne denli entegre ettiğini de gösteren net örnekler verdi.

Üçüncü Sinema akımının etkin olduğu bölgelerden biri de Afrika kıtasıydı. Sinemacılık, ilkin Kuzey ve Batı Afrika’da başladı. Öyle ki Batı Afrika’da her iki yılda bir düzenlenen ve yalnızca Afrikalı sinemacıların eserleri ile Afrika’da üretilmiş filmlerin rekabet ettiği Ouagadougou Pan-Afrikan Film Festivali (FESPACO), düzenlendiği Burkina Faso’ya da “Afrika Sineması’nın başkenti” niteliğini kazandırdı.

Afrika’da yazılı sanat anlayışından çok sözlü geleneğin hâkim olduğu biliniyor. Sinemanın da yayılım alanının daha geniş olduğunu düşündüğümüzde, farklı disiplinler arasında sinema sanatının kitlelere ulaşım bazında ön plana çıktığını varsayabiliriz. Afrika Sineması genel hatlarıyla anti-emperyalizm, yeni müstemlekeciliğe (kolonyalizm/sömürücülük) karşı verilen mücadele, toplumsal yozlaşma, ten renginden öte gelen statü/sınıf farklılığı gibi aslında bölgenin eski çağlardan beri maruz kaldığı politik tavrı ortaya koyar. Antik devirde Nil Nehri’nin yarattığı verimlilik ve bölgenin stratejik konumu, ileri dönemlerde keşfedilen doğal kaynaklarla beraber ikinci sınıf görülen halktan elde edilen emek gücü, belki de varoluşundan bu yana bu zengin toprakların insanlarını çorak bir yaşama sürükledi.

Öte yandan Afrika sineması; Müslümanlaşma sürecinden önceki oryantal geleneklere, yerel bilince, mistisizm ve türevi kavramlara da yer verir. Buna örnek olarak Malili yönetmen Souleymane Cissé’nin 1987 yapımı Yeelen adlı filmini verebiliriz. Bambara kültürünü merkezine alan filmde kabile üyesi bir gencin, kadim büyücü vasfındaki atalarından doğanın sihirlerini öğrenmesi anlatılır. Yeelen, Afrika’nın kalbindeki Bambara kültürünün folklorik öğelerinin salt özgün hâliyle anlatıldığı, babadan oğula geçen kuşaklar arası aktarımın “büyücülük” imgelemiyle yansıtıldığı, geçmişe saygı duruşu niteliğinde bir film.

Yanı sıra Afrika Sineması, Müslümanlığı benimsemenin yarattığı sosyo-kültürel değişimleri de sinemasında gösterir. Benlik arayışının her daim sürdüğü Afrika topraklarında toplumun sürekli bir devinime sürüklenmesi, bu arayışı hep zor kıldı. Üstüne üstlük baskıcı rejimlerin “Kara Kıta”da kurmaya çalıştığı egemenlik, bu durumu hüzünlü ve “kimliksiz” bir çıkmaza sürükledi. Halep doğumlu yönetmen Moustapha Akkad’ın 1980 yapımı Çöl Aslanı: Ömer Muhtar – Lion of the Desert: Omar Mukhtar adlı filmi, Libya’daki yerel Müslümanların Diktatör Mussolini rejiminde maruz kaldıkları şiddet politikasına değinir.

Afrika Sineması’nın temelde üç dil çevresinde şekillendiğini söyleyebiliriz. Arapçanın yanı sıra kıtanın 1890’lardan beri sömürücüleri olan Fransa ile Britanya ekolünün dilleri de bu sinemada kullanılır. Sömürgeci ülkeler, Afrika’nın sinemayla tanıştığı ilk yıllarında kıtayı kendi kültürlerine uzaklaştıran filmlere imza attılar. Kahraman “beyaz adam”ın “siyah adam”a batılı düşünceyi öğrettiği, modernlikle tanıştırdığı ve sömürge rejiminin “zafer” ilân edildiği bu filmler, Afrika’nın 1960’larda kazandığı bağımsızlığının ardından sinema kültüründe de özgürleşmeye evrildi.

Afrika Sinemasının Üç Büyük Temsilcisi: Sembéne, Cissé, Ouedraogo

Afrika Sineması Senegal’den Ousmane Sembène, Mısır’dan Atıf-El Tayyib, Tunus’tan Nacer Khemir, Fas’tan Celali Ferhati, Cezayir’den Lakhdar Hamina, Mali’den Souleymane Ciessé,  Moritanya’dan Abderrahmane Sissako, Burkina Faso’dan İdris Ouedraogo gibi birçok önemli sinemacı yetiştirdi. Bu sinemacılardan Sembéne, sömürgeci devletlerin köleleştirdiği topraklarda insanları sinema ve edebiyatla aydınlatmayı amaçladı. Kendinden sonraki sinemacılar için bir rol model algılanan Sembéne, Afrika insanının yaşantısını daha çok sorun odaklı ele aldı. Afrika’da günlük hayatın getirdiği belli başlı sıkıntıları apaçık ortaya koyan eserlerini bir sınıf çatışmasına temellendirerek eleştirel bir bakış açısı yakalatmayı hedefleyen Sembéne, İslam kültürünün özgün ve etnik dokuya etkilerine de yer yer göndermelerde bulundu.

Sinemada sosyalizmi benimsediğini söyleyebileceğimiz Sembéne gibi Yeelen adlı filmin yönetmeni Souleymane Cissé’de de toplumsal gerçekliği sinemasında kullandı.  1975 yapımı Genç Kız – Den Muso adlı filminde söz hakkı olmayan kadınların sesini sağır bir genç kız üzerinden duyurdu.  1982’de Kartaca Film Festivali’nden Altın Tanit Ödülü’yle ayrılan ve Cannes Film Festivali’nde “Belirli Bir Bakış” bölümünde gösterildikten sonra 1983’te FESPACO Sinema  Festivali Büyük Ödülü’ne değer görülen  Finye– Rüzgâr adlı filminde, kırsal bölgede gelenekçi bir ailede büyüyen Bâ ile iktidara yakın bir aileye mensup Batrou’nun aşk hikâyesi üzerinden iki zıt kutbun çarpışmasını anlatır. Mali halkını temsilen uhrevi yaşantısıyla imgelenen Bâ karakterinin karşısında, Mali’nin yerel ahlâkına karşı olan iktidar vardır ki bu da Batrou imgelemiyle filme yedirilir. Müslüman bir aileden gelen Cissé, Sembéne’den farklı olarak İslam inancına kafa yoran ve bu konuda daha derin bilgiye sahip bir nevi Batınî bir üslupla Afrika’nın kültür öğelerini harmanlayarak filmlerinde sunar ve bu filmlerde manevi bir çemberin içinde küçük mucizelere yer verir.  Afrika’nın sömürülmeye mahkûm edilmiş özkültür öğeleri de genellikle bu manevi çember dâhilinde sinemasına yansır.  Bu bağlamda Finye filminde yer alan, ataların ruhlarla olan ilişkisi ve rüzgârın iki zıt kutbu bir araya getirmesi gibi doğaüstü detaylar örnek gösterilebilir.

Afrika Sineması’nın üretken sinemacılarından Burkina Faso doğumlu İdris Ouedraogo’ya bakıldığında yine Üçüncü Sinema’nın getirdiği toplumsal mesaj kaygısı gözlemlenir. Hem Sembéne hem de Cissé’de olduğu gibi Ouedraogo’da da toplumu tümden etkileyen sorunların özgün estetik anlayışla işlendiği görülür. 1986 yapımı ilk uzun metrajlı filmi Yam Daabo’da Ouedraogo, Afrika coğrafyasının daima güncel bir sorunu olan kuraklık sıkıntısını bir köy üzerinden hikâyeleştirir. 1989 yapımı Yaaba adlı filmiyle de henüz asimile olmamış Afrika kültüründen izler sunar. Kadın ve erkek arasındaki farkın hissedilmediği bir toplumda yaşlı bir kadın ile küçük bir çocuğun dostluğunu anlatan filmde, İslam kültürünün henüz etki etmediği, oryantal geleneğinse devam ettiği sıcak bir ortam gösterilir. Afrika Sineması içinde “umut verici” denilebilecek örneklerden biri olan bu film, özünü kaybetmeyen bir Afrika’nın klasik aile yapısını, insan ilişkilerini çarpıcı bir dille anlatan ve Afrika’nın etnik öğelerinden kesitler sunan önemli yapımlar arasında gösterilebilir. Zira hayatın içinde olan bir soruna bile dolu tarafından bakmanın ne denli zor olduğu düşünülürse, evvelden beri kimlik çatışması yaşayan bir topraktan doğan Ouedraogo’nun geleceğe güzel bir “anı” bırakan bu filmi dostluk, barış, eşitlik gibi birçok mesajıyla yadsınmaz bir değer taşıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi