Çok aktif yazan bir sinema yazarı değilim. Yazılarımda genelde üzerine kafa yorduğum filmler – akımlar – yönetmenler vb. sinemanın köşe taşlarına yöneliyorum. Üslubum genelde didaktik ve bilgilendirici bir yalınlıkla oluşuyor. Bunun bir noktada öğrenim hayatım boyunca yazdığım ödevlerden/makalelerden miras kaldığını düşünüyorum. Eğer bir tartışma konusu açılacaksa, o konu sentezlenlemeli ve bir sonuca varılmalı; eğer bir fikir savunulacaksa, o fikir başka örneklerle ve temellendirilmiş düşüncelerle desteklenmeli. Hâlâ doğrusunun bu olduğunu düşünüyorum ancak uzun süre yazmadıktan sonra, şu an klavyenin başına geçtiğimde savrulmak istiyorum.

Pandemi ve normalleşme sürelerinde çok yara aldım. Kendimi yerle yeksan ederek ayrı bir noktaya koymak için söylemiyorum bunu. Bir çoğumuz yaralar ile çıktık ya da çıkmaya çalışıyoruz bu süreçten. Tüm alışkanlıklarımızda vuku bulan değişikliklerle paralel, film izleme alışkanlıklarım da değişti. Ben bir sinefil değilim, asla olamadım. Her güne iki film diye başladığım haftalar iki gün sürdü. Benim için sinema daha çok içerisinde fetişler bulduğum bir görsel-işitsel alan. Mockumentary’i sev, Cassavetes’i say. Sapık – Psycho’yu 25 yaşımda izledim, 12 Maymun – Twelve Monkeys’i iki gün önce, Potemkin Zırhlısı – Bronyenosyets Potyomkin’i ise 14 yaşımda. Derinliklerden bulup çıkarmaya çalıştığım hazinelerimi ararken yüzeydeki birçok ürünü kaçırdım ya da görmezden geldim. Dolayısıyla izleme alışkanlıklarım hep düşünmeyi tetiklemek adına ya da düşünmenin tetiklenmesi ile gelişti. Doğuşunda işçi eğlencesi, 20. yüzyılda dünyanın en büyük eğlence sektörü sinema, benim için ‘eğlendiren’ yanını çok erken bir yaşımda yitirdi. Mızmızlanıp “Ay hiç ağız tadıyla film izleyemiyorum yahu vah vah” gibi havalara girmek adına serzenişte bulunmuyorum. Entelektüel tatmine dayanan izleme alışkanlıklarım eğitim yolumu ve bugünkü mesleğimi bulmama yardımcı oldu, minnettarım.

Sinemanın İyi Gelen Yanı

Şu son altı ayda keşfettiğim şey ise sinemanın “iyi gelen” yanı. Sinema iyileştirir, yaraları sarar. Pandeminin etkisi o kadar hızlı ve sert vurdu ki sinema üzerine düşünmek -hele ki yazmak- anlamını neredeyse tamamen yitirdi. Dünya toplumları, baskın sosyo-ekonomik düzen, kent yaşamı ve ilişki dinamiklerimiz o kadar derin çatlaklar edindi ve çöküşün kıyısına yaklaştı ki öncesinde ilgimi çekebilecek olan 80’ler New York transgressive sineması gibi alt-akımların da altlarına uzanan sinema fetişlerim soyut, yapay, manasız, işlevsiz uğraşlar gibi gelmeye başladı. Kendimi kopuk ve uzak hissettim. Belki bankacı olsam ve düşük faiz oranlarıyla asla ödenemeyeceğini bildiğim ve her seferinde ekonomik darboğaza katkı sağlayacağına emin olduğum ancak para akışının sürekliliğinin sağlanması için durmaksızın teşvik edilen ev-araba kredilerini dağıtıyor olsaydım da aynı kopuklukla yüzleşecektim, bilemiyorum. Bu kopukluğun bana vurduğu nokta ise, sinemaya karşı -her ne kadar körelmiş de olsa- ortaokul yıllarımdan beri büyüttüğüm tutkumun anlamını yitirmesi oldu. Öyle ki, sinemayı hatmetmiş olmasam dahi, film izleme eylemi yıllar içerisinde günlük rutinimin bir parçası hâline geldiği için, bu kopuşu yaşadığım anda ne yapacağımı, vaktiğimi nasıl değerlendireceğimi bilemez oldum, kayboldum.

Kendimle vakit geçiremeyip paralize olduğum birkaç haftadan sonra ise film izlemeye geri döndüm. Bu sefer sadece tüketmek için, eğlenmek için, unutmak için, kafa dağıtmak ve bir iki saatliğine sanal varlığını kabul ettiğim bir evren içerisinde kaybolmak için. Öğrendiğim ilk ders ise şuydu: İnsan ruhuna çok az şey, saçma Adam Sandler komedileri kadar iyi geliyor. Adam Sandler doğuştan yetenekli bir golfcu ve büyükannesinin evini kurtamaya çalışıyor; Adam Sandler süper bir baba ve çocuğunun en sevdiği yiyecek ketçap; Adam Sandler önce kazara zengin oluyor sonra Winona Ryder’a âşık oluyor; Adam Sandler süper manyak bir kumanda buluyor, çok iyi. Öğrendiğim ikinci ders ise, ne Dave ne James, soyadı Franco olan hiçbir oyuncunun göz kapakları tam olarak açılmıyor. Daha da önemli bir başka ders ise Kahpe Bizans dünyanın en iyi komedi filmlerinden biri.

23 Mart’ta Letterboxd üzerinden çağımızın en önemli komedi yazar/yönetmenlerinden biri olan Edgar Wright, 100 favori komedi filmini içeren bir liste yayımladı. Liste, zor zamanlarda yardımcı olmayı uman ve “sadece yaslan ve filmlerin tadını çıkar” temennisinde bulunan kısa bir önsöz ile endam etti. Yani pandemi günlerinde komedi filmlerine yönelmiş olmam bir tek benim aklıma gelen dahiyane bir fikir değil, bu duruma şaşırmıyorum. Bu süreçte beni şaşırtan ise çevremde birçok izleyicinin post-apokaliptik pandemi filmlerine yönelmiş olması. Nisan’ın başındayız, koronavirüs korkusu adeta dehşet saçıyor. Haberlerde korona, sosyal medyada korona, evde iki cümlenin birinde korona ve benim canım arkadaşlarım Sodenbergh’ün Salgın – Contagion’da pandemiyi öngördüğünü, Cuaron’un Son Umut – Children of Men’inin günümüz dehşetini çok iyi yansıttığını falan konuşuyor. Zaten her yer virüs korkusuyla çalkalanırken neden ve nasıl onca insan bir de film seçimlerinde böyle tercihlere gitti, bugün hâlâ anlamış değilim. Korkudan kaçılır ya da yüzleşilir, evet ve belki ikinci tercih kimilerine daha yapıcı geldi. Ben ise daha iki gün önce Twelve Monkeys’i izlediğimde her virüs kelimesini duyduğumda darlandım. Filmi bitirene kadar iki kere uyuyup kendime gelip devam etmek zorunda kaldım.

Kaçış iyidir. Sinema bir kaçıştır. Her film bir evren sunar ve biz izleyici olarak o ekranın/perdenin karşısına oturduğumuzda film ile konuşulmamış bir pakt imzalarız. “Seni kabul ediyorum, seni takip ediyorum, sana inanıyorum.” Filmler ise kurdukları hikâye ve onu sürdürme biçimleri ile bu paktın kendilerine düşen tarafını yerine getirebilir. Film bize kendini kabul ettirmeli, bize takip etme isteği aşılamalı, bize evrenine inanma fırsatı tanımalıdır. Böylece filmin karakterleri ile özdeşleşebilir ve filmi tam anlamıyla deneyimleyebiliriz. Pandemi sırasında pandemi filmi izlemek, günlük olarak yaşadığımız deneyimin bir benzeriyle ekran aracılığıyla yeniden özdeşleşmek anlamına geliyor. Yani yaraya tuz basmak, daha doğrusu yarayı deşip dağlayıp sonra da yeniden açmak gibi. Dolayısıyla sinemanın sunduğu kaçış, bu bağlamda kabusta kabustan uyanıp başka bir kabusun içerisine düşmeye benziyor. Tersine, kaçışın iyileştirici etkisi için var olmayana yönelinmelidir. Fantezi, arzuyu temel alarak kuruldukça hazza hizmet eder ve hiçbirimizin arzusunun başka bir salgın olduğunu düşünmüyorum. Kazara zengin olup Winona Ryder’a âşık olma olasılığımız pandeminin sıradan bir gününde bizden ne kadar uzaksa, bizi o kadar gerçekliğimizden uzaklaştırarak fanteziye yani hazza yaklaştırır.

Peki neden gündelik yaşantımıza/kültürel kodlarımıza uzak bir dram değil de komedi? Ya da neden Monty Python değil de Adam Sandler komedisi? Bu soruları sadece başka sınırlar çizerek komedinin iyileştirici yanını belirginleştirebilmek adına soruyorum. Yani ortaya attığım bir fikri başka örnekler ve düşüncelerle desteklemeye çalışıyorum, eski alışkanlıklar… Burada “saçma”nın önemine vurgu yapmak gerekiyor. Komedi türü, doğuşundan itibaren slapstick dönemden bugünün deadpan kara mizahlarına kadar, saçmanın peşinde olmuştur. Her şeyin kaçınılmaz derecede gerçek olduğu günlerde saçmaya ihtiyacımız var. Hollywood kalıplarıyla kurulmuş kolay sindirilebilen saçma ise tüm saçmalığıyla işimize yarayabilir. Sorgulatmayan saf eğlence!

Didaktikliği unutmaya, rol yapmayan bir kalemle yazmaya çalıştığım bir yazıda dahi kendimi sinema tarihinin muğlak bir yerinde, üzerine düşünmeye kuvvetimin henüz olmadığı bir günde, yarım kalmış teoriler eşliğinde komedi-saçma-hollywood anlatısını tartışmaya çalıştığım bir noktada buluyorum. İçten içe ise biliyorum ki Eylül başlarken pandeminin 6. ayında, ilişkilerimin ve ruh hâlimin karman çorman olduğu bugün, güçsüzüm. Biliyorum her şey bir süreç ve geçecek, ben ise ufak hazineler peşindeki sinema yazarlığına yakında geri döneceğim. Ancak şu an tek yapabildiğim, anlamak zorunda olmadığım Adam Sandler filmlerine bakmak, belki gülmek, ve yazarak yükümü paylaşmak.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information