Film izlemenin verdiği sanatsal keyfin yanında, izlediğimiz filmler hakkında akıl yürütmek, yönetmenin aslında ne anlatmak istediğine dair beyin jimnastiği yapmak da sinemaseverliğin ayrılmaz bir parçası. Sinema tarihindeki kimi yapımlar da bu güdüyü daha fazla tetikleyen özellikler taşıyor. Hele filmlerin kapanışlarında, yönetmenin anlattıklarına son noktayı koyduğu anlar, bu açıdan daha da cezbedici. Seyirciyi düşünmek konusunda provoke eden, zihinlerde yeni ufuklar açması muhtemel yapımlardan oluşan, açıklanması neredeyse imkânsız finaliyle zihnimizde yer eden 10 film listesini sizler için derledik.

Açıklanması Neredeyse İmkânsız Finaliyle Zihnimizde Yer Eden 10 Film

Blow-Up (1966)

Modern Avrupa sinemasının en önemli isimlerinden İtalyan yönetmen Michelangelo Antonioni, bu ilk İngilizce filminde, bir çekim esnasında tanık olduğunu düşündüğü cinayetin sırrını çözmenin peşine düşen bir fotoğrafçıyı takip ediyor. Lakin Blow-Up’ın böyle bir olay örgüsünden bekleneceği gibi, cinayeti çözme tabanlı sıradan polisiye olduğunu düşünmek büyük bir yanılgı olur. Zira Antonioni, filmin çatısını hikâyenin merkezinde bulunan fotoğrafçının sırrı çözmek adına içine düştüğü saplantı üzerine kuruyor. Buradan hareketle Blow-Up’ın bir tür sanrı filmi olduğunu da iddia edebiliriz. Fotoğraf makinesi aygıtının gösterdikleri üzerinden soyut kavramlara uzanan bir sorgulamaya girişen Blow-Up’ın finalindeki pandomimcilerin topsuz tenis maçı sekansının net bir okumasına girişmek zor olsa da filmin genel ruhuyla müthiş bir uyum yakaladığı kesin.

Solaris (1971)

Andrei Tarkovsky’nin şiirsel sinemasını bilimkurguyla harmanladığı Stanislaw Lem uyarlaması Solaris, bir uzay istasyonunda çalışan ekibin yaşadığı ruhsal ve duygusal çöküşün nedenlerini araştırmak adına oraya gönderilen bir psikoloğu takip ediyor. Fakat, uzay istasyonuna ulaşmasından bir süre sonra bu psikoloğun durumu da, oraya daha önce giden ekibin üyelerinden çok farklı olmuyor. İstasyonun yakınında bulunan Solaris gezegeninin bireylerin düşüncelerini materyalize etme özelliğine sahip olduğunun keşfedilmesiyle film, insanın doğasına ve korkularına dair çok güçlü sorgulamalara dair birçok kapı aralıyor. Hayal ve gerçeklik arasında gidip gelen Solaris, finaliyle birlikte birden fazla kez izlenmeyi kesinlikle hak eden, bilimkurgunun felsefeyle kesiştiği noktada parlayan bir cevher.

Eraserhead (1977)

David Lynch‘ın ilk uzun metrajlısı Eraserhead, Alman Dışavurumculuğu etkisinin yoğun olarak hissedildiği, gerçeküstücü bir film. Hatta filmi biraz mübalağa ederek 90 dakikalık bir kabus olarak da niteleyebiliriz. Hayali ve endüstriyel bir kentte yaşayan bir fabrika işçisinin yaşadığı varoluşsal buhrana odaklanan güçlü imajlarla karakterin yaşadığı bunalımı görselleştirmede kusursuz bir iş çıkarıyor David Lynch daha ilk filminde. İstenmeyen bir evlilikten doğan deforme ve ürkütücü bir bebek, radyatörün içinde yaşayan küçük ve gizemli bir kadın ve bir sürü halüsinasyon daha… Eraserhead’de öyle yoğun bir ruhsal karmaşa hâli hakim ki, filmdeki imgelerin ve sahnelerin hangi anlama tekabül ettiğini net bir şekilde açıklamak neredeyse imkânsız. Filmin çarpıcı finali de kesinlikle bunlardan biri.

The Shining (1980)

Her ne kadar uyarlandığı romanın yazarı Stephen King’i memnun etmese de Stanley Kubrick imzalı The Shining, sinema tarihinin en güçlü psikolojik korku filmlerden biri. Filmin merkezinde Jack Nicholson’un kusursuz bir performansla hayat verdiği Jack Torrance karakteri yer alıyor. Kendini, içine düştüğü alkol bağımlılığından kurtarmaya çalışan bir yazar olan Torrance, eşi ve oğluyla birlikte kış boyunca boş kalacak izbe bir otelle ilgilenme görevini alır. Planına göre bu otelde, yazma tutkusunun üzerine gidecek ve bu şekilde başarılı olacaktır. Fakat bu izole bölgede geçen aylar, Torrance’ın psikolojisini iyice bozacak, sonucunda da bu baba figürü hem kendi hem de ailesi için bir tehdit hâlini alacaktır. Yarattığı psikolojik korku atmosferiyle adını türün tarihine altın harflerle yazdırmış olan The Shining’in finali ise ziyadesiyle kafa karıştırıcı. Zira finalde Torrance karakterini, olayların geçtiği tarihten yaklaşık 60 yıl önce çekilmiş bir fotoğrafta söz konusu otelin bir sakini olarak ve son derece sağlıklı bir şekilde görüyoruz. Ama neden?!

A Ay (1988)

Bu listeye üzerinde yaşadığımız coğrafyada çekilmiş bir film ekleyeceksek bu kesinlikle A Ay olur. Türkiye sinemasının kilometre taşı yönetmenlerinden Reha Erdem’in ilk uzun metrajlı filmi A Ay, izleyicileri bir tür rüyavari atmosfere davet ediyor. Filmin merkezindeki Yekta isimli genç kız, fiziksel olarak eski bir konakta, soyut anlamda da geçmişin izlerinin arasında sıkışmış bir karakter olarak dikkat çekiyor. Filmin anlatısındaki bu gizemli ton, siyah-beyaz görüntülerin ve ses bandındaki deneysel diyebileceğimiz tınıların da etkisiyle iyice baskın bir hâl alıyor. Birçok edebiyat referansıyla da zenginleşen A Ay’ın belirsizlikten güç alan anlatısı finalde iyice uç noktalara taşınıyor diyebiliriz. Zira finalde sene başında kaybettiğimiz usta oyuncu Münir Özkul, bir Edip Cansever şiirini bir tirat şeklinde, hem de İtalyanca okuyordu!

1 2
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi