Zombi kavramının çıkış noktası Karayip Denizleri’nde bir ada ülkesi olan Haiti’ye dayanır. Bu kavram ile ciddi bir bağı olmasa da ilk kez 1920 yapımı Dr. Caligari’nin Muayenehanesi - The Cabinet of Dr. Caligari filmiyle beyazperdede boy gösterir, zombiler. Bu yıllarda, bu konu üzerine ilk örnekler çekilmiş olsa da zombiler, beyazperdede bir alt tür kabul edilecek kadar popüler olmayı ve saygı görmeyi George A. Romero’ya borçludur. Romero, 60’lı yılların sonunda çektiği ilk uzun metraj kurmacası Yaşayan Ölülerin Gecesi – Night of the Living Dead ile sinemaya yeni bir soluk getirir. İlk yıllarda pek de ciddiye alınmayan yürüyen ölüler önce Romero’nun filmleri aracılığıyla, ardından da türün düzenli olarak kendini yenilemesiyle hem kendine has bir hayran kitlesi hem de sinema dünyasında saygınlık kazandı. Aç Gezenler: Hayatta Kalma Güdüsüyle Hareket Eden Gerçek Karakterler Korku janrında sıklıkla gördüğümüz üzere zombi filmleri de sırtını yer yer klişelere yaslar. 2004 yapımı Zombilerin Şafağı ve 2009 yapımı Zombieland filmleri türün gerekliliklerini yerine getirirken, aynı zamanda klişeleri ile de dalga geçerek zombi filmleri arasında kendilerine epey farklı bir yer edindiler. Bu yıl ilk kez Toronto Film Festivali’nde gösterilen, Türkiye prömiyerini ise !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde gerçekleştiren Aç Gezenler, bu iki filmle benzerlikler taşıyor diyebiliriz ancak bu onun tek başına eşsiz bir film olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Filmin açılış sekansından itibaren bir gariplikler silsilesi görüyoruz. Bu noktada, bir yandan karakterlerin kıyamet sonrası oluşan şartlara alışma sürecini tamamladığını anlarken, bir diğer yandan süreç içerisinde neler yaşandığını merak ediyoruz. Bu merak duygusu, filmin tamamına yayılıyor; Robin Aubert'in ise bu konuda bir derdi olmadığı aşikâr. Aubert, yaşananların öncesine veya sonrasına değinmek yerine, sürecin kendisine; karakterlerin kurtulma çabasına odaklanıyor. Bu da meselenin kendisinden ziyade hayatta kalma psikolojisini değerlendirme imkânı sağlıyor. Bu süreç -karakterlerin hayatta kalma savaşı- beyazperdede bolca kan ve kopan vücut parçaları görmemize sebep oluyor. İlginçtir ki, Aubert’in en büyük başarısı da burada ortaya çıkıyor, Aubert tüm bu kan ve dehşet çemberinin ortasında seyircisini ürkütmek yerine eğlendirmeyi hedefliyor ve bunu da tam anlamıyla başarıyor. Bölgenin farklı yerlerinde yaşayan, her yaş grubundan, yaşam standartları farklı karakterleri bir araya getiren Aubert, tüm bu uyumsuzluklar arasından, sıra dışı bir ahenk yaratıyor. “Zombi” kelimesinin bir kez dâhi kullanılmadığı filmde benzer filmlerden alıştığımız stereotip karakterlere yer vermek yerine hayatta kalma güdüsüyle hareket eden, gerçek karakterlerle karşılaşıyoruz. Bu durum, bir süre sonra post-apokaliptik bir dünyada bir arada bulunma zorunluluğu bulunan karakterler arasında bir duygusal bağ oluşmasına sebep oluyor ve bu oluşan bağ, bir şekilde bize de geçiyor ve karakterler ile empati yapmak kolaylaşırken, “bu durumda ben kalsam ne yapardım?” sorusunu akıllara getiriyor. Robin Aubert, Aç Gezenler ile zombi filmlerini yeniden keşfetmiyor belki veya ben buldumcu bir tavra bürünmüyor lakin, türün klişelerini zekice harmanlayarak övgüyü sonuna kadar hak ediyor. Zannımca, son yıllarda çekilmiş en iyi zombi filmi Aç Gezenler. Komik, eğlenceli ve ürkütücü!  

Yazar Puanı

Puan - 85%

85%

Robin Aubert, Aç Gezenler ile zombi filmlerini yeniden keşfetmiyor belki veya ben buldumcu bir tavra bürünmüyor lakin, türün klişelerini zekice harmanlayarak övgüyü sonuna kadar hak ediyor.

Kullanıcı Puanları: 2.95 ( 1 votes)
85

Zombi kavramının çıkış noktası Karayip Denizleri’nde bir ada ülkesi olan Haiti’ye dayanır. Bu kavram ile ciddi bir bağı olmasa da ilk kez 1920 yapımı Dr. Caligari’nin Muayenehanesi – The Cabinet of Dr. Caligari filmiyle beyazperdede boy gösterir, zombiler. Bu yıllarda, bu konu üzerine ilk örnekler çekilmiş olsa da zombiler, beyazperdede bir alt tür kabul edilecek kadar popüler olmayı ve saygı görmeyi George A. Romero’ya borçludur.

Romero, 60’lı yılların sonunda çektiği ilk uzun metraj kurmacası Yaşayan Ölülerin Gecesi – Night of the Living Dead ile sinemaya yeni bir soluk getirir. İlk yıllarda pek de ciddiye alınmayan yürüyen ölüler önce Romero’nun filmleri aracılığıyla, ardından da türün düzenli olarak kendini yenilemesiyle hem kendine has bir hayran kitlesi hem de sinema dünyasında saygınlık kazandı.

Aç Gezenler: Hayatta Kalma Güdüsüyle Hareket Eden Gerçek Karakterler

Korku janrında sıklıkla gördüğümüz üzere zombi filmleri de sırtını yer yer klişelere yaslar. 2004 yapımı Zombilerin Şafağı ve 2009 yapımı Zombieland filmleri türün gerekliliklerini yerine getirirken, aynı zamanda klişeleri ile de dalga geçerek zombi filmleri arasında kendilerine epey farklı bir yer edindiler. Bu yıl ilk kez Toronto Film Festivali’nde gösterilen, Türkiye prömiyerini ise !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde gerçekleştiren Aç Gezenler, bu iki filmle benzerlikler taşıyor diyebiliriz ancak bu onun tek başına eşsiz bir film olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Filmin açılış sekansından itibaren bir gariplikler silsilesi görüyoruz. Bu noktada, bir yandan karakterlerin kıyamet sonrası oluşan şartlara alışma sürecini tamamladığını anlarken, bir diğer yandan süreç içerisinde neler yaşandığını merak ediyoruz. Bu merak duygusu, filmin tamamına yayılıyor; Robin Aubert’in ise bu konuda bir derdi olmadığı aşikâr. Aubert, yaşananların öncesine veya sonrasına değinmek yerine, sürecin kendisine; karakterlerin kurtulma çabasına odaklanıyor. Bu da meselenin kendisinden ziyade hayatta kalma psikolojisini değerlendirme imkânı sağlıyor. Bu süreç -karakterlerin hayatta kalma savaşı- beyazperdede bolca kan ve kopan vücut parçaları görmemize sebep oluyor. İlginçtir ki, Aubert’in en büyük başarısı da burada ortaya çıkıyor, Aubert tüm bu kan ve dehşet çemberinin ortasında seyircisini ürkütmek yerine eğlendirmeyi hedefliyor ve bunu da tam anlamıyla başarıyor.

Bölgenin farklı yerlerinde yaşayan, her yaş grubundan, yaşam standartları farklı karakterleri bir araya getiren Aubert, tüm bu uyumsuzluklar arasından, sıra dışı bir ahenk yaratıyor. “Zombi” kelimesinin bir kez dâhi kullanılmadığı filmde benzer filmlerden alıştığımız stereotip karakterlere yer vermek yerine hayatta kalma güdüsüyle hareket eden, gerçek karakterlerle karşılaşıyoruz. Bu durum, bir süre sonra post-apokaliptik bir dünyada bir arada bulunma zorunluluğu bulunan karakterler arasında bir duygusal bağ oluşmasına sebep oluyor ve bu oluşan bağ, bir şekilde bize de geçiyor ve karakterler ile empati yapmak kolaylaşırken, “bu durumda ben kalsam ne yapardım?” sorusunu akıllara getiriyor.

Robin Aubert, Aç Gezenler ile zombi filmlerini yeniden keşfetmiyor belki veya ben buldumcu bir tavra bürünmüyor lakin, türün klişelerini zekice harmanlayarak övgüyü sonuna kadar hak ediyor. Zannımca, son yıllarda çekilmiş en iyi zombi filmi Aç Gezenler. Komik, eğlenceli ve ürkütücü!

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi