Şimdilerde 20’li 30’lu yaşlarında olan sinemaseverlerin sıklıkla duyduğu bir cümle var: Hollywood ciddi bir krizde, artık yeni bir fikir üretemiyor. Özellikle 90’ların sonra ermesi ve “bağımsız” sinemanın da büyük stüdyoların şemsiyesinin altına girmesiyle bu durum iyice görünür hâle geldi. Lakin, sinema sohbetlerinde çokça konuşulan bu konu, pratikte pek karşılığını bulmuyor gibiydi bir süre boyunca. Ama artık Hollywood’un tükenişi iyiden iyiye ayyuka çıkmış durumda. Sürekli yeniden baştan başlatılan seriler, sonu gelmeyen devam filmleri ve spin-off‘lar, hepsinin ötesinde blockbuster kavramını tamamıyla çizgiroman uyarlamaları ve süper kahraman filmleriyle domine edilmiş durumda. Hollywood bu durumdayken, kendi kendini ödüllendirme mekanizmasına dönüşmüş olan Akademi Ödülleri ya da diğer adıyla Oscarlar, durumdan habersizmiş gibi davranmaya devam ediyordu. Ama görünen o ki, artık Akademi’nin de bu konudaki tavrı kırılmış gibi görünüyor. Zira açıklanan 91. Akademi Ödülleri’nde en çok adaylık elde eden iki filmden biri Meksika yapımı ve İspanyolca; diğeri ise Yunan bir yönetmenin çektiği İngiltere çıkışlı bir yapım.

91. Akademi Ödülleri Adaylıkları: Dünya Sinemasının Önlenemez Yükselişi

Alfonso Cuarón’un Roma‘sı ve Yorgos Lanthimos’un The Favourite’ı 10’ar adaylık elde ederek öne çıkan yapımlar. Bu adaylıkları daha da ilgi çekici kılan bir detay; iki filmin de En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Özgün Senaryo gibi çok önemli kategorilerde de aday olması. Buna ek olarak, bu iki film En İyi Yönetmen ve En İyi Görüntü Yönetimi dallarında eşlik eden bir yapım daha var, o da Polonyalı yönetmen Paweł Pawlikowski imzalı Cold War. Yani toparlayarak şöyle söyleyebiliriz ki, sinema dünyasının en çok takip edilen ödüllerine En İyi Yönetmen dalında aday olan üç sinemacı Amerika dışından.

Bu durum aslında son yıllarda Akademi’nin yapısındaki gerçekleşen değişime de bağlanabilir. Akademi’ye yeni kabul edilen ve yaşça daha genç olan üyelerin, Hollywood’un ve tabii ki Oscar’ın köhneleşmiş ve iyice sıkıcı hâle gelen geleneğinden sıyrılmak istediği hissedilebilen bir durum. Ama mevcut durumu sadece bunun üzerinden değerlendirmek de, Hollywood’un sinematik kalite olarak çöküşünü görmezden gelmek ve bunu yanında sanatsal kaygıları bir kenara koymadan filmlerini çeken ve bunları geniş kitlelere sunmayı başarabilen yönetmenlerin başarısının hakkını yemek olacaktır. Yani diyebiliriz ki, Hollywood’un boşalttığı alanlar, “iyi sinema”nın kontrolüne geçiyor olabilir. Tabii ki bu, 2018 için münferit bir durum olarak mı kalacak, yoksa süreklilik arz edecek mi, bunu zaman gösterecek. Yine de göstergelerin ikinci seçeneğe daha yakın durduğunu söyleyebiliriz. Zira sinemanın kendisi gibi, film izleme pratikleri de değişiyor. Artık sinema salonlarının karşısında Netflix gibi dijital platformlar var. Ve 10 dalda Oscar’a aday gösterilen Roma bir Netflix filmi. Bu adaylık sayısı da gösteriyor ki, Roma En İyi Film kategorisinin en büyük adaylarından biri. Ve bu ihtimal gerçekleşirse, yani bir Netflix yapımı En İyi Film Oscarı’nı kazanırsa bu sinemacıların yaratıcı isimleri nezdinde de bir dönüşüme yol açabilir. Çünkü böyle bir başarı, Netflix’in elini daha da güçlendirecek ve şirket, sinemacılara hem ekonomik hem de prestij anlamında daha geniş imkânlar sunabilecek. Bu hâli hazırda yaklaşmakta olduğunu hissettiğimiz dönüşümün daha da hızlanmasının önünü açabilecek, son derece etkili bir gelişme olabilir.

Oscar adaylıklarına Hollywood tarafından baktığımızda ise karşımıza çıkan tablo, malumun ilanı bir bakıma. Zira Black Panther’ın En İyi Film dalındaki adaylığını başka türlü açıklamak mümkün değil. İlk kez bu dalda bir süper kahraman filminin aday olması da Hollywood’un bu türden filmlere bağımlı hâle geldiğinin bir göstergesi. Diğer adaylıklarda da durum pek farklı değil. Akademi’nin pek sevdiği bir çöküş-yükseliş hikâyesi A Star Is Born; A.B.D.’nin yakında tarihinde etkili olmuş bir devlet adamı biyografisi Vice; dünyada tanınıp sevilen bir müzisyeni perdeye taşıyan Bohemian Rhapsody; mevcut konjonktürün de yardımıyla etki alanlarını genişleten BlackKklasman ve Green Book. Pek de şaşırtıcı değil.

24 Şubat’ta sahiplerini bulacak 91. Akademi Ödülleri, bahsettiğimiz sebeplerden dolayı endüstriyel sinemanın akışının etkileyebilecek gelişmelere sebep olabilir. İtiraf etmeliyim ki şahsen ben de bu yılki Oscar törenini böyle bir motivasyonla izleyeceğim. Umarım hevesimiz kursağımızda kalmaz ve sinemanın sanatsal boyutunun ödüllendirildiği, adaylıklarla yarattığı heyecanın altını doldurabilen bir Oscar yılı olur.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi