“Acını yaşa,

 Öfkeni de yaşa

 Ve seyret

 Kendini sakın bastırma

 Öyle su üste akan yaprağa bakar gibi bak

 Uzanıp onu almaya kalkışma

 Kendini suçlama, başkalarını da suçlama

 Olacak olandan kaçınamazsın

 O yüzden hiç bastırma kendini

 Baskılama

 Çünkü insan, bastırdığı duygunun esiri olur.” (1)

Dünya tarihi insanların başrolünde olduğu birçok felaket atlattı ve atlatmaya devam ediyor. Hatta bir travmayı atlatamadan bir diğerini kucaklıyoruz ve korkunç bir kaos, insanlık tarihinin en başından bu yana daimi bir döngüde tüm dünyayı esir alıyor. Siz de tüm bu acıların yoğunluğu karşısında mümkün olduğu kadar kaçıp içine kapananlardansanız bir Cahit Zarifoğlu şiirini hatırlatmak istiyorum. Baştan söyleyeyim, bu yazının hiçbir sınır çizgisi yok. Tıpkı yeryüzü, doğa ana, bastığımız toprak, içimize çektiğimiz hava kadar bu yazı da hepimizin.

Şimdi zaman tünelinde 8 Mart 1857’de duruyorum. New York’ta, 40.000 dokuma işçisinden biriyim. Sadece çalışma koşullarımın daha iyi olmasını istiyorum ve bir tekstil fabrikasında başlayan bu grevin bir parçasıyım. Polis işçilere saldırıyor, tüm arkadaşlarıma ve bana. Barikatların kurulduğunu görüyorum. O da ne, bir grup polis bizi fabrikanın içine sürüklüyor. İçerideyim, sıkıştım ve nefes alamıyorum. Terliyorum çünkü duvarlar ısınmaya başlıyor. Ve o ilk çığlık. Öleceğimi anlıyorum. Çığlıklar yükseliyor ve bir süre sonra korkmayı bırakıp teslim oluyorum. Öldüm.

Adımı artık hatırlamıyorum. Ama birileri hikâyemi anlatmaya başladı ve ilk cemre toprağa her düştüğünde, tıpkı yeryüzünde bir çiçeğin tomurcuk açması gibi, tekrar aranıza katılıyorum. Şimdi söyleyin bana, beni öldürenlerden daha çok bir ölü müyüm?

Bir Süfrajetin Hikâyesi

Yine bir zaman tüneli… 20. yüzyılın başlarında ve İngiltere’deyim. Havada ılık bir esinti var ve sokakta yürüyorum. Bu korseyi kim icat etti Allah aşkına? Canım yanıyor, adımlarımı yavaşlatıyorum ve bir sigara yakıyorum. İnsanlar bana bakıyor. Bir adam bana doğru yürüyor ve çevik bir hareketle sigaramı alıp kırıyor. Herkese açık alanda sigara içemeyişim üzerine onlarca zırva… Korse canımı yakmaya devam ediyor ama hızlı adımlarla uzaklaşıyorum. Alelade bir sokağı dönüyorum ve o da ne, her yaştan ve her sınıftan yüzlerce kadının arasına karışıyorum. “Votes for Women” pankartları arasında kendimi “Kadınlar için oy hakkı!” diye bağırırken buluyorum. Polis de burada ve benim gibi birini tutup götürmeye çalıştıklarını görüyorum. Avazım çıkana kadar bağırıyorum çünkü beni duymak zorundalar.

Duyuyorlar. Onlarca pasif direniş, kamu toplantılarını bölme, açlık grevleri ve asla unutamayacağım ve dünya döndükçe anlatacağım bazı ölümler… Yumuyorum gözlerimi ve herkes orada. Yıldızların arasında bir yıldız, hem de en ufacıklarından. Mavi kadifede bir yaldız zerresi yani bu, koskocaman dünyamız. (2)

Ve bir gün benim de hikâyemi anlatıyorlar işte. Sarah, Abi, Carey, Helena, Brendan, Anne-Maria, Meryl… (3) Tüm bu kadınlar benim hikâyemi anlatıyor şimdi.

Bir Direnişin Büyüme Hikâyesi

Yıl 2015, Mezopotamya. Yazın ilk günleri, güneş yerinde ve ben bir kalabalığın içindeyim. Bir şairin şiiri türkü oluvermiş, eşlik ediyorum ben de. Haziran’da ölmenin zorluğu düşüveriyor aniden aklıma. (4) Düşünüyorum. Dolaşıyorum avare, eteğim değiyor insan etine, hissediyorum. Ne hoş bir his, ah. İnsanlarla konuşuyorum, insanları dinliyorum. O da ne, hepsi birer uğultu şimdi. Neler oluyor? Neden yerdeyim? Biraz da acım var. Gözlerimi açmakta zorlanıyorum. Keskin bir kan kokusu var havada. Neler oluyor, biri bir şey söylesin…

Bugün, akıl sağlığımı düşünerek felaket haberleriyle yüzleşmekten her gün kaçmaya çalışan bir kadın olarak, dünya barışı hayalini paylaştığım Lisa Çalan’ın hikayesini ulaşabildiğim herkese anlatmak istiyorum.

Agos gazetesinin haberine göre; tarih 5 Haziran 2015, yer Diyarbakır İstasyon Meydanı, saat 18:00 suları. 7 Haziran seçimleri öncesi aday partilerden biri oldukça kalabalık bir miting düzenliyor. Lisa, kalabalığı yarıp bir çay tezgahının yanında duruyor ve o esnada tezgah patlıyor. Beş kişinin hayatını kaybettiği patlamada yüzlerce insan yaralanıyor. Onlardan biri de Lisa Çalan oluyor ve iki bacağını kaybediyor. 11 çocuklu bir ailenin sekizinci çocuğu olarak dünyaya gelen Lisa, 29 yaşında tutkulu bir sinemacı. Aram Tigran Konservatuarı’nda sinema okumuş ve Diyarbakır’daki Ortadoğu Sinema Akademisi’nde görev almış. Dağların Dili, Gizli, Defter, Nusaybin’in Rengi, Sokağın Sesi gibi kısa filmlerinin yanı sıra birçok uzun metraj ve dizi projesinde senarist, sanat yönetmeni, oyunculuk ve yönetmenlik yapmış.

Ve asıl konu, bugünün farkındalığını benim için biraz daha artıran şey bir sabah uyandığımda karşıma çıkan bu fotoğraf oldu.

lisa-calan-filmloverss

İşte bir direnişin büyüdüğü ve zamanda asılı kalmadığı o yerdeyim. Bu fotoğrafın hikayesini merak ettim. Çünkü protez bacaklarıyla kendinden emin ve çok güzel gülümseyen bir kadın bana bakıyordu. Onun hikayesini öğrendim.

Hatırlarsanız, 13. Filmmor Festivali Diyarbakır’da düzenlenmişti. 120 kadın sinemacı ortak akılla bir araya geliyor ve Ortadoğu Sinema Akademisi’yle birlikte bir dayanışma ağı oluşturup bağış kampanyası başlatıyor. Lisa bu süreçte, Hollywood’dan Avrupa’ya kadar dünyanın her yerindeki sinemacı kadınlardan yüzlerce mektup alıyor. Almanya’da devam eden tedavi sürecinin ilk aşaması bu kampanyayla birlikte doğuyor ve direniş büyüyor. Şimdi dönüp fotoğrafa tekrar bakma zamanı.

Kutlu bir zaferin en güzel imajlarından biri bu fotoğraf benim için artık. Toplumsal hafızanın yok edilmeye çalışıldığı, travmalarımızın üstünü kapatan her bir dinamiğe karşı verilmiş en güzel cevaplardan bir tanesi: “Yürüyerek onlara en ağır cezayı verdim.”

Çalan’ın mücadelesi, hayata ve kaosla sürüklenen dünyaya karşı kazanmış olduğu bu mücadelede sürdürülebilirliğini koruyor. Protez bacaklarına kavuşan genç kadın, yaşadığı travmanın etkilerini taşıyan bir senaryo üzerinde çalıştığını müjdeleyerek direnişini sanatta ve sinemada var etmeye devam ediyor.

Bu yaşam dolu gülümseme hepimize ışık olsun…

(1) Cahit Zarifoğlu – İnsan Bastırdığı Duygunun Esiri Olur

(2) Nazım Hikmet Ran – Yaşamaya Dair

(3) 2015 yapımı Suffragette filminde yer alan sinemacı kadınlar

(4) Hasan Hüseyin Korkmazgil – Haziran’da Ölmek Zor (Orhan Kemal’in güzel anısına)

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi