And Then We Danced – Da cven vicekvet

Gürcü yönetmen Levan Akin’in Gürcistan, İsveç ve Fransa orak yapımı olan uzun metrajı, kimliğini keşfetme arayışında olan Merab’ın yer yer eğlenceli, yer yer ise hüzünlü hikâyesini konu alıyor. İçerik olarak, akla kısa süre önce gönüllerimizi feth eden bir başka aşk hikâyesi olan Beni Adınla Çağır – Call Me By Your Name’i getiren And Then We Danced aşk ve büyüme üzerine etkileyici bir film.

Kısaca, Whiplash ve Call Me By Your Name karışımı diyebiliriz And Then We Danced için. Merab hırslı bir karakter. Dans, sadece tutkuyla bağlı olduğu bir hobi değil onun için, sıkışıp kaldığı hayatından bir kaçış aynı zamanda. En iyisi olmak ve kendisini ispatlamak istiyor. Dans; yaşadığı yerden kurtulmak, garsonluk yapmak zorunda kalmamak ve daha güzel bir hayata sahip olmak için bir araç. Günün birinde, bu konudaki motivasyonunu zedeleyecek bir isim katılıyor dans grubuna. Önceleri, rakibi olarak gördüğü Irakli’ye karşı farklı duygular hissetmeye başlayan Merab, bu duygular aracılığıyla kendini ve bedenini keşfetmeye başlıyor.

Merab, Gürcistan’la özdeşleşen, geleneksel bir dansı icra ediyor. Bu sebeple, hocasından düzenli olarak “Erkeksi ol!”, “Bu dans, bizim geleneklerimizi yansıtıyor.” şeklinde uyarılar alıyor. Merab’ın başkaldırısı ne yalnızca kendisine ne de yalnızca hocasına; onun bu başkaldırısı muhafazakâr Gürcistan toplumunun tamamına. Muazzam oyunculuk performansları, Merab ve abisinin arasındaki diyalog ve yıllarca akıllardan çıkmayacak finaliyle sinema tarihine adını yazdıracak bir film And Then We Danced.

Engin Ertan’ın Twitter hesabında paylaştığı gibi, filmin içeriğine baktığımız zaman Gürcistan’ın bu filme sahip çıkması mümkün gözükmüyor ancak İsveç’in bu topa girmesi filmi ödül sezonuna taşıyabilir diye düşünüyorum. Bu olmasa bile, sene boyunca konuşulacağı aşikâr.

90/100

Pain and Glory – Dolor y gloria

Cannes’dan, yıllar sonra tam anlamıyla bir Pedro Almodóvar filmiyle karşı karşıya olduğumuzu müjdeliyoruz.

Kendi hayatının kapılarını, sineması aracılığıyla bizlere açan Almodóvar, kendisini auteur olarak tanımladığımız her detayın içerisinde, içsel bir yolculuğa çıkıyor, bu yolculuk ziyadesiyle hepimize kendi hayatlarımızı sorgulatıyor. Bir sanatçının üretim sürecini, kendi hayatındaki birtakım detaylarla birleştirerek çarpıcı bir anlatı sunan İspanyol auteur, aynı zamanda farklı duygulara sürüklüyor bizleri. Çok melankolik bir film olmasına rağmen ağlatmak ya da ajitasyona kaçmak derdinde de değil asla; son derece tadında. Antonio Banderas ve aynı karakterin çocukluğunu canlandıran Asier Flores’in performansını izlemek son derece keyifli. Filmin final bölümü ise ayrıca şahane. Bu yılki jüriyi hatırlayacak ve festival çevresindeki yorumlara bakacak olduğumuzda Altın Palmiye’nin sürpriz sayılmayacağını, hatta hak edilmiş bir ödül olacağını söyleyebiliriz. 

80 / 100

Little Joe

Avusturyalı yönetmen Jessica Hausner, Belirli Bir Bakış’ta yarıştığı filmleri Lovely Rita (2001), Hotel (2004) ve Amour fou (2014)’nun ardından bu kez devler ligine yükselerek, son filmi Little Joe ile Altın Palmiye için Ana Yarışma’da boy gösteriyor. 

Little Joe, çok nahif bir amaç için geliştirilmiş -insanları mutlu etmek- bir çiçektir. Fakat, insan eli değen her canlıda olduğu gibi, işler beklendiği gibi gitmiyor ve hayat bir şekilde yolunu buluyor. Little Joe, üretim amacının dışına çıkarak, insanlık açısından geri dönüşü olmayacak sonuçlar doğurabilecek bir çiçeğe dönüşüyor. Hausner, şu soruyu sormamızı istiyor; “Tek yapabildiği insanları mutlu etmek olan bir çiçek ne kadar tehlikeli olabilir ki?”

Little Joe bir korku filmi değil elbet, ancak korku janrıyla flört eden bir komedi. Hausner’in, kağıt üzerinde yapmak istediğini izlemek için heyecandan çıldırabilirim ancak beyazperdede izlediğimiz için aynı heyecanı paylaşmak mümkün değil. Ses tasarımından, rejisine kadar her detayı yerli yerinde olan filmin senaryosu ise son derece zayıf. Durum böyle olunca, filmin ilk bölümünü Hausner’in daha önce birçok defa şahit olduğumuz yeteneklerini sergilemesini beklerken geçiyor, son bölüme gelindiğinde ise bunun gerçekleşmeyeceğini çoktan anlamış hâlde buluyoruz kendimizi.

45 / 100

Bugün Neler İzleyeceğim?

Lux Æterna

Lux Æterna

Gaspar Noé

Yarışma Dışı

İki aktris, Béatrice Dalle ve Charlotte Gainsbourg, bir film setinde cadılar hakkında hikâyeler anlatıyorlar, ama Lux Æterna sadece bundan ibaret değil. Noé’nin yeni filmi aynı zamanda sinema, film sevgisi ve setlerdeki sinir harpleri üzerine bir essay.

La Gomera

Ana Yarışma

Corneliu Porumboiu

Bir polis memuru, Kanarya Adaları arasında yer alan Gomera’da yozlaşmış bir iş adamını hapishaneden kurtarmaya niyetlidir. Ancak bunu başarabilmesi için önce oranın dilini öğrenmesini gerekmektedir. Ancak tıslama, tükürme ve ıslık çalma içeren bu yerel dili öğrenmek polis memurunun tahmin ettiğinden çok daha zor olacaktır.

Portrait de la Jeune Fille en Feu

Ana Yarışma

Céline Sciamma

1760 yılında izole bir adada geçen film, manastırdan yeni ayrılan Héloïse’in düğün portresini yapması için görevlendirilen Marianne’in hikâyesini anlatıyor. Marianne’in gönülsüzce evlenmek üzere olan Héloïse’in portresini onun haberi olmadan yapması gerekiyor. Marianne de çareyi gündüzleri genç kadını izleyip, akşamları portresini yapmakta buluyor. Héloïse özgür bir kadın olarak son günlerini yaşarken, bu iki kadın arasında beklenmedik bir yakınlık ve çekim doğuyor.

A Hidden Life

Ana Yarışma

Terrence Malick

Gerçek bir hayat hikâyesinden uyarlanan A Hidden Life, vicdani retçi olarak II. Dünya Savaşı sırasında Naziler için savaşmayı reddeden Franz Jägerstätter’in verdiği mücadeleye odaklanıyor. Vatana ihanet suçundan idam cezasına çarptırılması gündemde olan Avusturyalı çiftçi, bu tehdit karşısında ideallerini savunmak için inancından ve ailesine olan sevgisinden güç alıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi