Siberia

Kötü Polis – Bad Lieutenant, Cenaze Töreni – The Funeral gibi filmleriyle tanıdığımız ve 2014 yapımı Pasolini’yle, İtalyan yönetmenin hayatının son gününü kendine has bir bakış açısıyla anlatan ABD’li yönetmen Abel Ferrara, Berlin’de dünya prömiyerini yapan yeni filmi Siberia’da bugüne kadarki en riskli anlatı denemelerinden birine imza atıyor. Ama bunun çok iyi sonuç verdiğini söyleyemeyeceğimiz gibi, perdede olup bitenlerin yönetmenin kariyerinin gidişatıyla ilgili de, sinemaya dair duygu durumuyla ilgili de olumlu sinyaller vermediğini belirtmekte yarar var. Siberia, sorumluluklarından kaçmak suretiyle dünyanın uzak köşelerinden birine yerleşen Clint adlı bir karakteri yerleştiriyor merkezine ve onun zihninde izleyiciyi türlü soyutlamalara gebe bir yolculuğa çıkarıyor. İzleyiciyi karakterin zihninde gezintiye çıkarmak isteyen Ferrara, grotesk imgelerle ve zamanı, mekânı eğip büken kâbusvari bir kurguyla oluşturmak istiyor anlatısını. Ancak bu anlatı bir türlü ritmini bulamadığı gibi, yönetmen erkek karakterin kibrine kendisini öylesine kaptırıyor ki, görünürde giderek daha da sertleşen imgeler gücünü, anlatmak istediği hikâye hikâye olma özelliğini, film de anlamını yitiriyor. Willem Dafoe’nun canlandırdığı Clint, dünyanın çeşitli yerlerinde “yeni bir mekân, yeni bir geçmiş travmayla ve kâbusla yüzleşme şöleni” yaşayadursun, film vadettiği büyük yüzleşmelerin kofluğuyla sınanıyor ve çalakalem yazılmış hissi veren diyaloglarındaki büyük büyük lafların altında eziliyor ne yazık ki. Bununla birlikte filmi, Ferrara’nın anlatıya dâhil ettiği kimi imgeler ve tarihi referanslar üzerinden önemseyenler ve savunanlar olduğunu da söyleyelim.

35 / 100

Never Rarely Sometimes Always

2013 yapımı It Felt Like Love ve 2017 yapımı Beach Rats’le, Sundance Film Festivali başta olmak üzere tüm dünyada hatırı sayılır bir heyecanla karşılanan yönetmen Eliza Hittman, son filmi Never Rarely Sometimes Always’te de taze, güçlü anlatım tarzını koruyor. Berlin Film Festivali’nde gösterilmeden önce Sundance’te gösterilen ve dünya prömiyeri kaidesini kıran bir istisna olarak Berlinale’ye de seçilen film, Pennsylvania’nın bir kasabasında yaşayan, 17 yaşlarındaki Autumn ve Skylar adlı iki genç kızın öyküsüne odaklanıyor. Yoksul bir aileden gelen Autumn, alkolik babası ve aileyi ayakta tutmaya çalışan annesinin üzerindeki yükü almak için süpermarkette çalışan, içine kapanık bir karakter olarak çıkıyor karşımıza önce. Filmin müthiş açılış sahnesinde okul müsameresinde şarkı söyleyen Autumn’un, okulun erkeklerince akran zorbalığına maruz kaldığını da görüyoruz. Film, Autumn’un hamile olduğunu keşfetmesiyle önemli bir viraj alıyor. Çünkü bebeğini doğurmak istemeyen Autmun’a devlet hiçbir şekilde yardımcı olmuyor. Eyalet yasalarının daha esnek olduğu New York’a gitmesi gereken Autmun’a, aşağı yukarı benzer sorunlarla uğraşan kuzeni Skylar destek oluyor bir tek. İkili ailelerine haber vermeden, güç bela para bulup New York’a gidiyorlar. Film boyunca Autumn ve Skylar’ın bu kürtaj sürecinde yaşadığı can yakıcı olaylara, Eliza Hittman’ın gerçekçi çerçeveleri, grenli aktüel görüntüleriyle şahitlik ediyoruz. Yer yer geçtiğimiz yılın hit dizisi Unbelievable’ı anımsatan, sistemin ve erkek egemen kültürün genç kadınlara nasıl bir psikolojik şiddet uyguladığının altını kalın biçimde çizen bir film Never Rarely Sometimes Always. Filmin ismini aldığı sahneyse uzun süre akıllardan çıkmayacak kadar etkili. Filmde Autumn’u canlandıran Sidney Flanigan ve Skylar’ı canlandıran Talia Ryder’sa nefis performanslarıyla yılın öne çıkacak isimleri olmaya şimdiden adaylar.

70 / 100

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information