All the Dead Ones – Todos os Mortos

Soares ailesi, 1899 yılında yani Brezilya’da köleliğin son bulmasından 11 yıl sonra, hizmetkârları Josefina’nın ölümünün ardından, yardım almadan ayakta kalmaya çalışıyor. Eve geldiğinde ayaklarını yıkayacak birinin olmayacağı gerçeğiyle yaşamakta zorlanan Isabel hayatta kalabilmekle, evin nevrotik kızı Ana ise kölelik yaptırılan insanların hayaletlerini gördüğünü iddia ettiği sanrılarıyla uğraşıyor. Kahve tarlalarını kaybeden burjuva aile, geçici olarak geldiklerini düşündükleri Sao Paulo’ya uyum sağlamaya çalışıyor. Yaşadıkları değişim sonrasında rahibe olmaya karar veren Maria, bir noktada babasıyla görüşmek için sahip oldukları eski topraklara gidiyor. Fakat iyi haberler yerine, eski köleleri Ina ile Ana’yı sakinleştirmek adına bir anlaşma yaparak dönüyor. Brezilya’nın şimdiki politik iklimine de göndermelerde bulunan film, kadın karakterleri merkezine oturtuyor. Bütün karakterler aslında kendilerinden daha büyük fikirleri simgeliyor. Caetano Gotardo ve Marco Dutra’nın birlikte yönettiği film, kriz hâlindeki aileyi, bölümlere ayrılan hikâyesinde durağan bir biçimde anlatıyor. Isabel, yaşadıkları değişimi kabul etmeyi reddederken Ana, sömürgeci kültürün bir parçası olmanın vicdan azabını gördüğünü düşündüğü ruhlarla çekiyor. Maria ise yaşadığı değişimi dine yönelerek atlatmaya çalışıyor. Film, sömürgecilik, ırkçılık ve sınıf farkları gibi önemli toplumsal konuları, karakterlerinde ve hikâyesinde barındırdığı metaforların yumuşak fakat akıllıca kullanımıyla ele alıyor. Soares ailesi kadınlarının yaşadığı değişimi evlerinden çıkmadan anlatırken, Sao Paulo’nun geçirdiği evrimi de Helene Louvart imzalı sinematografi yardımıyla ve dışarıdan gelen müziklerle eve yavaşça sızdırıyor. Fakat zaman içerisinde yaşanan değişime rağmen insanların geri kafalılığının çarpıcılığını, özellikle finalinde olduğu gibi, korumayı ihmal etmiyor. All the Dead Ones, geçmişe ve bugüne dair önemli konulara, aile dramı ve karaktere sindirdiği simgeleri içeren absürd komediyle süslenmiş hikâyesinde, metaforların yaratıcı kullanımı üzerinden değiniyor. Film, karakterlerini simgeledikleri fikirlerden öte derinleştiremiyor ve hızını her zaman yüksek tutamıyor, ancak hiç vazgeçmediği politik tutumuyla ve bahsetmek istediklerini aktarırken adımlarını akıllıca tasarlayarak, izleyicisine güvenip ciddiye alarak festivalin ana yarışmasında öne çıkıyor.

70 / 100

Pinocchio

Hayat Güzeldir – La vita è bella filmiyle 1999 yılında Oscar’a layık görülen Roberto Benigni, 2002 yılında hepimizin çocukluğunda yer edinen gerçek bir çocuk olma hayalleri kuran kukla Pinocchio’nun hikâyesini yönetmenliğini ve başrolünü üstlenerek izleyiciyle buluşturmuştu. Beklentileri karşılayamayan filmden sonra Benigni bu kez, Matteo Garrone’nin anlatımında aynı hikâyeye Geppetto olarak dâhil oluyor. Film, Carlo Collodi’nin orijinal metnine sadık kalıyor, ancak hikâyenin dünyası için daha karanlık bir atmosfer oluşturuyor. Yoksulluk içerisinde, yalnız başına yaşayan marangoz Geppetto, Pinocchio’yu yaptığında ise bir bakıma baba oluyor ve hayatı yepyeni bir anlam kazanıyor. Oğluna okumayı öğrenmesi için kitap alabilmek uğruna sırtındaki ceketten bir fedakârlık etse de Pinocchio, babasıyla beraber yaşadıkları küçük çaplı hayattan diğer kuklaları ve dünyayı merak ederek ayrılıyor. Ardından babası Gepetto’yu tekrar bulana kadar kendisine ders olacak çeşitli serüvenler yaşıyor. Genellikle, Pinocchio ve serüvenlerine ağırlık veren filmde Gepetto’yu neredeyse sadece ilk ve son kısımda görme şansı buluyoruz. Bu durum, Pinocchio ve Gepetto arasındaki bağın yeteri kadar güçlü kurulamamasına yol açıyor. Hatta Pinocchio, Gepetto’nun tüm çabasına rağmen kendi bildiğini okuyan ve fevri çıkışları olan bir çocuk olarak yansıtılıyor ve bağ kurulması zor bir hâl alıyor. Film, ana karakterinin hepimizin çok iyi bildiği yalan söylediğinde burnunun uzama özelliği üzerine çok fazla gitmeyerek hikâyeyi klişeleşmekten uzak tutuyor. Ancak, aynı zamanda, Pinocchio’nun “gerçek bir çocuk” olma hayalini de büyük ölçüde bir kenara bırakıyor. Bu tavır, yaşananların seyirci üzerinde yarattığı dramatik etkiyi azaltıyor. Bu klasikleşmiş masalı Nikolai Brüel’in sinematografisi ve Mark Coulier’ın makyaj teknikleri yardımıyla, daha gerçekçi bir dünyada, daha büyük yaştaki kitleye de hitap ederek anlatıyor ama hikâyeyi güncellerken Gepetto ve Pinocchio arasındaki bağı zayıflatıyor. Serüvenlerle dolu film, Pinocchio’nun antipatik özelliklerini daha belirgin kılıyor ve dolayısıyla, hikâyenin duygusal iklimine dair önemli etkenleri yitiriyor. Garrone’nin görsel anlamda farklı ve gerçekçi bir deneyim sunan versiyonundan sonra, Guillermo del Toro’nun Pinocchio’sunu da beklemeye devam ediyoruz.

60 / 100

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information