68. Berlin Film Festivali günlüklerinde bugün yarışma bölümünden Cédric Kahn’ın son filmi La priere ve Eva, Panaroma’dan ise L’ Animale var. Hatırlatalım, daha fazla film izliyor olsak da ambargolar sebebiyle parça parça yazmaya gayret ediyoruz. 

La priere

la-priere-filmloverss

2001’de Roberto Succo ile Cannes’da Altın Palmiye, 2004’de ise bu kez Feux rouges ile Berlin’de Altın Ayı için yarışan Cédric Kahn son filmi ile yine Berlin’e dönüyor; 22 yaşındaki esrar bağımlısı Thomas’ın inanç ve dostluk çerçevesinde değişen yörüngesiz hayatını anlattığı La priere ile Altın Ayı için yarışıyor.

Filmin konusundan bahsedecek olursak; Thomas, erken yaşta esrar kullanmaya başlar ve bu bağımlılık hayatını mahveder. Katolik bir rahip tarafından finanse edilen ve bağımlılıklardan kurtulmak üzere farklı ülkelerden gelen gençlerin bu bir nevi terapi gördükleri bir dağ evine yerleşen Thomas, burada hem bağımlılıklarından kurtulmak için savaş verir hem de Tanrı’yı keşfedeceği bir yolculuğa çıkar.

Filmin senaryosunu kaleme alan Cédric Kahn, Fanny Burdino ve Samuel Doux karakterin öncesi hakkında seyirciye bizlere hiçbir şey sunmuyor. Karakterin, geçmişinin film boyunca irdelenmemiş olmaması, bu Katolik grubun kendilerine sığınan kişileri koşulsuz ve şartsız sahiplendiğinin en önemli kanıtı. Bu noktada daha önce dua ettiğini biliyor olsak da Thomas’ın yolu belki de ilk kez Tanrı ile kesişiyor. Nasıl ve ne şartlarda büyüdüğünü bilmediğimiz bir çocuğun Tanrı ile ilişkisini sorgulayan filmde Thomas’ın hem aile hem de din kavramı üzerine ilk kez düşündüğünü görüyoruz. Bu noktada hem sevgiye hem de bir şeylere sığınmaya ne kadar muhtaç olduğumuzu tekrar anlıyoruz. Konusu itibariyle, ele aldığı fikri dayatmak yerine objektif kalmayı başaran Kahn ise bana göre zoru başarıyor. (Utku Ögetürk)

L’ Animale

lanimale-filmloverss

68. Berlin Film Festivali’nin Panaroma Special bölümünde gösterilen ve özellikle konusuyla dikkatleri çeken L’ Animale, Avusturyalı yönetmen Katharina Mueckstein’ın ikinci uzun metraj filmi. Tıpkı ilk filmi Talea’da olduğu gibi L’ Animale’de de kimlik keşfi, kendini bulma ve özgürleşme problematiğini merkezine alan Mueckstein, üniversiteye geçiş sürecinde olan protagonisti Mati’nin kendini ve kimliğini keşfetmesi bağlamında hayatındaki en büyük kırılma noktalarından birini ekrana taşıyor. Mati ile aynı zamanda Mati’nin anne ve babasını da kendi hayatlarındaki gerçeklerle yüzleşmeye ve kendilerini bulmaya davet eden Mueckstein; kişisel ya da toplumsal sebeplerle bastırılan arzu ve tutkuları adım adım gün yüzüne çıkarararak hayatımıza yön veren zıt güçler arasındaki savaştan kimin galip geleceğini irdeliyor.

Dört kişilik bir motocross grubundaki tek kadın olan Mati’nin, hayatına yeni giren Carla vesilesiyle kişisel farkındalığı artmaya başladıkça kendini anlamlandırma ve tanıma sürecinde onu baskılayan ve “erilleştiren” grup arkadaşlarıyla da çatışmalar yaşamaya başlaması akabinde gelişen olayları ekrana taşıyan L’ Animale’de, Mueckstein’ın bir ailenin tüm bireylerini kendi hayatları içinde önemli bir sınava tabi tutarken film diliyle anlam yaratma konusunda da oldukça stilistik ve estetik tercihlerde bulunduğuna şahit oluyoruz. Nitekim kendilerini arama sürecinde olan karakterlerini, filmin ilk yarısında, basık kadrajlar içinde vererek kapana kısılmış yaşamlarını ve sıkışmışlıklarını betimlerken zaman geçtikçe kadrajlar da genişlemeye başlıyor. Gerçek ve sahte kimlik ikilemi üzerinden toplumun bakışıyla kendi gerçekliğimiz arasındaki çatışmayı ince ince işleyerek dostluk, aşk ve cinsellik üzerine önemli çıkarımlarda bulunan L’ Animale; hem sinematografisi hem anlatısı hem de yer yer Nicholas Winding Refn tarzı stilistik renk kullanımı ve synthesizer müzik tercihleriyle de ilgi uyandırmayı başarıyor.

Eva

eva-filmloverss

Fransız yönetmen Benoît Jacquot’nin son filmi Eva, Berlin Film Festivali’nin bu yılki yarışma seçkisinin şu ana dek izlediğimiz filmleri arasında en kötüsü dersek eminim abartmış olmayız. Ozonvari bir anlatım biçimine öykünen ve yer yer bir yazarın, yazdıklarını okuduğumuzu düşündüren yer yer ise erotizm ile gerilimi artırmayı hedefleyen Benoît Jacquot’nin Eva’sı, neresinden tutarsak tutalım elimizde kalıyor. Senaryo matematiği olmayan, yer yer dinamik çokça enteresan kamera hareketleriyle kendini küçük düşüren yönetmenin, James Hadley Chase’in romanından uyarladığı filmde ne anlatmak istediğini kendinin dâhi bildiğini düşünmüyorum. Hem biçim hem de içerik açısından bu kadar yerlerde sürünen bir film, sanırım uzun zamandır izlememiştim diyebilirim. (Utku Ögetürk)

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi