68. Berlin Film Festivali günlüklerinde bugün Alman yönetmen Christian Petzold imzalı ana yarışma filmi Transit, yine Altın Ayı için ana yarışmada yarışan Zellner Kardeşler’in son filmi Damsel, Berlinale Special bölümünden yönetmen koltuğunda usta aktör Rupert Everett’in yer aldığı bir Oscar Wilde biyografisi The Happy Prince ve Panorama bölümünün öne çıkan iddialı belgesel yapımlarından biri olan Brezilyalı yönetmen Karim Aïnouz imzalı Central Airport THF filmleri hakkındaki görüşlerimizi bulabilirsiniz.

Transittransit-filmloverss

2012 yılında Berlinale’in Ana Yarışması’nda yarışan filmi Barbara ile en iyi yönetmen ödülünün sahibi olan Almanya’nın son zamanlarda en dikkat çeken yönetmenlerinden Christian Petzold imzalı Transit; her dakikası hatta her bir saniyesiyle ilmek ilmek işlenmiş çok özel bir film. Anlatısı ve görsel anlatım biçimiyle son zamanların en naif filmlerinden birine imza atan Petzold’un auteur kumaşını tam anlamıyla yansıtan Transit, 68. Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı için yarışan filmler arasında en iddialı yapımlardan biri olduğunu da kanıtlıyor.

Anna Seghers’in sürgünde yazdığı romanından beyazperdeye uyarlanan Transit; geçmişin mültecileri ile bugünün mültecilerini aynı düzlemde kesiştirip onları birbirleriyle tanıştırarak ve geçmiş, şimdi ve geleceği birbiri içinde eriterek tüm karakterlerini ve onların hikayelerini sonsuza uzayan bir transit hat üzerinde birleştiriyor. Avrupa’dan Orta Doğu’ya, Afrika’dan Amerika’ya bir zamanlar mülteci statüsünde bulunan her bireyin ayrı ayrı hikayesini adım adım birbiri içine geçirerek hayatları kesiştiren  Petzold kamerasıyla, adeta hem insanlık tarihi hem de direkt tarih olgusu üzerine çok katmanlı bir incelemeye girişiyor. Anlatıda öne çıkan tren rayları, alabildiğine uzayan köprü korkulukları ve yollar gibi film diline büyük anlamlar katan metaforlarını bile kör göze parmak olmaktan tümüyle uzak bir naiflikte konumlandıran Petzold, bazı noktalarda 2003 yapımı Christoffer Boe imzalı Reconstruction’ı akıllara getirirken ondan çok daha güçlü ve izlerken hayran olacağınız bir başyapıta imza atıyor!

Damseldamsel-2-filmloverss

Dünya prömiyerini Sundance’ta yapan Kumiko, the Treasure hunter (2014) ile adlarından söz ettiren ve bir hayli seveni olan Zellner kardeşlerin western türündeki yeni filmi Damsel, türün klişeleri ile dalga geçmeyi hedefleyen bir anlatı üzerine kurulu. Samuel’in (Robert Pattinson) kaçırıldığını düşündüğü sevgilisi Penelope’yi (Mia Wasikowska) aramak için Henry (David Zellner) ile çıktığı yolculuğu konu alan film, türün klişeleri ile dalga geçmeyi hedeflerken daha önce defalarca izlediğimiz western parodilerinin bir tekrar olmaktan kurtulamıyor; kısacası bir kaz daha batı cephesinde yeni bir şey yok diyebiliriz.

Aslında, açılış sekansındaki diyalog ile heyecanlandırmayı başarıyor Damsel. Rahip ile Henry arasındaki diyalog, Zellner kardeşlerin film boyunca “çok zekice bir şey yazdık” tavrının hakkını veren tek sahne diyebiliriz. Bundan sonrası, komik olmaya çalışırken yönetmenlerin kendilerini küçük düşüren parodiler silsilesinden fazlası değil…

Oyuncu performansları açısından oldukça başarılı olan filmde özellikle, Robert Pattinson ile Mia Wasikowska’nın etkileyici performansları –her zamanki gibi- senaryonun vasatlığı sebebiyle harcanıyor olsa da The Octopus Project’in müzikleri ile birlikte filmin izlenilebilir kılmasını sağlayan birkaç detaydan biri. (Utku Ögetürk)

The Happy PrinceThe Happy Prince - Still 1

My Best Friend’s Wedding ve An Ideal Husband gibi romantik komedi türündeki klasikleşen filmlerde karşımıza çıkan İngiliz oyuncu Rupert Everett’in ilk yönetmenlik denemesi olan The Happy Prince; edebiyat tarihinin efsane figürlerinden biri olan Oscar Wilde’ın hayatının son dönemlerini ekrana taşıyor. Fakat, filmin yönetmenliğini üstlenmesinin yanı sıra senaryosunu yazıp Oscar Wilde rolünü de canlandıran Rupert Everett’in elindeki cevheri boşa harcayarak izleyicisini  büyük hayal kırıklığına sürüklediğini söyleyebilirim. 19. yüzyılda yaşamış ve hem yapıtları hem de cinsel yönelimiyle Viktorya Dönemi İngiltere’sinin ideallerine ters düştüğü ve genel geçer kurallara itaat etmediği için “ahlaksızlıkla suçlanan” ve hayatının bir dönemini hapiste geçirmek zorunda kalan Oscar Wilde’ın; Fransa’daki sürgün yaşamının ve romantik olduğu kadar obsesif ve hastalıklı duygusal ilişkilerinin onu kendi kabuğuna çekerek özyıkımını hızlandırma sürecindeki trajedisini ağdalı bir dil, bol ajitasyon ve klişeleşmiş cümle kalıplarıyla Yeşilçam melodramlarına benzer bir yörüngüye sürüklüyor.

Yaşantısı ve cinsel yönelimiyle özellikle gay kültürüne öncülük eden Dorian Gray’in Portresi, Reading Zindanı Baladı ve Salomé gibi eserleriyle büyük yankı uyandırmış ikonik bir edebiyat yazarını aşırı teatral oyunculuklar, hikayede boşluklar yaratmaktan başka bir işlevi olmayan geriye dönüşler ve gerçekliğin içine serpiştirilen amaçsız rüya sahneleriyle Oscar Wilde’ı yüceltmekten ziyade alay malzemesine dönüştürüyor ve işin en acıklı kısmı sanatçı egosuna yenik düştüğünü düşündüğüm Everett bu alaycılığı bilinçli olarak da yapmıyor. Bu arada, “Colin Firth bu filmde ne arıyor ve o bıyıklar da ne öyle?” sorusunun cevaplarını hala arıyorum!

Central Airport THFcentral-airport-filmloverss

68. Berlin Film Festivali’nin Panaroma bölümündeki belgesel kategorisinde gösterilen Central Airport THF; 2014 yılında Altın Ayı için yarışan filmi Futuro Beach ile dikkatleri üzerine çeken Brezilyalı yönetmen Karim Aïnouz’a ait. Tam bir yıl süren çekimler boyunca kamerasını, Avrupa’nın en büyük miraslarından biri olarak görülen Berlin’deki Tempelhof Havaalanı’nda kurulan mülteci kamplarına ve çoğunluğu Orta Doğu kökenli mültecilerin zorlu yaşam koşullarına odaklayan Aïnouz; savaş sebebiyle Almanya’nın Berlin kentine sığınan ve hayatlarına yeni bir başlangıç yapmak için geldikleri bu yerde kalıcı olabilmek ve oturma izni alabilmek adına Alman kültürüne, diline ve kurallarına entegre olma ve uyum sağlama sürecinden geçen mültecilerin hayatta kalma mücadelelerini alabildiğine objektif bir biçimde yansıtmış. Seyircisinden tanıklık isteyerek tartıştığı, sorguya açtığı ve tüm dünyayı etkileyen politik bir meseleyi, nesnesiyle arasına mesafe koyarak ve yer yer Orta Doğu ve Avrupa toplumlarının yaşam biçimlerini iyi niyetli bir karşılaştırma süzgecinden geçirerek oldukça tarafsız bir perspektiften aktarıyor.

Aïnouz’un, Almanya’ya sığınma talebinde bulunan Suriyeli, Iraklı, Afgan vb. birçok mültecinin, 2015 yılından beri barınak ve hangar olarak kullanımına açılan Tempelhof Havaalanı üzerinden böyle bir belgesel yapması da özellikle dikkat çekici. Çünkü, Almanlar için İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki hava taşımacılığında özgürlük ve liderlik sembolü olarak görülen ama artık kullanılmayan devasa büyüklükteki bir havaalanını   aynı anda hem Berlinli Almanlar’ın hem turistlerin hem de Orta Doğulu mültecilerin yüz yüze geldikleri bir entegrasyon merkezi olarak konumlandırmak ve aynı yerdeki farklı dünyalara odaklanmak filmin en büyük kozu. Yeni bir başlangıç yapmak için Berlin’e gelen Suriyeli İbrahim ve Irak’lı Qutaiba’yı merkezine alarak mevsimler değiştikçe beklentileri, belirsizlikleri ve bekleyiş stresleri de değişen mültecilerin hayatlarına tanıklık ederken, kendi kendini yok etme eğilimli tek canlı türü olan insanın varoluşuna dair değerli çıkarımlarda da bulunuyoruz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi