68. Berlin Film Festivali günlüklerinde bugün, yarışma bölümünden İsveç yapımı bir şaheser Toppen av ingenting, Alman yönetmen Emily Atef imzalı 3 Tage in Quiberon, Norveç yapımı Utøya 22. Juli ve Panorama bölümünden Macaristan yapımı Genezis filmleri var.

Utøya 22. Juli

utoya-filmloverss

22 Temmuz 2011 tarihinde, Norveç’in başkenti Oslo’da yerel saat ile 15:26 sularında başbakanlık binasının önünde bir bombalı saldırı düzenlendi. Saldırı sadece, başbakanlık binası ile sınırlı kalmadı; Anders Behring Breivik isimli katil, Utøya adasındaki İşçi Partisi gençlik kampına da eş zamanlı bir silahlı baskın gerçekleştirdi. Oslo’da bir arabaya yerleştirilen bombanın patlaması sonucu 8 kişi ölürken, Breivik elindeki pompalı tüfek ile adada 69 kişinin canını canice almıştır. Utøya 22. Juli, Breivik’in toplamda 72 dakika süren bu saldırısını gençlerin gözünden yansıtıyor.

Utøya 22. Juli, Oslo’da geçen açılış sekansı dışında tamamen tek plandan oluşuyor. Saldırıdan yaklaşık 10 dakika öncesinde tanıştığımız Kaja’nın (Andrea Berntzen) etrafında şekillenen film, gerçek bir olaydan esinlenerek yazılmış olsa da kurgusal bir karakterin yaşadıklarını yine neredeyse tamamen kurgusal bir hikâye ile anlatıyor. Filmin Norveçli yönetmeni Erik Poppe, Kaja’nın; kardeşi, ailesi ve arkadaşlarıyla olan ilişkileri üzerinden karakter ile empati kurmamızı bekliyor ancak daha en başından çuvallayarak son derece antipatik bir karakter yaratıyor. Gerçek görüntülerle açılıp, karakterine dördüncü duvarı yıktırarak iddialı diyaloglar yazan Poppe anlamsız bir şekilde, sadece tek plan çekiyor olmasına güvenerek hikâyesini Yeşilçamvari bir melodrama çevirme gayretine girişiyor; sarsıcı olabilecek bu deneyimi ucuzlaştırıyor. Film sona erdiğinde ise bırakın anlatılanlardan etkilenmeyi, yönetmen tarafından dolandırıldığımızı hissederek ayrılıyoruz sinema salonundan. (Utku Ögetürk)

Toppen av ingenting

toppen-av-ingenting

İsveç semalarından gelen Toppen av ingenting, bu yılın en ilginç, sıradışı ve provakatif yapımlarından biri olarak dikkatleri çekerken 68. Berlin Film Festivali ana yarışma seçkisinde ayrıksı bir ot misali parıldıyor. Måns Månsson ve Axel Petersén ikilisinin yönetmen koltuğunda oturduğu ve başrol oyuncusu Léonore Ekstrand’ın kendisinden beklenmeyecek denli harikulade bir oyunculuk sergilediği Toppen av ingenting için yüksek ihtimalle seyircisini ikiye bölecek bir anti-sinema örneği diyebiliriz. Büyük çoğunluğu yakın planlardan oluşan ve 68 yaşındaki karakterinin peşinden bir an olsun ayrılmayan kamerasıyla izleyiciyi rahatsız ve huzursuz hissettirmek için elinden geleni yapan Månsson ve Petersén ikilisi, bana kalırsa sinema tarihine damga vuracak denli güçlü ve “anormal” bir karakter yaratıyorlar.

Lüks bir hayat içinde yaşayan 68 yaşındaki Nojet’in babasının ölümünden sonra kendisine miras olarak Stockholm’de koca bir apartman kalır. Buradaki işlerini halledip bir an evvel kendi evine dönmek isteyen Nojet apartmandaki genel işleyişi araştırmaya başladığında üvey kardeşi ve yeğeninin apartmanı birçok kiracıya yasal kira kontratı yapmadan yönettiğini öğrenecek ve bu kaotik durumdan kurtulmak için gerçek bir savaşçıya dönüşerek kendisinden beklenmeyecek her tür tehlikeyi de göze alacaktır. Lüks yaşamına geri dönmek için iş kadınlığından femme fatale bir görünüşe, her şekilde karşımıza çıkarak toplumsal kalıpları yıkmayı başaran bu çatlak kadının eylemlerini ağzınız açık bir biçimde izlerken kahkalarınızı tutamayacağınızdan emin olabilirsiniz. Månsson ve Petersén ikilisi sinematografik tercihleri ve estetik olmaktan son derece uzak kurdukları kadrajlarla; yarattıkları karakterle son derece uyumlu bir film dili oluşturarak son yılların en acayip filmlerinden birine imza atıyorlar. Fırsatınız olursa, aman diyelim kaçırmayın! (Gizem Çalışır)

3 Tage in Quiberon

3-tage-in-quiberon-filmloverss

Molly’s Way (2005) ve Das Fremde in mir (2008) ile tanıdığımız Alman yönetmen Emily Atef’in son filmi 3 Tage in Quiberon, 50’den fazla filmde rol alan, sinema tarihinin en başarılı aktrislerinden Romy Schneider’in hayatının son döneminde gazeteci Michael Jürgs’e verdiği röportaj ekseninde geçen üç gününü konu alıyor. Schneider’ı Marie Bâumer’in canlandırdığı filmin siyah beyaz çekilmiş olması; hem dönemin atmosferini yansıtmak hem de Schnider’ın içinde bulunduğu sıkışmışlık hissini doğru yansıtması sebebiyle son derece doğru bir tercih olarak dikkat çekiyor diyebiliriz. Berlin’de Altın Ayı için yarışan film, Schneider’in röportaj sırasında anlattıklarıyla bir nevi tüm hayatının röntgenini çekiyor. Aynı zamanda, bu zor dönemde yanında olan Hilde Fritsch ve röportajın fotoğraflarını çekmek için gelen arkadaşı, fotoğrafçı Lebeck ile arkadaşlığı üzerinden yaşadığı duygusal travmalar gerçekçi bir şekilde peliküle aktarılırken, gazeteci Jürgs üzerinden hem basının hem de toplumun Schneider’e bakış açısı tartışmaya açılıyor; kendisini intihara kadar sürükleyen sebepleri bir kez daha görmemizi ve düşünmemizi istiyor Emily Atef. Bu doğrultuda Schneider’in yaşadıkları gerçekçi bir düzlem üzerinde ilerliyor ancak gazeteci Jürgs’ün dönüşümünün hızlı olması -ne yazık ki- hem karakterin hem de filmin inandırıcılığına sekte vuruyor. (Utku Ögetürk)

Genezis

genezis-filmloverss

68. Berlin Film Festivali’nin Panorama bölümünde yarışan Macar yönetmen Árpád Bogdán imzalı Genezis; oldukça talihsiz bir olay sonrası hayatları kesişen üç ayrı karakterin hayatlarından bir kesit sunuyor. 2008-2009 yılları arasında Macaristan’da gelişen ırkçı eylemleri masaya yatıran Genezis, ilk hikayesini Macar bir Neo-Nazi grup tarafından vahşice saldırıya uğrayan bir Roman köyünde kuruyor. Bu saldırılardan birinde gözlerinin önünde annesinin öldürülmesine şahit olan 9 yaşındaki Ricsi’nin yaşadığı travmalar üzerinden şiddet ve ırkçılığın bir çocuğun hayatını altüst edişine şahit oluyoruz. İkinci hikayede annesiyle birlikte yaşayan Virág’ın hayatına konuk oluyoruz. Okçuluk sporuyla uğraşan ve hamile olduğunu öğrenen Virág’ın hayatı, sevgilisi Misi’nin Roman köyündeki saldırıya karışmış olabileceğinden şüphelenmesiyle duygusal ve ahlaki bir çatışmaya yol açıyor. Üçüncü hikayede ise başarılı bir avukat olan ve trajik bir kaza sonrası kızını kaybeden Hanna’nın Misi’nin avukatı olarak atandığını öğreniyoruz. Hanna’nın yaşadığı ahlaki ikilemlerin yanı sıra kendi geçmişi de adalet kavramını yeniden sorgulamasına yol açıyor.

Genezis, aynı travmatik sürecin farklı tarafları olarak karşımıza çıkan karakterlerin arka planlarını aktarırken bu hikayeleri görsel olarak çok güçlü bir sinematografiyle biçimlendirmesine ve her hikayeyi benzer metaforlar ve özellikle anne ile çocuk arasındaki bağlar üzerinden kurmasına rağmen klişe tuzaklarından kaçamıyor. Duygusal yoğunluğu yüksek olan sahnelerde manipülatif müzik tercihleri ve diğer hikayelerle ortaklık kurmak için zorlama biçimde yaratıldığı aşikar olan Hanna karakterindeki boşluklarla filmin dramatik tonunu zedeliyor. Özellikle üç hikayenin kesiştiği bölümde seyirci üzerindeki tüm hakimiyetini yitiren ve sık sık tekrarlara düşen Genezis’in; güçlü politik hikayesi ve göz alıcı sinematografisine rağmen, senaryosundaki zorlamaları ve klişeleri göz ardı edebilmek ne yazık ki pek mümkün değil. (Gizem Çalışır)

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi