68. Berlin Film Festivali günlüklerimizde bugün Forum bölümünde yarışan Josephine Decker’ın kışkırtıcı bir deneyim vadeden üçüncü uzun metrajı Madeline’s Madeline var. Festivalin, Dünya prömiyerini yapan filmlere uyguladığı ambargo sebebiyle izlediğimiz diğer filmler hakkındaki düşüncelerimize ilerleyen günlerde ulaşabileceksiniz. Keyifli okumalar!

Madeline’s Madeline

68. Berlin Film Festivali’nin Forum bölümünde gösterilen ABD’li yönetmen Josephine Decker’ın üçüncü uzun metrajı Madeline’s Madeline hakkında sayfalarca okumalar yapsak, sabahlara kadar konuşsak yeridir. Zira disiplinlerarası okumalara açık, kışkırtıcı güzellikte bir film var karşımızda. Öyle ki 2018 yıl sonu listemin olmazsa olmazlarından biri olacak bu güzelliği her daim yanımda gezdirebileceğim çok özel bir kutunun içinde saklayıp; özel hissettiğim herkesle paylaşmak istiyorum. Çünkü çok ama çok özel bir film Madeline’s Madeline. 17 yaşına henüz basmış bir genç kızın büyüme hikayesini anlatan, ama öyle bildiğiniz büyüme hikayelerine hiç mi hiç benzemeyen anlatısı ve estetik biçimiyle sarsıcı olduğu kadar bittiğinde salondan derin bir huzur duygusu ve kalp çarpıntısıyla çıkmanıza da olanak tanıyan ve sıra dışı nitelendirmesini sonuna dek hak eden bir yapım Madeline’s Madeline!

Bazen bir kedi, bazen bir kaplumbağa bazense annesi olan ve çevresindeki hemen her tür varlığı performe edebilen genç bir kızın kimlik arayışını ekrana taşıyan; ama bu kimliklerin hem hepsi hem de hiçbiri olarak sabit kimlik olgusunu yerinden edip göçebe kimlikleri açığa çıkaran Madeline’in hikayesi bir başkaldırma hikayesi: yüze, kendisine, annesine, rollere, gerçeğe ve hatta kurgusal olana bile… Madeline, kendini belli bir yüze ve kimliğe sabitlemektense çoklu kimlikler arasında dolaşan ve çevresindeki her şeye sızabilen; ama onların da kendisine sızmasına izin vererek performativitenin açığa çıktığı bir kimlik denizinin içinde, kimliklere direnen bedenin sınırlarını zorlarken aslında tam manasıyla “queer” bir performativiteyi sahneye koyuyor. Madeline karakterini tıpkı Yorgos Lanthimos’un 2011 yapımı filmi Alps’e ve o filme ilham kaynağı olan Goffman’ın ‘Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu’ isimli sosyolojik çalışmasındakine benzer biçimde beden, kimlik, performans rolleri ve performativite üzerinden kurarak oldukça çarpıcı perspektifler sunan Josephine Decker; karakterine odaklanan yakın planlar ve estetik anlamda bozulmuş, karmaşık ve puslu görüntüler tercih ederek Madeline’i çevresinden ve mekandan yalıtırken bizleri de onun zihninin derinliklerindeki psikolojik bir yolcuğa çıkarıyor.

Decker, yıkım olmadan yaratımın açığa çıkamayacağını delilik ve normallik kavramlarını kalıplaşmış anlamlarının çok ötesindeki Foucaultcu bir perspektiften kurarak Madeline’in Lacancı “ayna evresi”ne ve özneleşme sürecine başkaldırmasına olanak tanıyor. Madeline’in bedenine ve ruhuna yayılan çokluk deneyiminin imkanı onu radikal bir kimliksizleşme sürecine taşırken; film boyunca karşımıza çıkan maskeler ve yüzlerin kesilmiş olduğu resimler “yüz, ne korkunçluk!” diye bağıran Deleuze ve Guattari’nin felsefesine sızarak yatay bir direnişe ve köksüzlüğe açılıyor. Bedenin ve performativitenin sınırlarını zorlayarak kendi yüzüne başkaldıran Madeline rolünde nefes kesici bir performans sergileyen Helena Howard’ı izlerken onun yüzünde kendinizi, kendi yüzünüzde ise onunkini bulacak ve bir yüze meydan okumanın sınırlarını zorlayacaksınız! Söylesenize kaç film var böyle?

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi