Farklı tarzlarıyla son yılların dikkat çeken yönetmenlerinden Edgar Wright, Karyn Kusama, Alice Lowe, Anna Biller ve Panos Cosmatos, korku sinemasında en çok korktukları sahneleri açıkladıkları bir liste için bir araya geldi. 

Farklı tarzlarıyla son yılların dikkat çeken yönetmenlerinden Edgar Wright, Karyn Kusama, Alice Lowe, Anna Biller ve Panos Cosmatos, Cadılar Bayramı vesilesiyle The Guardian‘ın yayınladığı bir liste için bir araya geldi. Söz konusu listede bu 5 yönetmenin, korku sinemasında tüylerinin diken diken olduğu sahneler yer alıyor. Biz de yönetmenlerin filmler hakkındaki görüşlerini ve o çok korktukları sahneleri sizler için derledik. Oldukça farklı korku filmlerinin yer aldığı bir liste sizleri bekliyor.

5 Yönetmenin Favori Korku Filmi Sahneleri

Alice Lowe – Lost Highway (David Lynch,1997)

Sightseers ve Hot Fuzz filmlerinde oyuncu olarak karşımıza çıkan, 2006 yapımı Prevenge ile yönetmenliğe adım atan Alice Lowe, tercihini David Lynch imzalı Lost Highway‘den yana kullanıyor. Patricia Arquette ve Bill Pullman’lı Lost Highway, birbirinden ürkütücü yakın çekim sahneleriyle adından söz ettiriyor. Mystery Man’in yüzünün yakın planda olduğu sahneler, konusuyla karmaşık bir yapıya bürünen filmin anlaşılmasını bir tık daha zorlaştırıyor. Alice Lowe ise söz konusu bu yakın çekim sahneleri korkutucu ve dehşet verici buluyor. Özellikle parti sahnesinde Mystery Man’in gülümsediği sahneyi aklından çıkaramıyor. Korku filmlerinin, bir canavarı gösterdikten sonra izleyiciyi korkutmayı bıraktığını söyleyen Lowe, David Lynch’in bu kuralı tamamen bozduğunu ve en beklenmedik şeylerin izleyiciye daha korkutucu geldiğini belirtiyor.

Karyn Kusama – Rosemary’s Baby (Roman Polanski, 1968)

Korku türünün klasiklerinden biri olarak anılan Roman Polanski imzalı Rosemary’s Baby, son olarak gerilim türündeki Destroyer için kamera arkasına geçen Karyn Kusama‘nın etkilendiği yapımlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Yeni bir apartman dairesine taşınan Rosemary’nin garip bir şekilde hamile kalmasını ve sonrasında tanık olduğu gariplikleri konu alan film, Rosemary’nin içsel mücadelesini ve paranoyasını izleyiciye yansıtıyor. Karyn Kusama, filmdeki bu paranoya durumundan çok etkilenmiş. One göre Rosemary üzerinden bir kadının ruhsal ve fiziksel mücadelesini ele alan Rosemary’s Baby, geleneksel korku filmi kalıbından dışarı çıkmasıyla akıllarda yer ediniyor.

Anna Biller – The Innocents (Jack Clayton, 1961)

Viva ve The Love Witch filmlerinin yönetmen koltuğuna oturan Anna Biller; Deborah Kerr’in başrolünde yer aldığı, Henry James’in ‘The Turn of the Screw’ öyküsünden sinemaya uyarlanan The Innocents filmini seçiyor. Jack Clayton’ın yönettiği film, tüyler ürpertici atmosferin yanında ses ve müzik kullanımıyla adından söz ettiriyor. Anna Biller da filmdeki muazzam ses kullanımına dikkat çekip, filmle ilgili düşüncelerini ve neden bu filmden çok korktuğunu şu şekilde dile getiriyor: “The Innocents filmini ilk kez izlediğimde 20 yaşımdaydım. O zaman üzerimde bir etki bırakmadı ama kısa bir süre önce yeniden izleyince filme hayran kaldım. Film, sizi içine çekiyor ve sonradan çıldırtmayı başarıyor. Filmde çılgın bir karakterin kafasında olmak benim için gerçekten korkutucuydu. Aynı zamanda teknik açıdan inanılmaz bir film. Başarılı ses kullanımı sayesinde, sesler kafanızın içine giriyormuş gibi hissediyorsunuz. ve bu durum, filmden korkmanızı sağlıyor.”

Panos Cosmatos – The Exorcist III (William Peter Blatty, 1990)

Beyond the Black Rainbow filmiyle sinema dünyasına giriş yapan ve Nicolas Cage’li Mandy filmiyle çok konuşulan Panos Cosmatos, belki de bu listede en ilginç filmi seçen kişi. Bunu söylememizin nedeni ise yönetmenin, William Peter Blatty imzalı The Exorcist III filmini seçmiş olması. Sinemada bu filmi izleyen Cosmatos, tuhaf sesler duyduğunu düşünen hemşirenin bütün odaları dolaştığı sahneden çok gerilmiş. Katilin ortaya çıkmasıyla kullanılan ses efekti, yürek hoplatacak cinsten. Sesin bu şekilde kullanılması yönetmene göre izleyiciyi korkutmak açısında oldukça yerinde bir hamle. Ayrıca sesin, gerilim yaratmada büyük bir rol oynadığını söyleyen başarılı yönetmen, bunu çektiği filmlerde uyguladığının altını çiziyor. Yönetmenin, Beyond the Black Rainbow ve Mandy filmlerinde bu durumun etkilerini görmek mümkün.

Edgar Wright – Suspiria (Dario Argento, 1977)

Shaun of the Dead, Scott Pilgrim vs. the World ve Baby Driver gibi muhteşem filmlere imza atan Edgar Wright, Dario Argento’nun 1977 yapımı kült korku filmi Suspiria‘dan çok korkuyor. Özellikle filmin açılış sahnesinden çok korktuğunu belirten Wright; korku filmlerinin bir normallik duygusuyla başladığını, sonradan izleyiciyi korkutmaya çalıştığını dile getiriyor. Yönetmene göre Suspiria, bir kabusu izleyiciye aktarıyor. Bu kabus atmosferinin kurulmasında, İtalyan progresif rock grubu Goblin imzalı müziklerin etkisi çok büyük. Edgar Wright, filmlerinin Dario Argento sinemasına benzeyen yönleri olduğunu şu şekilde açıklıyor: “Mesela The World’s End ve Baby Driver filmlerinde, iki karşıt rengin aynı sahnede kullanıldığını görürsünüz. Aynı durum, Suspiria’daki kırmızı ve mavi renklerin kullanımında da var. Jon Hamm’in polis arabası içinde olduğu Baby Driver’ın sonuna bakarsanız, kırmızı ve mavi renklerin kullanıldığına şahit olursunuz. Bunu kasıtlı olarak yaptım. Renklerin hiper gerçek kullanımı, Argento’nun çalışmalarından ilham aldığım bir şey.” Buradan hareketle Suspiria’nın, yönetmenin favori filmlerinden biri olduğunu anlamak zor olmasa gerek.


Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi