Meq3CyuKOjM


Değişen ve neredeyse her geçen gün gelişen teknolojiyle birlikte sinemanın, teknik manada sürekli olarak üzerine koyduğu aşikar. Ortalama özelliklere sahip bir telefon kullanıcısının bile basit kurgu elementlerini kullanarak kendi kısa filmini çekebildiği günümüzde bu ilerlemenin kaliteyi artırıp artırmadığı elbette ki başka bir tartışmanın konusu fakat beyazperdenin belki de son 10 yılda, geride kalan 110 yıldan daha fazla gelişim gösterdiğini öne sürmek pekâlâ mümkün. Gelgelelim bu olguyu sinemanın her yönü için söylemek ne yazık ki o kadar da kolay değil.

Sinema sektöründeki cinsiyet eşitsizliği her ne kadar son yıllarda hararetli tartışmaların mezesi olsa da bu eksikliğin sinemanın doğumu kadar eski olduğunu söyleyebiliriz. Beyazperdedeki kadın temsili tabii ki 110 yıl önceki durumda değil lakin geçen onca yılda teknik olarak bu denli ilerleme kaydedilmiş olmasına karşın bu konuda ancak bir arpa boyu yol alınmış olması düşündürücü. Ancak özellikle 2010’lu yıllardan bu yana sektördeki cinsiyet eşitsizliğinin sık sık dile getiriliyor oluşu en azından bir şeylerin değişmeye başladığının göstergesi. Bu tartışmaların gün yüzüne çıkmasıyla birlikte hayatımıza yeni kavramlar da eklenmeye devam ediyor. Nasıl ki onlarca yıldır atılmayan/atılamayan adımların aylar içerisinde atılmasını sağlayan #MeToo ve Time’s Up hareketi hayatımıza ‘inclusion rider’ gibi bir terimi soktuysa son 8-10 yıldaki tartışmalar da Bechdel Testi’nin gün yüzüne çıkmasını sağladı.

Bechdel Testi ve Modern Sinema

Her ne kadar son dönemde sık sık konuşulsa da Bechdel Testi’nin geçmişi 80’li yıllara dayanıyor bildiğiniz üzere. Amerikalı çizgi roman yazarı Alison Bechdel’in 1985 yılında yayımlanan Dykes to Watch Out For isimli çizgi romanındaki karakterlerden bir tanesi bir filmi izlemek için kendisine 3 adet kuraldır testin çıkış noktası. Bu üç kural şöyledir:

  1. Filmde en az iki kadın karakter olmalı.
  2. Bu iki kadın karakter birbirleriyle konuşmalı
  3. İkilinin konuştuğu konu erkeklerden bağımsız olmalı

İşte bu üç kural, ilerleyen yıllarda popüler kültür için bir mihenk taşı olur. Bechdel’in arkadaşı Liz Wallace’tan, Wallace’ın ise Virginia Woolf’un 1929 yılında yayımlanan A Room of One’s Own isimli kitabından etkilendiğini düşünürsek testin güçlü bir temele dayandığını da söyleyebiliriz. Ancak şunu da belirtmek gerekli ki Bechdel Testi, bir filmin iyi ya da kötü olduğunu ya da ‘feminist’liğini nitelemez. Test, yalnızca o filmdeki kadın temsilini gösteren bir araçtır. Ancak pek çok harika filmin Bechdel Testi’ni geçemediğini söylemek gerek. Hatta Alison Bechdel’in en sevdiği film olan Groundhog Day bile testte sınıfta kalmıştır.

Madalyonun öbür yüzüne baktığımızda ise şimdiye kadar çekilmiş filmlerin en az yarısının testten geçemediği tahmin ediliyor. Çeşitli zaman aralıklarını kapsayan çalışmalarda testi geçebilen filmlerin %30 civarında kalıyor oluşu da bu hipotezi güçlendirir nitelikte. Dolayısıyla testin bir filmin niteliğini ya da feministliğini gösteriyor olmasından çok kadın temsilini gösteriyor olması oldukça önemli ve bu testin her geçen gün daha fazla dikkate alınıyor oluşu, tam da şu sıralarda ihtiyacımız olan şey.

Sözü fazla uzatmayalım ve sizleri No Film School‘un Bechdel Testi’nin 5 dakikada anlattığı video çalışmasıyla baş başa bırakalım.


Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi