Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa


Bu yıl 6-16 Eylül tarihleri arasında gerçekleşen ve geçtiğimiz günlerde ödüllerin sahiplerini bulduğu 43. Toronto Film Festivali’nde dikkatlerimizi çeken 8 filmi sizler için derledik. 

Bu yıl 6-16 Eylül tarihleri arasında 43. kez düzenlenen Toronto Film Festivali’nin, yine güçlü bir program sunduğunu söyleyebilsek de, geçtiğimiz yıllara nazaran kaçırdığı ağır topların yokluğunu hissedebilmek mümkün. Yine de birçok kıymetli filmin dünya ya da Kuzey Amerika prömiyerini yapma fırsatı yakaladığı Toronto Film Festivali’ni yerinde takip etmenin heyecanını yaşarken filmlerle ilgili görüşlerimizi sizlerle günlükler hâlinde kısa kısa ya da uzun eleştiriler olarak paylaşma imkânı bulduk. Bu yıl benim için Beautiful Boy, Climax ve Roma tartışmasız festivalin en çarpıcı filmleriydi. Yanı sıra, büyük umutlarla izlemeye başladığımız filmlerden hayal kırıklıklarıyla ayrıldığımız da çok oldu. Ancak belirtmem gerekiyor ki, hem bizim festivalde bulunma süremizin nispeten kısıtlı olması -birkaç gün kaçırmamız- hem basın ve endüstri gösterimlerindeki saatler süren kuyruklar bazı filmleri kaçırmamıza sebep oldu. Bu sebeple listenin Toronto Film Festivali’ne yönelik büyük bir kapsayıcılık içermediğini ancak izlediğimiz filmler içerisinde bende iz bırakmayı başaran filmler olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim.

43. Toronto Film Festivali’nde Dikkatlerimizi Çeken 8 Film

Beautiful Boy

 

 

2008 yılında basılan ve bir babanın, oğlunun bağımlılığı üzerinden yaşadıklarına odaklanan “Beautiful Boy: A Father’s Journey Through His Son’s Addiction” adlı kitaptan yola çıkılarak perdeye aktarılan Beautiful Boy, anlatının derinleşebilmesi adına Nic Sheff’in geçirdiği süreci kaleme aldığı Tweak adlı otobiyografiden de besleniyor. Uyarıcı ve halüsinatif özelliği olan metamfetamin bağımlısı Nic Sheff’in rehebilitasyon sürecini, inişli çıkışlı hayatını, bu süreçte kaybettiklerini ve kazandıklarını merkezine alan ve prömiyerini gerçekleştirdiği Toronto Film Festivali’nde izleme şansı bulduğumuz Beautiful Boy, Trainspotting ya da Requiem for a Dream gibi uyuşturucu kullanan karakteri merkezine almak yerine hikâyesini babanın mücadelesi ve vazgeçişleri üzerinden kuruyor. Bu noktada filmin oyunculuk performanslarının oldukça başarılı olduğunu ve Steve Carell ile Timothée Chalamet’nin müthiş bir kimya yakaladığını eklemek gerek.

Climax

Partide içilen sangria’ya kim tarafından eklendiği bilinmeyen -ancak filmin sonunda açıkça belirtilen- ve dansçıların kendilerini kaybetmelerine sebep olabilecek miktarda lsd koyuluyor. Başlangıçta normal giden gece, ilk tuhaflıkların yaşanmasının ardından kabusvari bir anlatıya dönüşüyor. Hayalle gerçeğin karıştığı gecede her şey alt üst oluyor, kadrajlar dahil. Bu açıdan yalnızca yaşanan talihsiz bir olay olmasının dışında alegorik olarak da bambaşka bir anlatı sunduğunu belirtebiliriz Climax’in. Sofia Boutella’nın ana karakter olduğunu söylemek mümkün ancak yine de Gaspar Noé tüm karakterlerine neredeyse eşit vakit ayırıyor. Çarpıcı kırmızıların, mavilerin ve yeşillerin arasında koridordan koridora, odadan odaya, zihinden zihne geçen hikâye iç daraltıcı bir uyuşturucu tecrübesini, izleyicinin de karakterlerle birlikte deneyimlemesi için her şeyi yapıyor. Bu açıdan Climax’in hipnotize edici bir görsellik sunduğunu kesinlikle belirtmek gerek.

Destroyer

Yer aldığı filmler bakımından Nicole Kidman‘ın zaman dilimine girmişiz gibi hissettiren bir kariyer planlamasıyla yola devam eden oyuncu, kariyeri boyunca farklı karakterleri canlandırmaya özen gösterdi. Yorgos Lanthimos’un çarpıcı filmi The Killing of a Sacred Deer, punk müziğin büyüsünün dans ettiği How to Talk to Girls at Parties, Sofia Coppola’nın yönetmenlik koltuğunda oturduğu Beguiled ve Türkiye’de de uyarlaması yapılan Big Little Lies dizisi gibi 4 farklı yapımla yoluna devam eden Nicole Kidman bu kez izleyicisini gerilimli bir hikâyenin ortasına bırakıyor. Yorgunluktan çökmüş yüzü ile çözmek üzere olduğu bir meselenin peşinden giden karakter, ulaşacağı çözümle kendisini de çektiği vicdan azabından kurtarmanın bir yolunu bulur. Destroyer, listede yer alan diğer filmler kadar çarpıcı olmasa da, farklı ve oldukça içsel bir hikâye izlediğimizi belirtmek gerek.

If Beale Street Could Talk

Film, James Baldwin‘in 1974 yılında yazdığı aynı isimli romanından uyarlandı. Tish adlı hamile bir kadının, yanlışlıkla suçlanan eşinin masumiyetini kanıtlamak için yaptıklarına odaklanan filmin senaryosu da Berry Jenkins’e ait. Aile ve adalet temaları üzerinden ilerleyen film, “Amerikan Rüyası” kavramına da farklı bir yorum getiriyor. Filmin oyuncu kadrosunda ise KiKi Layne, Pedro Pascal, Dave Franco, Diego Luna, Ed Skrein ile Regina King gibi isimler yer alıyor. Moonlight’ın ardından yine başarılı bir filmle kariyerine devam eden Berry Jenkins, bu kez hikâyesinde iyinin ve kötünün sınırlarını çok daha belirgin çiziyor olsa da duygu yüklü bir anlatı sunmayı başarıyor.

Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi