Biraz geriye dönüp baktığımızda insanlık olarak, köleliğin normal kabul edildiği, eşcinselliğin bir hastalık olarak tanımlandığı ve şiddetli bir biçimde tedavi edilmeye çalışıldığı dönemler geçirdik. İlk kıvılcımlar parlayana kadar yaşananların kötülüğüyle ilgili ciddi sorgulamalara ne yazık ki gidilmedi, çünkü “normal” kabul edilen buydu ve hatta baskı gören de bu durumu içselleştirerek hayatına devam ediyordu. Bugün dahi bize normal gelen ancak ileride mutlak kötülük olarak tanımlanabilecek davranışlar sergiliyor olabiliriz ve ne yazık ki birileri çıkıp ilk kez “bu normal değil.” demeden bu kötülük hâliyle ilgili sorgulama geliştirmek dünyanın geneli için elzem bir durum gibi görünmüyor. Kötülüğü tanımlayabilmek belirli bakış açıları üzerinden kolay olabilse de kötülüğün nedenini tanımlamak ile ilgili aynı kolaylıktan bahsedemeyiz. İnsanın özünde mutlak iyilik olduğuna inandığımız sürece -bu mutlak kötülük olduğu anlamına da gelmemeli- kötülüğün nedenleri ile ilgili kesin yargılara varmak zor olacak.

Hannah Arendt, Das Experiment, Dogville ve Lord of the Flies filmleri, kötü olma hâlinin politika ile iç içeliği, üniforma ile bağı, küçük ve kapalı bir yerleşim yerindeki gizleme/gizlenme hâli ve insanın çocukluktan itibaren kötü olanı içinde barındırdığı düşüncesi ile ilgili olarak kötülüğü sinemanın bakışıyla tanımlama noktasında birer referans görevi görebilir. Öyleyse yukarıda bahsi geçen dört film üzerinden kötülüğün farklı açılardan yapılan tanımlamalarına bakalım.

Sinemada Kötülüğün Felsefesi ve Normalleşmesi

Oliver Hirschbiegel’in yönettiği ve gerçek bir olaya dayanan Stanford hapishane deneyinden -diğer adıyla Zimbardo olarak bilinen deney- esinlenilmiş bir film olan Das Experiment, bir oyun gibi başlayıp izleyiciyi insanın iktidar sahibi olma ve şiddet güdüleri arasında oldukça rahatsız edici bir yolculuğa çıkarıyor. Peki nedir bu Stanford hapishane deneyi? 1971’de Philip Zimbardo tarafından gerçekleştirilen deney, bir grup öğrencinin rastgele gardiyan ve mahkum olarak ikiye ayrılmasının ardından deneklerin okulun bodrum katındaki sahte hapishaneye yerleştirilmesiyle gerçekleştiriliyor ve öğrencilerin davranışları gözlemleniyor. Deney 6. gününde kontrolden çıkması sebebiyle yarıda kesiliyor ve birçok mahkum duygusal travma geçirirken gardiyanların bir kısmı ise gerçek sadistik eylemler sergilemekten yargılanıyor. Bu deneyin sinemaya uyarlanmasıyla da (Das Experiment) izleyiciye, insanın değişiminin ya da hep olduğu kişiye dönüşümünün dehlizlerinde rahatsız edici bir yolculuğa çıkma imkânı sunulduğu söylenebilir.

Bir grup deneğin rastgele ikiye ayrılıp bir kısmının gardiyan bir kısmının mahkum olarak belirlenmesi üzerine bireylerin tavırlarında bir değişikliğin gözlenmeyeceğini düşünmek ne yazık ki pek de mümkün değildir. Kendisine üniformayla birlikte belirli bir güç ve yetki alanı tanınan birey, üniformanın içerisinde anonimleşir, artık devletin bir yansımasıdır ve tam da bu yüzden müktedirdir. Bu müktedir olma ve anonimleşme hâli, gündelik hayatında yapamayacağı eylemleri sergilemekten çekinmemesine, şiddete meylinin artmasına sebep olabilir çünkü bu “hak edilmiş” şiddettir. Üniforma sahibi, kendisinde bulunan yetkiyle şiddet uygulamayı “hak etmiştir”, mahkum ise işlediği suçtan dolayı şiddete maruz bırakılmayı “hak etmiştir.” Bu tür kabul edilemez bir düşünce yapısının gelişmesine sebep olan üniforma ve anonimleşme hâlini Hannah Arendt’in de takip ettiği yüzyılın en büyük davalarından biri olan, Nazi Almanyası’nın Yahudiler ile ilgili verdiği korkunç kararların ve politikalarının belirlenmesinde etkin bir rol oynayan Otto Adolf Eichmann’ın davasında da görebilmek mümkündür. Eichmann da savunmasında benzer bir yetki alanı durumundan bahsederek kendisini aklamaya çalışır. Otto Adolf Eichmann kendisini, verilen yetkiyi yerine getirmiş olmaktan öte görmemektedir. Kötülüğün Sıradanlığı adlı kitabının yazım sürecini konu alan Hannah Arendt adlı filmde, Arendt’in kötülüğü Eichmann üzerinden nasıl tanımladığına, ve bu kötülük hâline neden sıradan sıfatını verdiğine tanık olmak mümkün.

Kötülüğün normalleştiği anda kötü olabilen insan için özünde iyi olmaktan ne denli bahsedilebilir bilemiyorum. Kötülüğün farklı sosyo-politik koşullar altında şekil değiştirmesi, bugün saf kötülük olarak tanımladığımız davranışların belirli bir zaman diliminde kabul görmüş olması, kötülüğün sıradanlaştığı müddetçe vuku bulabileceğini gösteriyor.

“Aslında fikrim tamamıyla kötünün katiyen “radikal” olmadığı, yalnızca aşırı olduğu ve ne derinliğinin ne de şeytani bir boyutunun olmadığı yönünde. Yüzeydeki mantarlar gibi yayıldığından, tüm dünyayı tamamıyla kaplayıp, yakıp yıkabilir. Söylediğim gibi, bu “düşünceyi kovuşturan” bir yapıdadır çünkü düşünce bir derinliğe ulaşmaya, köklere uzanmaya çalışır. Kendisini kötü ile ilişkilendirdiğinde ise hayal kırıklığına uğrar çünkü orada hiçbir şey yoktur. İşte bu “sıradanlık” dediğim şey.”

Eichmann da sorgusunda bundan bahsediyor aslında. Bir Yahudi’yi katletmenin normalleştiği anda bu durum yapılması gereken bir göreve dönüşüyor ve “Ben yapmasam da bir başkası yapacak.” düşüncesi zihinlerde hızla vuku buluyor. Kötülük yüzeydeki mantarlar gibi yayılıyor. Sineklerin Tanrısı’nın sinema uyarlaması, bir grup çocuğun bir adada gerçekleştirdiği yaşam pratiğinin hızlıca kötülüğe dönüşmesiyle, insanın içindeki kötü yanla izleyiciyi yüzleştiriyor. Çocukların vahşi bir biçimde kötüleşmesini açıklayacak çok fazla done yok çünkü elimizde. Küçücük yaşlardan itibaren gelişen iktidar hırsı, önemli ve tek olma arzusu kapitalizmin de altını çizdiği yetiştirilme şeklinin insan üzerindeki önemli yansımalarından. Rekabet ve en iyi olma hırsı, bizi neden kötüleşmeye itiyor? Kötülük güçle nasıl denk bir konuma erişiyor ve o kötülüğü yapabilme, müktedir olma hâli hangi noktada açığa çıkıyor? İnsan olmak ile ilgili tıkandığımız en önemli noktalardan biri de bu sanırım.

Lars von Trier’in izlemesi yer yer rahatsız edici ancak muhteşem olan filmlerinden biri de Dogville. Dogville Brechtyen bir anlatıya sahip olması sebebiyle bir tiyatro sahnesinde geçen oldukça minimal fakat derinlikli bir film. Lars von Trier, Dogville’de odaklanmak istediği temel konuyu açıklarken kötülüğün şartlar uygun olduğunda her yerde ortaya çıkabileceğinden bahsetmiştir. Bu anlamda Dogville, Nietzsche’nin Ahlak’ın Soykütüğü Üzerine adlı kitabına incelikli atıflarda bulunur ve ahlak sorgulamasını en ikircikli noktalarından yakalamayı başarır. Bir köye gelen yabancının orada barınabilmek adına kabullendiği aşağılamaları, dışlanmayı, tacizleri ve hatta tecavüzleri merkezine alan Dogville, bu bağlamda herkesin bildiği ama kimsenin konuşmadığı kötülüğün pençesi içerisinde bir kadını resmeder. Dogville, Türkiye’de de sıklıkla duyduğumuz haberler ile ilgili tekrar tekrar düşünmemiz için çarpıcı bir tokat niteliğindedir. Dinin kötülüğün önünde en büyük engel olarak görüldüğü birçok bölgede, bazen din bir engel değil yalnızca paravan işlevi görür. İnsanlığın geldiği noktada dinin kötülüğe bir engel değil gerçekleşen kötülüğü görmeye bir engel olarak kullanılması Dogville’in anlatısında karşımıza çıkan saf kötülüğün o kadar da uzağımızda olmadığını bir kez daha anlamamızı sağlar.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi