Tüm sene boyunca beklediğimiz günler yine geldi çattı; 38. İstanbul Film Festivali’nin heyecan verici programı açıklandı. Son dönemin dünya festivallerinde en çok dikkat çeken filmlerinin yanında adını sinema tarihine yazdırmış klasikler zengin programda yerlerini almış durumdalar. Biz de izleme listelerinizi yaparken işinizi biraz olsun rahatlatabilmek adına 38. İstanbul Film Festivali’nden mutlaka izlenmesi gereken 15 film listesini derledik. Seçtiğimiz yapımlara geçmeden önce, festivalde tüm filmlerini büyük perdede izleme şansına sahip olacağımız Stanley Kubrick’in filmlerini listeye dâhil etmediğimizi belirtelim.

38. İstanbul Film Festivali’nden Mutlaka İzlenmesi Gereken 15 Film

Bu Her Şeyi Değiştirir – This Changes Everything

Sinemada kadın temsili dediğim olguyu yaratan en büyük güç şüphesiz ki Hollywood. Hollywood’un bu büyük gücü bağlamında düşünürsek yaratılan bu algının toplum hayatında da ne denli büyük etkiler yaptığını görebilmekteyiz. This Changes Everything isimli belgesel de birçok kadının tanıklığı ışığında, yaratılan bu sorunlu algıya ışık tutuyor. Belgeselde Meryl Streep, Cate Blanchett ve Natalie Portman gibi farklı kuşaklardan kadınların konu hakkındaki görüşlerini paylaşılıyor.

Diane

Diane, A Letter to Elia ve Hitchcock/Truffaut gibi sinema tarihinin önemli isimlerine odaklanan belgeselleriyle tanıdığımız Kent Jones’un ilk kurmaca filmi olarak dikkat çekiyor. Uyuşturucu bağımlısı oğlu ve ölüm döşeğindeki kuzeni arasında sıkışıp kalmış bir hayat yaşamakta olan ana karakterin hikâyesine odaklanan film, Altın Lale için yarışacak.

Eşanlamlılar – Synonymes

Berlin Film Festivali’nden en iyi filme verilen Altın Ayı ile dönen Eşanlamlılar’ı, yönetmeni Nadav Lapid’in kişisel deneyimleri üzerinden şekillendirdiği bir yapım olarak niteleyebiliriz. Filmin başkarakteri Yoav, hiç hazzetmediği ülkesi İsrail’den, bir parçası olmak için yanıp tutuştuğu Fransa’ya taşınır. Lakin geçmişi ve kimliği onun peşini bırakmaz. Eşanlamlılar Avrupa’da kimlik sorunuyla boğuşan bir modern zamanlar flaneur‘ünün hikâyesi.

Gloria Bell

Şilili yönetmen Sebastián Lelio, yine kendisinin yönettiği, 2013 yapımı Gloria’nın İngilizce yeniden çevrimine imza atıyor bu filmle. 50’li yaşlarında özgür ruhlu bir kadını merkezine alan bu güçlü anlatının yeniden çevriminin nasıl bir sonuç doğuracağını merak ederken, Lelio’nun kendi filminin özüne sadık kalacağına dair öngörümüz ve başrolde Julianne Moore’un yer alıyor olması, Gloria Bell’e karşı olası önyargılarımızı rafa kaldırmamız için yeterli.

Greta

İrlandalı usta yönetmen Neil Jordan’ın, gerilim ve dram sularında gezinen son filmi Greta, yapıma ismini veren 50’li yaşlarında bir kadının yalnızlığıyla oldukça uç eylemler gerçekleştirerek başa çıkmaya çalışmasını konu ediyor. iyilik kavramını sorgulamak için alan yaratan bir çıkış noktasına sahip olan film, Neil Jordan’ın eserlerinden aşina olduğumuz sıra dışı ögelerin, Isabelle Huppert’in oyunculuğuyla bir araya geldiği heyecan verici bir deneyim sunuyor.

High Life

Son olarak minimal ama dokunaklı bir film olan İçimdeki Güneş – Un beau soleil intérieur’ünü izlediğimiz Claire Denis, High Life’la kariyerinin en iddialı yapımlarından birine imza atarak bilimkurgu janrına geçiş yapıyor. Başrollerinde Robert Pattinson ve Juliette Binoche’un yer aldığı filmi; insanın arzularından, sevgi duygusundan kaynağını alan bir yapım olarak niteleyebiliriz. High Life, sadece Türkiye galasını yapacağı 38. İstanbul Film Festivali’nin değil, tüm yılın en heyecan verici yapımlarından biri kesinlikle.

Kız Kardeşler

Tepenin Ardı ve Abluka filmleriyle günümüz Türkiye sinemasının en özgün işlerinden ikisine imza atan Emin Alper‘in uzun süredir heyecanla beklediğimiz üçüncü uzun metrajlı filmi Kız Kardeşler, geçtiğimiz ay Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı için yarışmıştı. Yarışmadan eli boş dönmesine rağmen eleştirmenler nezdinde büyük bir heyecanla karşılanan film, küçük yaşta besleme olarak verilen üç kız kardeşin, yeniden aile ocağına dönmeleri etrafında gelişen olayları konu alıyor.

Nehir Kıyısındaki Otel – Gangbyeon hotel

Güney Koreli yönetmen Hong Sang-soo, son yılların en üretken yönetmenlerinden biri ve onun filmlerini her yıl İstanbul Film Festivali’nde izlemeye artık neredeyse alıştık. Yönetmenin son filmi Gangbyeon hotel, onun sinemasından aşina olduğum üzere yine küçük ölçekli ama son derece incelikli bir insanlık anlatısı sunuyor. Yakın zamanda hayatını kaybedeceğini düşündüğü için bir süredir görüşmediği iki oğlunu kaldığı otele davet eden babanın etrafında şekillenen film, Altın Leopar için yarıştığı Locarno Film Festivali’nden En İyi Erkek Oyuncu ödülüyle dönmüştü.

Orson Welles’in Gözleri – The Eyes of Orson Welles

Orson Welles’in ne denli büyük bir sinemacı olduğuna şüphe yok. 25 yaşındayken Yurttaş Kane – Citizen Kane gibi sinema tarihinin en önemli filmlerinden birini çekmiş bir isim o. The Eyes of Orson Welles isimli belgeselde onun dehasına, bu kez ressamlık yönü üzerinden şahitlik edeceğiz. Orson Welles’in daha önce fazla odaklanılmamış bir yanına ayna tutacak belgeselin yönetmen koltuğunda ise epik sinema tarihi belgeseli The Story of Film: An Odyssey’in yönetmen Mark Cousins oturuyor.

Oyunbozan – Systemsprenger

69. Berlin Film Festivali’nin ana yarışma bölümünde yer alan ve festivalin en beğenilen Systemsprenger sistemin içerisinde sıkışıp kalmış; öz annesi dâhil hiç kimse ya da herhangi bir kurum tarafından istenmeyen Benni isimli 9 yaşında bir kız çocuğunun sisteme karşı tek başına direnmeye çalışmasını konu alıyor. Kimi zaman çocukken yaşadığı travma kimi zaman da yalnız kalma korkusuyla öfke nöbetleri geçiren Benni’ye hayat veren genç oyuncu Helena Zengel’in performansı Systemsprenger’in en önemli kozu belki de.

Piranhalar – La paranza dei bambini

Geçtiğimiz ay düzenlenen Berlin Film Festivali’nden En İyi Senaryo ödülüyle dönen La paranza dei bambini, İtalya’nın Napoli kentinde suçlu iç içe yaşayan genç erkekler etrafında şekillenen bir suç filmi. Başarılı suç filmi Gomorra’nın dizi uyarlamasının da yönetmenlerinden olan Claudio Giovannesi’nin böylesi bir dünyaya aşina olduğunu söyleyebiliriz. Lakin filmin asıl gücü, maddi güç kazanmak adına ellerinden makineleri silahlarla şehrin sokaklarından hüküm süren “piranhalara” hayat veren amatör oyuncuların etkileyici performansları. 

Rosemary’nin Bebeği – Rosemary’s Baby

Korku tarihinde özel bir yeri olan, Roman Polanski imzalı Rosemary’s Baby, komşılarının satanist bir tarikata mensup olduklarından şüphelenen Rosemary’nin hayatının bu şüphe etrafında kapkaranlık bir kabusa dönüşmesini konu alıyor. Filmin başrollerinde Mia Farrow ve yönetmen kimliğiyle de tanıdığımız John Cassavetes yer alıyor. Paranoya hissiyatının beyazperdeye eşine rastlamanın güç olduğu yoğunlukta sirayet ettiği, tüm zamanların en ürpertici filmlerinden biri olan Rosemary’s Baby’yi perdede izleme fırsatı kaçırılmamalı.

Sınır – Gräns

2008 yapımı ezberbozan vampir filmi Gir Kanımda – Låt den rätte komma in’in yazarı John Ajvide Lindqvist’in senaryosunda parmağı olduğu Gräns, İsveç’in Oscar aday adayı olmasının yanında, En İyi Saç ve Makyaj Oscarı için yarışmıştı. Tuhaf sınır polisi Tina’yı merkezine alan film, bu karakterin içine düştüğü paranoyak durumu fantastil ve kara film öğelerini harmanlayarak aktarıyor. Gräns’ın festivalde Altın Lale için yarışacağını da belirtelim.

Sokağın Dili Olsa – If Beale Street Could Talk

20. yüzyılın en önemli edebiyatçılarından olan James Baldwin’in aynı adlı romanından beyazperdeye uyarlanan If Beale Street Could Talk, 2017’de Moonlight ile En İyi Film Oscarı’nı kazanan Berry Jenkins’in yeni filmi. Genç yaştan beri birlikte olan Tish ile Fonny çiftinin gelecek hayallerinin, Fonny’nin haksız yere hapse atılmasıyla dağılışını konu alan yapım, Amerika tarihi boyunca ikinci sınıf insan muamelesi görmüş siyahilerin hayatlarına dair güçlü bir drama.

Yüzleşme – Grâce à Dieu

Bernard Preynat isimli bir pederin 80’li yıllarda kampa götürdüğü çocuk izcileri taciz ettiği yaklaşık 25 yıl sonra ortaya çıkıyor, Preynat hapis cezasına çarptırılırken Fransa’nın en önemli skandallarından biri olan bu olayları bildiği hâlde örtbas etmeye çalışan Kardinal Philippe Barbarin’in ise üç yıl hapis cezasıyla yargılandığı dava şu an hâlâ devam ediyor. Günümüzün en önemli yönetmenlerinden biri olan François Ozon, böylesi bir konuyu kendi oyuncaklı üslubu yerine, karakterlerin yaşadığı travmayı ve bu travmanın kurbanların hayatlarına olan etkilerini ajitasyona kaçmadan anlatıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi