38. İstanbul Film Festivali’nin yarısına ulaşmışken, bu yılki festivalin öne çıkan, en çok konuşulan filmleri de yavaş yavaş şekillenmeye başladı. Festivalin zengin programı içinde dikkat çeken filmlere baktığımızda bu yapımların çok geniş bir yelpazeye yayıldığını görüyoruz. Bu yapımlar arasında Amerika’nın küçük bir şehrindeki atmosfere odaklanan bir belgesel de var, sanatsal kaygıları ön planda tutan bir bilimkurgu da. Aşağıda bu filmlerin 10 tanesini listeledik. Lakin bu filmlerin bir kısmının 38. İstanbul Film Festivali’ndekinde tüm gösterimleri son ermiş durumda. Sinemaseverlerin hafızasında uzun süre kalacak bu filmlerin seanslarını kaçırdıysanız da daha sonra Dell Cinema farkıyla izleyebilirsiniz.

38. İstanbul Film Festivali’nde Dikkat Çeken 10 Film

Deniz Şeytanı – Kraben rahu

2018’deki Venedik Film Festivali’nin Ufuklar bölümünde en iyi film seçilen Deniz Şeytanı, Tay yönetmen Phuttiphong Aroonpheng’in uzun ilk metrajlısı. Bir gün deniz kenarında yaralı bir adam bulan balıkçı, bu adamı evine götürür ve onunla ilgilenmeye başlar; devamında bu adamın dilsiz olduğunu fark eder. Yaralı adam bir noktadan sonra kendisini bulan balıkçıya eşlikçi olarak onun hayatına şahitlik etmeye başlar. Fakat balıkçının beklenmedik bir anda ortadan kaybolması, olay örgüsünde ciddi bir kırılmaya sebep olur. Biçimsel tercihleriyle son derece şiirsel ve sarsıcı bir deneyim sunan Deniz Şeytanı, dilsiz adamın edilgen konumu ile seyircinin izlediği film karşısındaki durumu arasında kurduğu paralellikle de sinemasının doğasına dair zihin açıcı sorular ortaya atıyor.

Gerçek Aşk – C’est ça l’amour

Önceki yıllarda İstanbul Film Festivali’ne konuk olan, 2014 yapımı Party Girl’ün üç yönetmeninden biri olan Claire Burger’in ilk solo uzun metrajlı filmi Gerçek Aşk, dünya prömiyerini yaptığı Venedik Film Festivali’nden ödülle dönmüştü. Kısaca, dağılmak üzere olan bir ailenin yaşadıklarına odaklanan bir film olarak özetleyebileceğimiz yapım, benzerlerinden karakter temsilleri ve onlara gösterdiği yaklaşımla ayrışıyor. Eşi tarafından terk edilen Mario, ilk kez kendi başına çocuklarla ilgilenmek zorunda kalır. Ergenlik dönemindeki bu iki kızının da farklı sorunları vardır. Ve adam karısını unutamıyordur ama hayat devam etmek zorundadır. Yönetmen Burger, bu kadar klasik bir iskeletten son derece dokunaklı bir hikâye çıkarak 38. İstanbul Film Festivali’nin gizli cevherlerinden birine imza atıyor.

High Life

Son olarak Parisli bir sanatçının gerçek aşkı ararken yaşadıklarına odaklanan İçimdeki Güneş’ini izlediğimiz Fransız auteur Claire Denis, İngilizce çektiği ilk filmiyle karşımızda. Kariyeri boyunca Paris sokaklarından Afrika’daki lejyoner yapılanmasına kadar birçok farklı alana eğilen yönetmen, bu kez uzayın derinliklerinde meditatif bir yolculuğa çıkarıyor seyirciyi. Konvansiyonel anlatı sinemasından, günümüzün bilimkurgu anlatısından çok uzakta konumlandığını, herkesin içine girebileceği bir film olmadığını pekâlâ söyleyebiliriz. Lakin hem insan doğasına dair farklı okumalara açık, çok katmanlı yapısı hem de sinematik yetkinlikleriyle başyapıt seviyesinde bir bilimkurgu; ufuk açıcı ve kafa kurcalayıcı bir deneyim.

Kaygan Zemin – Der Boden unter den Füßen

Avusturyalı yönetmen Marie Kreutzer’in 38. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin Çiçek İstemez isimli bölümünde seyirci karşısına çıkan son filmi Kaygan Zemin; Berlin Film Festivali’nde gösterilmiş ve Altın Ayı ödülü için yarışmıştı. İşkolik, aşırı disiplinli ve oldukça steril hayatıyla dikkatleri çeken işletme danışmanı Lola’nın, psikiyatri tedavisi gören ablası Conny’nin yeniden hayatına dâhil olmasıyla kontrolünü yitirmeye başlamasını ekrana taşıdığını söyleyebileceğimiz film; ince detaylarla örülü senaryosuyla başarılı bir psikolojik gerilim. Sosyal statüler, akıl hastalıkları, psikiyatri klinikleri, iş dünyasındaki rekabet ortamı, iş gücü piyasasında değersizleştirilen ve itibarsızlaştırılan kadın emeği gibi güncel ve oldukça önemli meseleler hakkında sağlam ve yerinde gözlemlerle ilerleyen Kaygan Zemin başrollerinde yer alan oyuncuların performanslarıyla etkileyiciliğini bir kat daha arttırıyor.

Lanetli Kumaş – In Fabric

Berberian Sound Studio ve Burgundy Dükü – The Duke of Burgundy filmleriyle tanınan, özellikle tür sinemasına getirdiği yenilikçi yaklaşım ve stilize estetiğiyle öne çıkan Peter Strickland’ın son filmi Lanetli Kumaş, prömiyerini Toronto Film Festivali’nde yapmıştı. Lanetli bir elbise giyen iki karaktere odaklanan yapım, 70’lerde korku sinemasının bir alt türü olarak çıkan ve Dario Argento, Mario Bava gibi yönetmenlerin filmleriyle anılan giallo türünden çokça yararlanıyor. Kırmızı tonlarının hâkim olduğu parlak renk paleti ve grafik şiddet kullanımıyla türün stilize estetiğinden beslenen Lanetli Kumaş, anlamın türlü absürdlükler içerisinde gitgide yittiği etkileyici bir korku/komedi.

Monrovia, Indiana

Üretkenliğinden ödün vermeden 1967 yılındaki ilk filmi Titicut Follies’ten bu yana belgesellerini seyircisiyle buluşturan Frederick Wiseman, festival seçkisindeki yeni belgeseli Monrovia, Indiana ile bizleri Amerikan kırsalının günlük hayatına ve gündeliğin arasına gizlenmiş sosyal ve siyasal atmosfere onunla birlikte tekrar bakmaya çağırıyor. Monrovia, Indiana, adından da anlayacağımız üzere Amerika Birleşik Devletleri’nin Indiana eyaletindeki Monrovia şehrini merkezine alıyor. Bu küçük şehir, 2016 seçimlerinin atmosferi altında Frederick Wiseman tarafından belgelenmeye başlıyor. Belgeselde bir nevi Amerikan prototipi işlevini gören bu küçük şehirde kendi iletişim yollarına dair cevaplar arayan Amerikalıların içinde bulunduğu durum olabilecek en saf hâlde perdeye yansıyor.

Nehir Kıyısındaki Otel – Gangbyeon hotel

Güney Koreli yönetmen Hong Sang-soo, son yılların en üretken yönetmenlerinden biri ve onun filmlerini her yıl İstanbul Film Festivali’nde izlemeye artık neredeyse alıştık. Yönetmenin son filmi Nehir Kıyısındaki Otel, onun sinemasından aşina olduğum üzere yine küçük ölçekli ama son derece incelikli bir insanlık anlatısı sunuyor. Yakın zamanda hayatını kaybedeceğini düşündüğü için bir süredir görüşmediği iki oğlunu kaldığı otele davet eden babanın etrafında şekillenen film, Altın Leopar için yarıştığı Locarno Film Festivali’nden En İyi Erkek Oyuncu ödülüyle dönmüştü. Nehir Kıyısındaki Otel; görsel dilinden oyuncu yönetimine, yönetmenin sinemasının tüm donelerini son derece doyurucu bir biçimde sunan küçük, nahif ve dokunaklı bir anlatı.

On Dört – Fourteen

Dan Sallitt’in yönettiği On Dört, çocukluk yıllarından beri arkadaş olan şehirli iki kadının hikâyesini anlatıyor. Birbirinden farklı karakter özellikleri gösteren bu iki kadının öyküsünü aktarma noktasında özellikle senaryosunun incelikli yapısıyla dikkat çekiyor. Geçmişte yaşanılmış travmaların seyirciye aktarılması konusunda oyuncu performanslarından da güç alan On Dört, sinemaseverlerin uzun uzun yıllardır hissettiği başarılı Amerikan bağımsızı eksikliğini kapatabilecek kadar iyi çekilmiş bir film.

Oyunbozan – Systemsprenger

69. Berlin Film Festivali’nin ana yarışma bölümünde yer alan ve festivalin en beğenilen filmlerinden Oyunbozan sistemin içerisinde sıkışıp kalmış; öz annesi dâhil hiç kimse ya da herhangi bir kurum tarafından istenmeyen Benni isimli 9 yaşında bir kız çocuğunun sisteme karşı tek başına direnmeye çalışmasını konu alıyor. Kimi zaman çocukken yaşadığı travma kimi zaman da yalnız kalma korkusuyla öfke nöbetleri geçiren Benni’ye hayat veren genç oyuncu Helena Zengel’in performansı Oyunbozan’ın en önemli kozu belki de. İlk uzun metrajlı kurmaca filminde Nora Fingscheidt, sisteme ya da aile kurumunun bozuk yapısına dair bir söz üretmek yerine, merkezine aldığı karakterin içinde bulunduğu konumu başarıyla aktarıyor.

Ölüler ve Diğerleri – Chuva É Cantoria Na Aldeia Dos Mortos

Geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış bölümünden Jüri Ödülü ile dönen Ölüler ve Diğerleri, kendilerine özgü dini inanış ve ritüelleri olan, modern dünyanın “nimetlerinden” uzak bir yaşam süren insanların, genel itibarıyla ormanlık alanlarda ve nehir kenarlarında geçen hayatlarını merkezine alıyor. Film boyunca, 15 yaşındaki genç yerli Ihjãc’ı takip ediyoruz. Bu gencin omuzlarında çok daha büyük sorumluluklar var. Zira o evli ve bir de çocuk sahibi, dolayısıyla onlara yaşamlarına devam etmelerini sağlayacak şartları sunmak zorunda Ihjãc. Bu “gündelik” dertler sürerken, bir yandan da babasının ölümünün ardından yaşanan durumla mücadele etmek durumunda. Bu olgulardan şehre kaçarak kurtulmaya çalışan genç, bu kez de Brezilya devletinin yerlilere yönelik olumsuz tavrıyla karşılaşmak durumunda kalıyor. Film bu durumun dramatik yapısını, sinematik tercihleriyle avantajına kullanıyor. Ve ortaya, teknik anlamda kusursuza yakın, yansıttığı sert gerçeklikle daha da çarpıcı olan bir deneyim çıkıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi