38. İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümünde yer alan Nebula’nın yönetmeni Tarık Aktaş ile filmin sembolizme dayalı dilini, ilham kaynaklarını, festival yolculuğunu ve diğer merak edilenleri konuştuk.

Söyleşi: Güvenç Atsüren

Deşifre: Alp Karaçaylı

Fotoğraflar: Çağla Akıncı

Güvenç Atsüren: Bu filmden önce video ve deneysel çalışmalar yapmıştınız. Bir uzun metrajlı film çekme fikri nasıl oluştu, önceden beri var mıydı? Bu süreç nasıl şekillendi?

Tarık Aktaş: Önceden olan bir durum değildi, hiç aklımda yoktu. Şu anda nasıl geliştiğini ve buraya nasıl geldiğimizi çok hatırlamıyorum açıkçası. Yani o, her şeyin başlangıcı olan kısmı hatırlamıyorum.

Güvenç Atsüren: Peki Nebula’nın fikri nasıl ortaya çıktı?

Tarık Aktaş: Filmin fikri, birtakım okumalar yaparken ortaya çıktı. Özellikle Almancada “bildungsroman” denilen, gelişim romanı olarak adlandırabileceğimiz bir tür var. Gelişim kitabı deyince kişisel gelişimden bahsetmiyorum tabii. Bu türde okuduğum bazı şeyler beni adım adım belli bir yere doğru yönlendirdi ve sonrasında kendimi film yapıyorken buldum açıkçası. Yani birtakım okumalarla başladı ama en başında bu okumaların amacı film yapmak değildi.

At imgesi benim için, yeniden yaşama karışacak ve yaşamı doğuracak bir imge olarak vardı.”

Güvenç Atsüren: Filmin içeriğine gelirsek; filme adını veren ölü at imgesiyle başlıyor her şey. Atın da birçok kültürde özgürlüğü sembolize ettiği düşünülür. Filmin bir ölü at imgesi üzerinden hareket etmesiyle ilgili ne düşünüyorsunuz?

Tarık Aktaş: Filmle ilgili bir yazı vardı, çok hoşuma gitmişti. Hem çok metaforik hem de çok doğrudan olduğunu söylüyordu. O sözü çok sevmiştim çünkü amaçladığım şeylerden birisiydi bu. Fakat atın başka kültürlerde özgürlük anlamına gelmesi, benim buradaki sembolleri yan yana dizerken aklımda bulundurduğum bir şey değildi açıkçası. Dolayısıyla bunlar benim kendi sembollerimdi ve o materyalist doğrudanlığı koruyarak, fakat bunların başka bir düzlemde başka karşılıkları olduğunu bilerek bunları oluşturdum. O anlamda at imgesi benim için aslında artık cisimleşmiş fakat organik materyalin doğası gereği, yeniden yaşama karışacak ve yaşamı doğuracak bir imge olarak vardı.

Güvenç Atsüren: Filmin ilk bloğunun sonunda, yani atın yakılmasından sonra kamera yukarı doğru pan yaptığı zaman tüm gökyüzünü görüyoruz ve atın yakılmasıyla oluşan bu anlatı, her şeyi kaplıyor. Filmin atı bulan çocuğun hatırasından hareket ettiğini düşünürsek, bütün bu izlediğimiz yetişkinlik anları ve durumları, kaynağını ne ölçüde geçmişten, hatıralardan, bireysel deneyimlerden alıyor sizce?

Tarık Aktaş: Bunlar tamamen iç içe geçmiş. Filmin İngilizce sinopsisi; birkaç kuşağı, birkaç cinsiyeti içine dahil eden böyle bir monolog ile başlıyor başlıyor: ‘’Bu benim anım mı, yoksa bana babam mı anlattı, yoksa babamın annesi mi?’’ Sizin sorduğunuz kısımla ilgili söyleyebileceğim de aslında bu. Yani kimisi duyduğum, kimisi tanık olduğum, kimisi haberlerde okuduğum durumlar, olaylar bir şekilde iç içe geçti ve benim için anılaştı. Böyle olmasına rağmen birçok farklı kültüre sahip ülkede, mesela İspanya’da, Amerika’da Yunanistan’da şöyle tepkiler aldık; kırsalda yaşamış olanlar veya bir köyde vakit geçirmiş insanlar, kendi anılarını izliyormuş gibi hissettiklerini söylediler. Fakat Amerika’da olanlar daha çok şaşırdı. Filmi, Los Angeles’ta gösterdik ve duruma biraz daha uzaklardı. Ama onlar da aynı şeyi söylediler. Bunun sebebinin de seçmiş olduğum imgelerin kaynağından ileri geldiğini düşünüyorum. Onların evrenselliği diyebiliriz belki.

Güvenç Atsüren: Filmde insanlarla hayvanlar, hatta insanlarla doğanın tamamı hiçbir farkları yokmuş, bir bütünmüş gibi ortaya çıkıyor. Özellikle klasik anlatı sinemasında bir karakteri, bir protagonisti takip etmeye aşinayız diyebiliriz. Bir protogonist koymadan yine de tek bir bireyin anısından hareket ederken bu dengeyi nasıl kurdunuz? Hem insanın hem hayvanın hem doğanın birbirlerinden hiçbir farkının bulunmaması yapısını kurarken gözettiğiniz dengeleri merak ediyorum.

Tarık Aktaş: Hayvanı, bitkiyi ve insanı, aslında aynı varlığın farklı hâlleri olarak düşünüyorum. Yani suyun hem katı hem sıvı hem gaz olması gibi… Belli yeterlilikleri var hepsinin. Bizim de yetersiz olduğumuz yerler var hayvanlara ve bitkilere göre. Bitkinin de bize göre bir yetersizliği var, hareket edemiyor olması, bizim gibi mobil olmaması gibi… Bu benzerliklerden ve bu farklılıklardan, en nihayetinde hepimizin organik bir dünyanın üyesi olmamızdan ve burada organik olmayan, cismane, bizim üretmiş olduğumuz makineler gibi kısımlar, bir karşılaştırma imkânı verdi bize. O yüzden sizin bahsettiğiniz sonuca kolaylıkla varabildik. Dediğiniz gibi ortada izlediğimiz bir protagonist olmasa bile birçok şey, filmin ilerleyişinde bir protagoniste dönüştü. Ayrıca anılar üzerinden bir gerçekliği vurgulamak, yekpare bir zaman diliminde gerçekleşmez; aksine parça parça gerçekleşir. Şu anda bulunduğumuz ortamda bile gerçekliği parça parça algılarız, totalde zihnimizde bir gerçeklik yaratılır. Filmde, görüntülerin seçiminde ve kurgulanmasında daha çok duyulara hitap edecek tarafını kullandığım için her şey orada bir karakter bulmaya başladı ve bir protagoniste dönüştü bence.

“Filmin biçimsel kararlarını, filmlerden ziyade bir ressam, Cézanne etkiledi.”

Güvenç Atsüren: Nebula, gerçekten rüyavari bir atmosfere sahip. Bunu sağlarken, bu yapıyı kurarken referans aldığınız filmler veya eserler var mı?

Tarık Aktaş: Doğrudan doğruya bir film referansı veremem. Zaten bir filmi ya da bir yönetmeni izlerken, sinemayı ve sinemanın sahip olduğu araçları nasıl değerlendirdiği benim için bir önem taşıyor. Genelde kendine ait bir teorisi olan kişilerin işlerini izlemeyi seviyorum. Filmin biçimsel kararlarını, filmlerden ziyade bir ressam Cézanne etkiledi. Cézanne’ın bir kitabına ulaştım. Hem kendi ağzından hem de o kitabın yazarı olan Joachim Gasguet’in gözlemlerini içeren bir kitap. Doğada resim için imkânsız gibi görünen ışıkla ve doğanın veya doğada yer alan bütün nesnelerin teması anında gerçekleşen bir ilişkiyi göstermek istiyor. Konuşması bile çok imkânsız bir şey ve bu adam bunun resmini yapıyor. Bunun resmini yaparken çok ciddi bir estetik teori geliştirmek zorundaydı ve bütün ömrünü de buna adadı. Benim filmimde kullandığım biçimsel kararların birçoğu, onun zihin akışı ve düşünceleri; neye, neden karar veriyor gibi sorulardan oluşuyor.

Güvenç Atsüren: Film yurtdışında, özellikle ilk bölümüyle Nuri Bilge Ceylan sinemasıyla birlikte anıldı.

Tarık Aktaş: Siz ne düşünüyorsunuz?

Güvenç Atsüren: Başlangıçta atmosfer ve coğrafya benzerliği var ancak atın ölümüyle o dünyadan tamamen kopuyor. Yurtdışındaki Türkiye sineması algısı hakkında ne düşünüyorsunuz? Nebula, bu algı içinde nasıl bir yerde duruyor?

Tarık Aktaş: O benzerliğin yüzeysel olduğunun farkındayız. Çünkü kullandığımız kurgudan ve görüntüleri değerlendirme şekline kadar her şey çok farklı. Rusya’ya gittiğimizde Türkiye’den çıkan filmlerle aynı coğrafyada olmasına rağmen estetik ve teknik bir benzerlik olmadığını söylediler. Bunun zaten böyle olacağını biliyordum açıkçası. Ben kısa film yaptığım zaman, onlar da o dönem Türkiye’de yapılan filmlerden oldukça farklıydı. Farklı olması için bir şey yapmıyorum fakat ben bazen öyle olması gerektiğine inanıyorum. Ortada bir medyum var ve her birimizin onu özgün bir şekilde değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Güvenç Atsüren: Film yurt dışında galasını yaptı ve Locarno’da saygın bir ödül kazandı. Şimdi İstanbul Film Festivali’nde hem ulusal hem de uluslararası yarışmada yarışıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Tarık Aktaş: İstanbul Film Festivali’yle ilişkimiz Köprüde Buluşmalar ile başladı. O zamandan bu yana iyi bir ilişkimiz var. Filmin Uluslararası Yarışma’ya katılması arzu edeceğimiz bir şeydi ve gerçekleşince mutlu olduk açıkçası. Buradaki gösterim bizim için heyecanını koruyor. Hem ulusal hem de uluslararası anlamda sinemayı bilen ve o bilinçle gelip filmi izleyecek olan insanlar var önümüzde. Tepkileri merak ediyoruz.

Güvenç Atsüren: Son olarak gelecekte neler yapmak istediğinizi sormak istiyorum. Uzun metraj hazırlığı var mı?

Tarık Aktaş: Var. Çalışmaya başladık ama ne zaman sonuçlanır bilemem. Tabii ki bir programımız var onun dışında filmin hatırı sayılır bir başarısı var bundan dolayı bazı şeylerin daha hızlı olacağını söylüyorlar. Tamamen bizim çalışmamıza bakıyor, benim çalışmama bakıyor. Ben de bir süredir çalışıyorum zaten.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi