38. İstanbul Film Festivali’nin Uluslararası Yarışma bölümünde yer alan ve yok olmak üzere olan Hasankeyf’ın ruhunu yakalamaya çalışan belgesel Aether’e dair merak edilenleri, yönetmeni Rûken Tekeş ile konuştuk.

Söyleşi: Ecem Şen & Güvenç Atsüren

Deşifre: Yusuf Özgün

Fotoğraflar: Edze Ali

Ecem Şen: Çember – Hevêrk festival festival gezen çok başarılı bir kısa film oldu. Bunun arkasından sizin kadim topraklarınızı ziyaretiniz ve bunları kayıt altına alıp bir uzun metraj yapmaya yönelik fikriniz nasıl ortaya çıktı?

Rûken Tekeş: Öncelikle Aether, uzun metraj fikri olarak ortaya çıkmadı. Aslında o dönemde başka bir kurmaca üzerine çalışıyordum. Ama Hasankeyf ve bölgedeki gelişmelerden dolayı bütün programımı ileriye atıp en kısa zamanda bu topraklar yok olmadan çekmem gerektiğini düşündüm, çok içsel bir karardı. O topraklara ait olduğum için oraya bir borcum vardı ve de kısa film olacak diye başladım. Fakat içerik olarak nasıl bir şey yapacağıma dair hiçbir fikrim yoktu. Tek yapmak istediğim buralar yok olmadan önce kayıt altına almak ve insan odaklı bir belgesel film yapmamaktı.

Nasıl bir şey yapmalıyım, diye düşünürken orada aslında yerin kendisini çekmek, yerin kendisi bize ne diyor onu yakalamaya çalışmak üzerinden gitmek istedim. Dört farklı görüntü yönetmeniyle çalışmaya karar verdim. Çünkü çekmek istediğim şey “aether” dediğimiz 5. element yani yerin ruhu, bunun üzerinden yerin kendisinin bize ne demek istediğiydi. O ruhtan bir şey almak istedim. Çünkü esas kaybolmayacak kısım da o zaten. “Bir filmde bunu nasıl yakalarız”a dair de hiçbir fikrim yoktu. Aslında akılla da bulunabilecek bir şey değil zaten bu. Ben de o yüzden hiç plan yapmadım. “Gidip yerin 5. elementini çekeceğiz.” dedim arkadaşlara. 5. element ne duyulabilir ne görülebilir ne dokunulabilir bir şey. Sonuçta bir hissin kendisi o. Ama bu hipotetik 5. element, diğer 4 ana elementi var eden ana element olarak kabul ediliyor. Dolayısıyla çekimleri 4 element üzerinden böldüm. Her bölümde de farklı görüntü yönetmeniyle çalışmak istedim ki ben de bir şeye takılıp kalmayayım diye. Farklı zamanlarda, toplamda 21 günlük çekim yaptık ve kısa film diye ben geri döndüm. Çekip geldikten ve montajına başladıktan sonra bunun asla bir kısa film olamayacağını anlayıp ben de çok şaşırdım. Çünkü amaç, hissettiğim şeyi seyirciyle paylaşmaksa, bu bir kısa film olamayacaktı. Dolayısıyla kendiliğinden bir uzun metraj film çıktı. Uzun metraj film çıkacak fikrini benim kendi içimde hazmetmem ise zaman aldı.

“Yerin bir dili var ve ben bunun var olduğunu gördüm, duydum, hissettim ve anladım.”

Ecem Şen: Peki orada yapacağınız gözlemleri zihninizdeki bir fikre göre mi belirlediniz yoksa kurguda ne hikâye çıkacağını da tamamen görüntüler üzerinden mi keşfetmiş oldunuz?

Rûken Tekeş: Ben yerin ruhunu önüme çıkardıklarıyla yani bana anlatacağı hikâyeyi çekmeye gittim. O hikâye karmakarışık çünkü filmde klasik bir hikâye takibi yok, tamamen yerin akışındayız. Ben bile çekerken ne ile karşılaşacağımı hiç bilmiyordum. Hatta ekibime başta söyledim “Bundan belki de hiçbir şey çıkmayacak. Belki bir sürü güzel şey çekeceğiz ve kütüphaneye koyacağız.” Yani çok riskli ve aslında deneysel bir projeydi. Benim gibi bu riski almayı isteyen değerli görüntü yönetmenleri ve ekip arkadaşlarımla gidip deneyelim dedik, acaba bu şekliyle nasıl bir film çıkacak? Ekibin çekimler sırasında  kafasının karıştığını ara ara fark etsem de, yakalamaya çalıştığım hâli hiç sorgulamadılar. Çekimler bittiğinde ben kendimce yerin anlattığı hikâyeyi anladım, ama uzun bir süre bunu seyirciye nasıl anlatacağımı, karşı tarafa nasıl yansıtacağımı bilemedim. Bu süreci çok kendi içimde ve yalnız yaşadım, çünkü çok anlatılabilir bir durum değildi herkese fazlaca soyut geliyordu. O yüzden montaj kısmı benim için en zor kısım oldu ve bir noktada bıraktım. 3-4 ay ara verdim. Sonrasında kendi içimde çokça konuştum. Dedim ki “Ben yerin ruhunu ve bize anlatmak istediği şeyi çekmeye çalıştım. Yerin bir dili var ve ben bunun var olduğunu gördüm, duydum, hissettim ve anladım.” Peki, bunu seyirciye geçirmek için nasıl bir montaj yapabilirim? Tıkanıklığımın aslında beynimin sol lobunu çalıştırarak analitik bir montaj yapmaya çalıştığımdan kaynaklandığını fark ettim. Halbuki ben bu filmi hiçbir şey düşünmeden, planlamadan, sağ lobla ve tamamen sezgisel çektim. Peki yine de montajı nasıl olacak, yerin dili nasıl bir dil ve onu nasıl aktarırım sorularıyla bir süre boğuştum. Sonra bir anda o dili ve nasıl aktaracağımı buldum. 21 gün boyunca önüme çıkan ve çektiğim görüntü ve seslerin kendi kronolojisinin “yerin dili” ve doğru aktarım şekli olduğunu fark ettim. Mesela orada yalaktan su içen sağlıklı bir eşek vardı. Ben onu hem geniş hem yakın çektim. Niye çektiğimin aklen hiçbir cevabı yoktu. İçsel olarak onu çekmek istedim çünkü onun o hâline saatlerce bakabilirdim. Birkaç gün sonra sabahın erken bir saatinde başka çekim yaparken bir anda kadraja aksak olduğu uzaktan belli bir eşek girdi. Çekimden sonra eşeğin yanına gittiğimde birkaç gün önce çektiğim eşeğe çok benzeyen fakat yaşlı, yaralı ve ölmek üzere olan bir eşek olduğunu gördüm. Beni çok etkiledi, yakınen de çekmek istedim ve çektim. Birkaç gün sonra karşımıza başka bir eşek daha çıktı. Bu da yeni doğmuş bir eşekti. Yani filmde aslında Hasankeyf’in önümüze bir sürü birbirinin devamı olan ama aynı gün içinde değil, bu 21 gün içerisinde farklı zamanlarda tamamlanan farklı derinliklerde bir döngü sunduğunu ve aslında yerin dilinin de bu olduğunu fark ettim. O yüzden montajı kameranın gün ve saat kronolojisini bozmadan kendi döngüsü içinde yaptım.

Ecem Şen: Ben o kronolojiyi farklı yorumladım kendimce. Film aslında var olmanın kronolojisini de anlatıyor gibi bir yandan. İnsanların, doğayla birlikte binlerce yıllık sürede geçirdiği değişime de dokunan bir tarafı var.

Güven Atsüren: Sadece Hasankeyf üzerinden değil, sanki tüm zaman olgusu üzerinden bir döngü var gibi.

Rûken Tekeş: Aynen öyle ve işin ilginç tarafı da bu. Onu anladığım noktada zaten film kendini, kendi içinde bir sürü seviyede anlatmıştı. Filmin içindeki bu seviyeleri siz farklı algılarsınız, ben farklı algılarım. Bunu fark edince dedim ki “Benim burada dokunacağım hiçbir şey yok.” Filmin kendi içinde bir bütünlüğü var ve farklı derinliklerde farklı şeyler anlatıyor. Ben filmi Hasankeyf ve Dicle Vadisi’nin ötesinde görüyorum, evrensel dilde zamansız, evrensel bir hikâyesi olduğunu düşünüyorum.

Dört görüntü yönetmeni benim için dört elementin temsiliydi.”

Güvenç Atsüren: Film tüm bu olan bitene çok güçlü bir tanıklık hissiyatı yaratıyor. Özellikle bunu birden fazla görüntü yönetmeniyle çalışarak güçlendirmişsiniz. Bunu nasıl detaylandırdınız? Film doğrudan bir duygu yaratmaya yönelik hiçbir şey yapmıyor. Sadece kamerayı oraya koyup olan biteni izliyoruz, tanıklık ediyoruz. Bilhassa Hasankeyf’in yok oluşuna da tanıklık ediyoruz. Nasıl kurdunuz bu dengeyi?

Rûken Tekeş: Dediğim gibi en başta hiçbir şey düşünülmedi; tanıklık, planlayarak olmuyor. Müdahale etmeden, sorgulamadan, gördüğüm ve kaydetmeyi güçlü hissettiğim her şeyi çekeceğim dedim. Dolayısıyla o gözle çektiğiniz zaman, bir de bunu hissederek yaptığınız zaman o hâl zaten karşı tarafa geçiyor diye düşünüyorum. Dört görüntü yönetmeni benim için dört elementin temsiliydi, aynı mekâna ve hâllere farklı elementlerle yani farklı bakış açılarıyla bakabilmeme yardımcı olan bir unsur oldu. Bir taraftan da tarafsız tanıklık yapmaya çalışmamın sigortası olsun istedim. Hissel olarak bir yerde takılıp kalmamama yardımcı oldu bu. Her görüntü yönetmeni değiştiğinde ben de reset oluyordum.  

Ecem Şen: Sizin de bahsettiğiniz gibi Hasankeyf’le ilgili çok fazla yapılmış iş var. Evet Hasankeyf kaybediliyor ve bunu kayıt altına alma ya da bununla ilgili bir hikâye anlatma ihtiyacı ortaya çıkıyor ama siz bunu yaparken hiç ajite etmeyen bir yol tercih ediyorsunuz. Böyle, sınırları muğlak yerlerde gezerken bunu bir yok etmenin ya da kaybetmenin pornografisine dönüştürmekten nasıl kaçındınız?

Rûken Tekeş: İlk filmimde de aynı şey var bence. Çünkü ben bir şeyleri bastıra bastıra altını çizerek göstermeyi sevmiyorum. Herkes zaten anlatılanı duygu seviyesinde çok güzel anlayabiliyor. Bir filmde duygu seviyesinde bir şey anlatıyorsanız, bunu kişinin gözüne sokmaya gerek yok. Benim seyirci olarak da sevdiğim bir anlatı biçimi değil bu. Alacağımı alıyorum ben zaten orada.

Ben esasen bir şey yaşadım, bir şey gördüm, bir şeye şahitlik ettim ve bu duygularla o filmi çektim. Onu seyrederken benim, sizin ve hepimizin ortak bir duygu noktası olacak ama bireysel seviyede hepimiz çok başka şeyler seyredeceğiz ve yaşayacağız aynı anda. Ben bu özgür alanı yaratmayı seviyorum.

Ecem Şen: Kiev’de Birleşmiş Milletler Uluslararası İnsan Hakları Film Festivali’nin kurucusu ve direktörü, Venedik Film Festivali’nde İnsan Hakları Film Ödülü’nün öncüsü ve Sinema ve İnsan Hakları eğitim programının da ana kurucularındansınız. Festival mentalitesine sahip bir insan olarak İstanbul Film Festivali’nde filminizin iki bölümde yarışması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Rûken Tekeş: Birleşmiş Milletler’de insan hakları uzmanı olarak çalışıyordum o dönemlerde ama insan haklarının siyasi ve hukuki tarafıyla ilgiliydi işim. Bunun yeterli olmadığını çok erken zamanda fark edenlerdenim sanırım. Bu yeterli değil, bunu bizim daha fazla halka indirgememiz gerekiyor bunu da en güzel sanatla yapabiliriz, diyerek esas işimin yanında sanatı destekleyen bir tarafım oldu hep. O dönemde halkın film festivaline verdiği karşılık o kadar güçlü oldu ki, Birleşmiş Milletler festival çalışmasını dünya çapında uygulamaya koydu. Filmin gücüne çok inandığım için 2002’den beri insan hakları filmlerini destekliyorum farklı mecralarda ve şekillerde ama bunu ben bir gün kendi filmimi yaparım diye desteklememiştim açıkçası.

Ecem Şen: Bu fikir nasıl oluştu peki?

Rûken Tekeş: 2014’ün sonunda bir kaza geçirdim. Türkiye’deydim. Ve kazada omurgamda iki omur kırıldı. Çok riskli bir dönemdi. Sakat kalabilirdim. Uzun bir süre yatarak tedavi görmek zorunda kaldım. O yatma fikri ve hiçbir şey yapmama hâli bir noktadan sonra üretme hissiyle, “ne yapabilirim”i sorgulattı bana. Yarı yatalak hâlde de pek bir şey yapamıyorsunuz. Ben resim çiziyorum aslında ama onu da yapamıyordum o hâlde. Bilgisayarımı yarı yan halde kullanabiliyordum sadece. Yazma fikri de böyle çıktı ve yazmaya başladım. Yine bilindik, politik şeyler yazıyordum. Bu bana yeterli gelmedi. Ben de hayal dünyasına girip hikâyeler yazmaya başladım. Ama hikâyelerim aslında hep benim biriktirdiğim gerçek hikâyelerdi ve bunları kendimce değiştirerek yazdım. Hikâyeler sevdiğim arkadaşlarım tarafından okundu. Bunları muhakkak basmam gerektiği ve tam filmlik oldukları söylendi. Ben de eğer iyileşirsem, bunu çekelim diye düşündüm ama yönetmenliğini yapma fikri kafamda hiç yoktu. Birkaç kişiyle görüşüp, bunları kimin çekeceğiyle alakalı arayışlara girdim. Ama bir türlü içime sindiremedim. Çünkü benim anlatmak istediğim şeyi tam anlayamadıklarını düşündüm.

Sonra arkadaşlarım benim çekmemi önerdiler. Ben de bu yataktan sapasağlam çıkarsam Hevêrk’i (Çember) yani babamın hikâyesini çekme kararı aldım. “Deneyeceğim, neden olmasın?” dedim. Böyle başladı. O dönemde Türkiye’de üniversitede öğretim görevlisiydim. Asistanım katıldı önce, ardından yavaş yavaş profesyonel bir ekip olduk. İlk filmimi çektikten sonra çok keyif aldığımı fark ettim, filme de uluslararası tepkiler çok iyi geliyordu. Tam da o süreçte üniversiteden çıkartıldım maalesef. Böyle olunca sinemaya daha çok döndüm. Aslında ben hâlen esas işimi yapıyorum insan hakları uzmanı olarak, sadece artık sinemanın gücünü de kullanıyorum.

Ecem Şen: Peki İstanbul Film Festivali’nde Türkiye prömiyeri yapmakla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Rûken Tekeş: Vision Du Reel’de ana yarışmada dünya prömiyerini yapıyoruz. Onun hemen ardından Türkiye prömiyerini iki dalda İstanbul Film Festivali’nde yapıyoruz. Belgesel kategorisindeki Türkiye’den bir filmin Uluslararası Yarışma’da olması da enfes oldu. İlk filmimle uluslararası alanda başarılı olsam da Türkiye’deki festivallerde pek yer alamadım, o yüzden buradaki seyirciye pek ulaşamadım. Bu filmle ise daha çıkmadan festivale dahil olmamız harika oldu, çok mutluyum. Türkiye’de filmimin girebileceği en iyi festivallerden birindeyiz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi