5-16 Nisan tarihleri arasında zengin bir film seçkisini sinemaseverler ile buluşturacak 38. İstanbul Film Festivali 6. gününde de tüm hızıyla devam ediyor.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen 38. İstanbul Film Festivali; Dünya sinemasının en yeni örnekleri, usta yönetmenlerin son filmleri, yeni keşifler ve kült yapıtların aralarında bulunduğu 175 uzun metrajlı ve 11 kısa filmden oluşan zengin programıyla festival takipçileriyle buluşuyor. Festival kapsamında 12 gün boyunca, 19 bölümde 45 ülkeden 187 yönetmenin toplam 186 filminin 467 seansta gösteriminin yanı sıra konuk yönetmen ve oyuncuların katılımıyla gerçekleştirilecek sohbetler, atölyeler, konserler ve özel etkinlikler de yer alacak.

38. İstanbul Film Festivali’nde Dün

Firuze hakkında her şey

Uluslararası Yarışma filmlerinden Canım, İran’da Elburz Dağları’nda yaşayan Firuze’nin hayatını konu alıyor. Zor koşullara göğüs germiş 80 yaşındaki bu bilge kadının cesaret verici hikâyesini anlatan film, iki sene süren çekimlerin ardından, IDFA olmak üzere birçok önemli festivalde gösterildi. Yönetmen Yaser Talebi ve yapımcı Elaheh Nobakht’ın katılımıyla gerçekleşen gösterimde, Talebi filmden şöyle bahsetti: “Firuze’yi nasıl kameraya almalıyız diye düşünürken, gerçekçi ve dürüst bir film yapmak istiyorsak, hedefimize mesafe koymamamız gerektiğimizi anladık. Bu yüzden de gözümüze en yakın lensi, 50 mm’yi seçtik. Film bittiğinde anladık ki izleyiciler Firuze’ye inanmış; benim için değil, Firuze için alkış tutuyorlar.” Doğaya ve hayvanlara olan aşkının kendisini çok duygulandırdığını söyleyen yapımcı Nobakht, “Firuze’nin düşüncelerini korumak adına harcadığı çaba, bir İran kadını olarak benim için çok değerliydi” dedi.

Ruanda’dan Çekya’ya bir sirk hikâyesi

Ruanda soykırımdan kurtulmuş Elisée, yetim çocuklardan oluşan bir akrobat trupuyla çalışmaktadır. Rosta ise Prag’ın en tanınmış truplarından Cirk La Putyka’nın yüzü ve öncüsüdür. Bu iki trupun bir araya geldiği süreci izleyen Çek yönetmen Michal Varga’nın dokunaklı ve hareketli filmi Cirkus Rwanda, Belgesel Kuşağı’nda izleyiciyle buluştu. Pera Müzesi’nde yapılan filmin gösterimine yönetmen Michal Varga da katıldı. Varga, gazetede okuduğu Ruandalı akrobatlar ile ilgili bir haberin üzerine belgesel çekmeye karar verdiğini söylüyor: “Ruanda soykırımını ele almak yerine, soykırımdan kurtulan insanların hayatına değinmek istedim.”

Kişisel bir yolculuk hikâyesi: Durgun Nehir

Yönetmen Angelos Frantzis’in filmi Durgun Nehir, bir çiftin ilişkilerinin aşk, güven ve inanç üçgeni içinde test edildiği, Sibirya’nın dondurucu tabiatının heybetli görüntüleri eşliğinde geçen gerilimli bir aile dramı. Beyoğlu Sineması’nda gerçekleşen gösterimin ardından yönetmen Frantzis ve filmin oyuncularından Katia Goulioni izleyiciden gelen soruları yanıtladı.

Filmdeki siyah-beyaz çelişkisini bir yana bırakırsak çokça yer verilen “mavi” nin anlamı neydi? Mesela mavi renkli haç bir şeyi mi simgeliyor?

Angelos Frantzis: Aslında sembol kullanmadık. Haçtaki mavi Rus mavisi diye geçiyor. Sonuçta etrafımızı saran maddeler de mavi değil mi? Su, gökyüzü ve Anna’nın giydiği koyu mavi palto gibi… Bir “renk kodu” belirlemiştik ve o da maviydi.

Katia Goulioni: Mavi bence farklı şekilde görmenin ve düşünmemin simgesi. Okyanusta, gökyüzünde… Mavi orada ama ona dokunamıyoruz. Tonu koyu bile olsa, Anna’nın paltosu gibi, ardını görebileceğiniz bir renk.

Yunan Yeni Dalgası’nda gördüğümüz küçük burjuvanın toplumsal düzende hayata tutunmasını konu olan bir filmden ziyade din-insan ilişkisine kısmi olarak da olsa dokunan bir filmle karşı karşıyayız. Filmdeki bu değişimin nedeni nedir?

Angelos Frantzis: Filmler ve yönetmenler çeşitlilik barındırır, bundan dolayı hepsi adına konuşamam. Ancak bu filmde ilhamın ve fikrin nereden geldiğini bilmiyorum. Bunu tam olarak kim bilebilir ki, fikirler ve ilhamlar bir anda ortaya çıkan şeyler. Buna mukabil, filmin geneline “açıklama ve anlaşılma” düşüncesi hakim. Film, bir nevi anlayamadığımıza verdiğimiz tepkilerden oluşuyor.

Gece, Berlin ve elektronik müzik sinemada

Elektronik müzik ve sinema dünyasının tanınmış isimleri sessiz dönemin klasik filmlerinden Walter Ruttmann’ın yönettiği Berlin: Büyük Bir Şehrin Senfonisi’ni baştan kurguladılar. Festivalin “Musikişinas” bölümünde yer alan Bugünün Senfonisi elektronik müziğin başkenti Berlin’in hikâyesini beyazperdeye taşıyor. Cinemaximum City’s Nişantaşı’nda yapılan gösterime filmin yönetmeni ve senaristi Johannes Schaff katıldı.

Müzik filmde çok önemli bir rol oynuyor. Filmde beraber çalışacağınız, filmde müziklerini kullanmak istediğiniz müzisyenlere nasıl karar verdiniz? O süreç nasıl gelişti?

Bu cevabı çok kısa bir şekilde verebilirim: Ben seçmedim. Tabii ki bazı kararlar verildi ama bu müzikleri seçen ben değildim, müzik direktörümüzdü. Onun kararlarını da gerçekten Berlin için çeşitli yönlerden önemli olan kişiler etkiledi. Müzik direktörümüz şöyle bir fikir üzerine gitti ve hepsi Berlin’le ilişkili kişiler olsun istedi. Aynı zamanda farklı kuşakları, farklı dönemleri temsil eden kişiler olsun fikri de öne atıldı. Dolayısıyla filmde son birkaç onyıla yayılmış olacak şekilde farklı kuşakları etkilemiş elektronik müzik yapan müzisyenleri dinliyorsunuz.

Bir şekilde kullanmadığınız ve daha sonra kullanmadığınız için pişmanlık duyduğunuz bir şey var mı? Bir şekilde yakalayamadığınız filme almadığınız kaçırdığınız bir şey oldu mu?

Elimizde kullanamadığımız, saatleri bulan çekilmiş muhteşem görüntüler var ve bu görüntülerden aynı derecede etkileyici bir sürü film daha çıkabilir. Üç şey söyleyebilirim. Tabii ki çekemediğimiz şeyler oldu. Örneğin operada çekim yapmak istediğimizde izin veriyorlardı ama çok yüksek fiyatlar isteniyordu. İster istemez bu konuları, finansal koşullar nedeniyle dışarıda tutmak zorunda kaldık. İkincisi ise Berlin’deki uyuşturucu ortamı. Kullananların filme alınmaya dair hiçbir sıkıntısı yoktu, istediğiniz kadar çekebilirsiniz diyorlardı ama bu görüntüleri, müziğin bu kadar etkin ve baskın olduğu bir filmde göstermek cazip gelmedi. O yüzden bu konuda biraz çekimser kaldık. Üçüncüsü ise bu her ne kadar benim yönettiğim bir film olsa da benim üzerimde olan yapımcılar vardı. Benim kullanmak istediğim ama onların da filme dahil olmasını istemediği sahneler vardı. Böyle üç aşamada filmde yer almamış şeyleri sayabilirim.

Sınırların ötesinde: Diziler

Köprüde Buluşmalar’da günün konusu diziler oldu. Dijital platformların gün geçtikçe artan üretimi ve televizyon kanalları yerine geçişi, izleyicinin değişen alışkanlıklarının konuşulduğu bu oturuma Tims Production’dan Timur Savcı, senarist Ayfer Tunç, Özlem Yılmaz ve Burcu Görgün Toptaş katıldı. Konuşmanın moderatörlüğünü Ay Yapım’dan yapımcı Yamaç Okur yaptı.

Festivalde anma: Ayhan Ergürsel

57 yaşında kalp krizi nedeniyle zamansız kaybettiğimiz Ayhan Ergürsel’i anma amacıyla dostları bir araya geldi. Cazibe Hanım’ın Gündüz Düşleri, Ağrı’ya Dönüş, Kız Kulesi Aşıkları, Kasaba, Mayıs Sıkıntısı, İklimler, Yumurta, 11’e 10 Kala, Üç Maymun, Albüm gibi pekçok filmin kurgucusu olan Ergürsel ile ilgili Ahmet Çadırcı şunları söyledi: “Onun için Yeşilçam’ın son kurgucusu diyebilirim. Ayhan filmi izler, bazen çözemediği olur ama ertesi gün bir şekilde mutlaka çözer. ‘Şurayı da çek, bak burası eksik’ falan diye yönetmene de fikirler veren bir kurgucuydu. Hem eski kuşakla çalışmış oldu hem genç kuşakla.”

Ergürsel’in Cut / Kes adlı otobiyografik filminden de parçaların gösterildiği bu anma toplantısında söz alan Tolga Esmer, Ergürsel için, “Kendisine montajcı ya da kurgucu derdi ama ben ona hep kurgu sanatçısı sıfatını yakıştırırdım. Çünkü gerçekten yaptığı her şeyi inanılmaz bir sanatçı gözüyle, inanılmaz bir marifetle yürütürdü” dedi.

Sezgileri Ergürsel kadar güçlü çok az insan tanıdığını söyleyen Pelin Esmer, birlikte çalışma deneyimlerinden şöyle bahsetti: “Filmi koklardı bence Ayhan ve bütün sezgilerini o koku harekete geçirirdi. ‘Pelin bak dün neler düşündüm’ der, rüyasında filmi görürdü Ayhan. Biz o rüyaya göre otururduk ve güne öyle başlardık. Çok şanslıyım onunla bu kadar vakit geçirebildiğim için ve çok üzgünüm artık geçiremeyeceğim için.”

Yönetmenin kafasında oluşturduğu resmi, teknik ve estetik bilgisiyle gerçekleştirmesine yardımcı olan deneyimli kurgucu, özellikle ilk filmini çeken yönetmenlerle çalışmış, fikirleriyle onlara ilham vermiştir.

Filmin sonuna kadar Ergürsel’in çok büyük emek verdiğini anlatan Hande Güneri, “Kurgu bitince benim işim bitti diyip gitmiyordu. Renk olsun ses olsun, her aşamasında kendini filme adıyordu. Bu zamanda bu şekilde çalışan insan bir elin parmağını geçmez” dedi.

Kalandar Soğuğu filminde birlikte çalışan Mustafa Kara, Ergürsel’in iyi zanaatkar ve sanatçı olmasının yanında, iyi bir insan olduğunu söyledi ve sözlerine şunları ekledi: “Sizin akıl edemeyeceğiniz şekilde sahneyi özel bir içgüdüyle ve sağduyuyla bambaşka bir yere eğirebilecek bir yeteneği vardı. Bu içgüdü, hem çalışırken hem de sonrasına dair çok önemli bir deneyim bırakmıştır. Bizi bu salona getiren şey de Ayhan Ergürsel’in ne kadar iyi bir kurgucu olduğunun ötesinde ne kadar iyi bir insan olduğu.”

38. İstanbul Film Festivali’nde Bugün

Festivalde günün filmlerinden:

Odamda | 19.00 | Rexx Sineması

Sokağın Dili Olsa | 21.30 | Atlas Sineması

Festivalde günün belgesellerinden:

A Dog Called Money | 11.00 | Cinemaximum Zorlu Center

Bir Zamanlar Normaldim | 13.30 | Cinemaximum City’s Salon 3

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi