38. İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümünde yer alan Yuva’nın yönetmeni Emre Yeksan’la filmin ortaya çıkış sürecini, politik çağrışımlarını, Türkiye sineması içindeki yerini ve diğer merak edilenleri konuştuk.

Söyleşi: Güvenç Atsüren

Deşifre: Sıla Şahinöz

Fotoğraflar: Edze Ali

Güvenç Atsüren: Yuva’nın ortaya çıkış sürecinden bahseder misiniz?

Emre Yeksan: Yuva’nın ilk ortaya çıkışı, 2013’ün Mart-Nisan ayları civarında oldu. Körfez’in ilk versiyonu bitmişti ama Körfez’e finansman bulamayacağımızı düşünüyorduk. Ben de o sırada başka projelerle uğraşayım dedim. Bir yandan da yapımcılığa devam ediyordum ama yoğunluğu azalmaya başlamıştı. Yuva, var olan ve uzun süre üzerinde düşündüğüm hikâyelerden derlenip toplanarak ortaya çıktı.

Öncesinde iki kardeşin hikâyesi üzerine düşünüyordum. Bir de ondan ayrı olarak ormanda yaşayan bir karakter kurguluyordum. Bir şekilde ikisi birleşti. Genelde benim için böyle oluyor aslında. İlk öykü çeriyle çöpüyle çıkıyor, sonra derlenip toplanıyor. Hatta keşif yapmak için haziran başında Kaz Dağları’na bir haftalığına gitmek istemiştim ama sonra Gezi olunca gidememiştim. Gezi’den sonra gittim. Yuva’nın öyküsünü yazıp bitirmiştim zaten. Kardeşler ve mekânın etrafında olan bitenler belliydi aslında. Ondan sonra Körfez devreye girince, Yuva uzun süre bekledi. Ta ki, Körfez’in post prodüksiyonunu toparlarken, Yuva’yı da tretman olarak gönderelim ve olursa oradan devam ederiz dedik. Venedik Film Festivali Biennale College Cinema fonu olunca da Yuva’yı hızlı bir şekilde senaryolaştırdık.

Güvenç Atsüren: Filmin ortaya çıkması aslında Gezi’nin öncesine denk geliyor ama filmin son hâline baktığımızda, bize Gezi’yi çağrıştıracak birçok imge var. Gezi Direnişi filmde ne kadar etkili oldu?

Emre Yeksan: Gezi’den önce Türkiye’de ve dünyada bir sürü olay cereyan ediyordu. Dolayısıyla Gezi’nin, belki de hissi anlamda Körfez’in hikâye yapısına ve finaline dair daha fazla etkisi olmuştur. Ama Yuva’da, Gezi’nin etkisi Körfez’e göre daha az. Yuva, Gezi olmadan önce de Gezi’ye benzer bir yerden etkilenerek ortaya çıktı. Gerçekte yaşanan, ormandaki bir mücadele üzerinden kurguladığım bir hikâyeydi. Ama ister istemez bir mekânın, mekânda yaşayan insanlar tarafından savunulması noktasına geldiğinde Gezi’de de, Almanya’nın Hambach Ormanı’nda yaşayan ve oraya yerleşmiş insanların mücadelesi de, Amerika’da yerlilerin alanlarını savunması da birbirine benziyor aslında. Çok örneği var; dolayısıyla baktığımızda Gezi de bir sembole dönüşüyor. Bu bağlamda Yuva’da, Gezi’nin doğrudan etkisi daha az olmuştur diye düşünüyorum. Çünkü Gezi’den daha bağımsız bir şekilde doğa-insan meselesi üzerinden ilerliyor. Gezi benim için daha kentsel bir mesele. Yuva’da biraz daha sonsuz doğa ve onun karşısındaki “hiç insan” üzerinden bir fikirle hareket etmeye çalıştığım için orman ve doğa mücadeleleri belki daha fazla ilham verici olmuştur Gezi’ye kıyasla.

Güvenç Atsüren: Körfez’in finalinde, Gezi’yi de bize çağrıştıracak şekilde, ana karakterin tüm film boyunca dolaştığı şehirden biraz daha uzaklaşarak daha açık bir alana, daha rahat nefes alabileceği bir ortama gittiğinde nihayete erdiğini görüyorduk. Yuva’ya baktığımız zaman, filmin tamamında karakterin bütünleştiği, içinde çok rahat hareket edebildiği ve Körfez’in finaliyle bir bağlantı kurmamıza yol açan bir mekân görüyoruz. İkisi arasında nasıl bir bağlantı var?

Emre Yeksan: Önce Körfez oluştu ama Körfez’in finali, Yuva’dan sonra geldi aslında. Bir şekilde bu fikirleri tetikleyen; yaşadığımız yer ile olan ilişkimiz, bu dünya da olabilir ya da çok geniş ölçekte bir evren de olabilir ya da bir oda da olabilir, onun ötesinde kendimizle kurduğumuz ilişkiydi. Dolayısıyla bir ortaklık kesinlikle var. Yani biri, kıstırılan bir kent alanının genişlemesiyle ilerlerken; diğeri de geniş bir alanın yavaş yavaş daraltılması üzerinden ilerleyen bir hikâye. O anlamda birbirinin ayna görüntüsü olabiliyor. Orman ve doğa, kendini gerçeklikten soyutlama ya da ilksel birtakım duygulara dönme arzusu içindeki bir karakterin arayış mekânı olarak var. Çünkü şehrin içerisinde, o tip bir yalnızlığı var etmek çok zor. Orman o yalnızlığın altını çizebilmek için de çok uygun bir mekândı. Bir yandan doğa çok büyük ve onun karşısındaki küçüklükle, kendi küçüklüğümüzle karşı karşıya kaldığımızda, ister istemez içimizdeki bir mücadeleye dönüşüyor. “Ben neyim, ne kadar küçüğüm, ne kadar büyüğüm, bu parçanın ne kadarıyım, ne kadarının dışarısındayım?’’ soruları otomatik olarak karşımıza çıkıyor. Mekân-karakter ilişkisi, aslında Körfez’de de var. Geri dönen karakterin, şehirle kurduğu ilişki kendisine bir açılım sağlarken; burada da aslında tam tersine bir mekânla insan arasında henüz tamamına ermemiş, sorgulaması süren bir ilişki var.

“Politik olmayan bir şey yok.”

Güvenç Atsüren: Karakterlerin, mekânlarla ilişkisi üzerinden şekillenen bu anlatıların içinde, bir yandan da mekân olgusunu var eden politik sistemin etkilerini görüyoruz. Peki bu filmleri yaratırken, doğrudan mekân-insan ilişkisi üzerinden yola çıkıp sonrasında politik metaforları mı oluşturuyorsunuz, yoksa fikir zaten bu hâliyle mi canlanıyor zihninizde?

Emre Yeksan: Bu hâliyle ortaya çıkmaya başlıyor. Bu biraz dünyayı algılama biçimimizle alakalı. Ben psikolojik bir olgu üzerine düşündüğümde, ikinci adımda kendimi toplumsal bir etkinin arayışı içinde buluyorum. Mesela depresyon üzerine düşünüyorum ama ikinci aşamada bunun toplumla bağlantısını, depresyona dönüşen toplumsal mekanizmaları kurcalıyorum.

Aynı şekilde soyutlanma arzusu üzerine düşünürken; bir yandan gerçekten felsefi bir arayış, diğer bir yandan kaçış üzerine yoğunlaşıyorum. Ama kaçışın olduğu noktada ister istemez ”Ne vardı?” sorusu üzerine düşünmeye başlıyorum. Öyle gördüğüm, olayları öyle algıladığım için her şeye politik bir çerçeveden bakıyorum. Politik olmayan bir şey yok. Öyle gördüğüm için de muhtemelen politik olan şeyler kendilerini biraz daha gösteren biçimde var oluyor olabilir. Çok küçük ve görünürde politik olmayan bir hikâye anlattığımızda da, onun içinde kaçınılmaz bir biçimde siyaset vardır. Siyaset kaçınılmaz bir biçimde varsa, biz de o siyaseti koyalım diyoruz. O siyasetin, kendisini var etmesine izin vermek ve alan açmak gibi bir durum oluyor.

Mesela İstanbul’da var olmanın yarattığı ruh hâli diye bir şey var. İzmir’e ya da Seferihisar’a gittiğimde başka hissediyorum. Ruh hâli dediğimiz şeyi yaratan, mekân ve o mekânın bizim dışımızdaki bütün olgularla ilişkisi aslında. Dolayısıyla, bir hikâye kurduk ve üstüne de bir şey koyduk durumu olmuyor. Genelde biri oluşurken diğeri de geliyor. Ama son kertede, azaltma, temizleme ya da bazen bulanıklaştırma ihtiyacı oluyor. Mesela, ”Kim bu adamlar?” sorusunun cevabını vermeme çabası, aslında ilk versiyonda varken onu bulanıklaştırma çabası devreye giriyor.

Güvenç Atsüren: Türkiye Sineması’na baktığımız zaman, filmin anlatısı biraz politik ve toplumsal olaylarla ilgileniyorsa, mümkün mertebede gerçekte olanı ve gerçeklik hissini en yoğun biçimde yaratma çabasını görüyoruz filmlerde. Ama sizin filmlerinizde anlatıyı daha da muğlaklaştırmaya, daha da sezgisel hâle getirmeye yönelik bir çaba var. Kendinizi Türkiye sineması içerisinde nerede görüyorsunuz?

Emre Yeksan: Bu durum, kökenlerini tam olarak net tespit edemediğim sanatsal bir eğilim aslında. Oldum olası böyle hikâyeleri sevdim. Ben öz şüpheciliği, kafa karışıklıklarını seven birisiyim. Kesinlikler ve netlikler, benim hayatımda zor oluşan olgular. Ne kadar keskin ve ne kadar gerçekçi bir şey anlatırsam, o kadar daraltıyorum ve geri dönülmez bir pozisyon üretmiş oluyorum. Pozisyonların yumuşaklığı ve geçişkenliği çok önemsediğim bir şey. Politik olarak da belli bir çerçeve ve belli bir duruş var ama o duruşun içerisinde, bakışımızı ne kadar geniş tutabiliyorsak o kadar da doğru bir yerde konumlandığımı düşünüyorum kendi adıma.

İzleyici olarak da realizmi sevmiyorum diyemem. Çünkü sinemanın %85-90’ı realizm üzerinden ürüyor. Çok sevdiğim realist ve toplumsal gerçekçi filmler de var. Ama bir yandan da realizmden sıkılma hâli var. Sinemanın, edebiyatın, kurmaca sanatın imkânları, realizmi kırmaya mümkün bir alan açarken niye ısrarla realizm ve natüralizm arayışı var? Oralarda benim kafam karışıyor hep. Bu tarafı biraz daha genişletecek bir şey olsa keşke duygusu oluyor. Realizm bu kadar baskın bir biçime dönüşmemiş olsa diye düşünüyorum hep. Bu da ister istemez üretirken reaktif bir durum geliştiriyor. Bu kadar realist işle karşı karşıya kalınca realist olmama arzusu büyüyor.

“Yuva’da Türkiye sinemasından beklenmeyen realist denemeyecek soyut bir dünya var.”

Güvenç Atsüren: Yurtdışında, Türkiyeli bir yönetmenin bu türden filmler çekmesi nasıl reaksiyonlar alıyor?

Emre Yeksan: Gördüğüm kadarıyla bir farklılık duygusu yaratıyor. Türkiye sinemasına dair bir beklentiyi, olumlu anlamda boşa çıkardığımı söylediler. Hem kendi içinde hem de Türkiye sineması içerisinde yeni bir kanal, farklı bir dil aslında bu. Yan yana geldiği filmlerle de alakalı biraz. Farklı bir dili yakaladığı için geçen sene Anons da çok sevildi. Bu sene de Nebula var, o anlamda birbiriyle örtüşebilecek filmler. Körfez ve Yuva üzerinden konuşurken, aslında biraz bu kanalın da oluşmaya başladığını söyleyebiliriz. Her sene bu tarz muğlaklıklardan çekinmeyen, anlatısını realist bir yerden kurmayan, Türkiye için alışılmadık anlatılar kuran filmler var. Yuva için Latin Amerika ya da Güneydoğu Asya sineması benzetmeleri yapıldı. Körfez için Güney Avrupa, İtalya, İspanya benzetmeleri olmuştu. Yuva’da Türkiye sinemasından beklenmeyen realist denemeyecek soyut bir dünya var.

Güvenç Atsüren: Yuva, Venedik’te açılışını yaptı, Türkiye’de Adana’da gösterildi.  Şimdi de İstanbul Film Festivali’nde İstanbul prömiyerini yapacak. İstanbul prömiyeri ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Emre Yeksan: Heyecanlı çünkü geçen sene Körfez’i gösterirken Yuva’yı çektiğimiz için yoktuk, sadece gösterime katılabildik. Bu sene festivalde olacağız. Geçen sene programı da kaçırınca bir boşluk hissi oluştu bende. Festival programı da güzel, merak ettiğim filmler var. Hatta tekrar izleyeceğim filmler bile var High Life gibi. Sevilmeme potansiyeli olan bir film ama ben çok sevdim, kesinlikle bir daha izleyeceğim.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi