Dünya prömiyerini 69. Berlin Film Festivali’nde yapan, 38. İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümünde Altın Lale kazanmasının ardından bu hafta vizyona girecek Kız Kardeşler’in yönetmeni Emin Alper ile filmin ortaya çıkış sürecini, anlatı tercihlerini, Berlin’de aldığı olumlu yorumları ve diğer merak edilenleri konuştuk.

Söyleşi: Utku Ögetürk

Deşifre: Alp Karaçaylı

Fotoğraflar: Çağla Akıncı

Utku Ögetürk: Yanlış hatırlamıyorsam Abluka sonrası bir kadın hikâyesi çekmek istediğinizi söylemiştiniz. Bu hikâyenin Kız Kardeşler olduğunu anlıyoruz aslında. Kız Kardeşler’i çekme fikri tam olarak nasıl ortaya çıktı?

Emin Alper: Besleme bir kadının hikâyesini çekmek uzun süredir, Abluka’dan da önce hatta Tepenin Ardı zamanlarından beri aklımdaydı. Ancak ilk fikir Kız Kardeşler’de gördüğümüz hikâyeden çok daha farklıydı. Biraz daha Reyhan’ın hikâyesi gibiydi o. Beslemelik dönemi bittikten sonra yeni bir aile kurmuş ve kasabaya yerleşmiş bir kadının hikâyesiydi. Sonra o hikâye çok değişti. Fikir kafamda evrilip çevrilirken Reyhan’ın köye geri gönderilmesi fikri bana daha ilginç gözüktü. Sonrasında da yavaş yavaş diğer kardeşler eklendi.

Utku Ögetürk: Kız Kardeşler beslemelik üzerinden sınıf farkı ve eşitsizliği işliyor. Beslemelik konusu ise başlı başına epey sıkıntılı bir konu. Az bilinen bu meseleyi beyazperdeye taşıma fikri nasıl oluştu?

Emin Alper: Beslemelik meselesi beni çok küçük yaşlardan beri meşgul eden, tabiri caizse bir yazar olarak cezbeden bir konu. Çünkü bu kurum vesilesiyle sınıfsal farklılıkları en keskin, en dramatik şekliyle gözlemleme imkânına sahip oluyoruz. Aynı zamanda cinsiyet eşitsizliklerini de… Bu tip eşitsizlerin insan ruhunda bıraktığı izleri gözlemlemek için ideal bir laboratuvar alanı gibi görüyordum beslemeliği. Özellikle o kızların içinde bulundukları o çelişkili ruh hâli, kendilerini hiçbir yerde evlerinde hissedememe hali beni çok ilgilendiriyordu. Bir taraftan da bu meselenin Türkiye’de çok yaygın olmasına rağmen hiç konuşulmamış olması, edebiyatta sinemada hiç konu edilmemiş olması beni ayrıca şaşırtıyordu. Dolayısıyla bu konuyu muhakkak işlemeliyim diye düşünüyordum.

“Beni motive eden hikayeler ve ilham kaynaklarım bizzat benim çocukluk gözlemlerim.”

Utku Ögetürk: Sınıf farklılıkları ve beslemelik üzerinden “taşrada kadın olma” meselesi de var. Bu hikâyeyi bu şekilde oluşturmaktaki temel motivasyonunuz neydi?

Emin Alper: Beni motive eden hikayeler ve ilham kaynaklarım bizzat benim çocukluk gözlemlerim. Beslemelik, benim yaşadığım kasabada çok yaygın bir olguydu. Etrafımda yoğun bir biçimde gözlemlediğim, çok da kanıksanmış bir durumdu. Mesela ilkokulda hep besleme sıraları olurdu. En arka sıralar onlara ayrılmış olurdu. Onlar doğru düzgün derslere gelmezdi. Haftanın iki, üç günü gelirlerdi çünkü evde yapacak işleri vardı. Hocalar da onları bilirdi ve geçirecek kadar not verirlerdi onlara. Bütün kasabanın bildiği, kanıksadığı, alışık olduğu bir durumdu fakat o yaşlarda bile onların eşitsiz konumları beni çarpıyordu ve çok rahatsız ediyordu. Belki de temel motivasyonum çocukluğumdan beri beni rahat bırakmayan bu rahatsızlıkla baş etmekti.

Utku Ögetürk: Filmin adı Kız Kardeşler. Ancak, film boyunca onların hikâyeleri anlatılırken paralel kurguda erkekleri ve onların hikâyelerini de görüyoruz. Bu hikâye kurgusu tercihi, Anadolu’da kadınların hikâyelerine erkeklerin de her daim bir şekilde müdahil olduğunu vurgulamak için miydi?

Emin Alper: Tabii, biraz öyle. Taşrada kadınların kendi kaderlerini çizme çabalarına dair bir hikâye anlattığın zaman ister istemez erkekler devreye giriyor. Köyde geçen bir hikayede erkeklerin kadınların hayatına hiç müdahil olmadığı bir tablo herhalde gerçekçi olmazdı. Filmde kadınlar bir taraftan kendi hayatlarında bir şeyleri değiştirmek için uğraşırken bir yandan da erkekler öbür masada, ateş başında kadınların geleceği hakkında kararlar veriyorlar. Çoğu zaman kadınlardan bağımsız, onların istekleri hilafına. İki taraf da bu durumun farkında. Elbette kadınlar da bu durumun farkında. Kendi çıkış yollarını ararken bunu da hesaba katıyorlar.

Utku Ögetürk: Türkiye sinemasında çok fazla taşra filmi yapılmaya başlandı. Kız Kardeşler’in üretim sürecinde bu durumla ilgili bir çelişki veya tedirginlik yaşadığınız oldu mu?

Emin Alper: Aslında içsel olarak hiç yaşamadım ama dışarıdan gelen uyarılar ister istemez bu tedirginliği yaşattı bana. Yani hikâyeyi birilerine anlatır anlatmaz, ‘’yine mi taşra filmi’’ tarzında tepkiler alıyorsunuz. Bu da sizi biraz düşündürüyor tabi, ama ben bunu gerçekten bir taşra filmi olarak görmüyorum. Tabii taşra filminden ne anlıyoruz, öncelikle bunu tartışmak lazım. Ben Tepenin Ardı’nı da bir taşra filmi olarak görmüyorum mesela. Elbette taşrada geçiyor ama meselesi taşra değil. Tepenin Ardı’na baktığımızda mesela, düşman üretme saikine eğiliyoruz ve bu her yerde geçerli bir durum. Burada da hikâye taşrada geçiyor ama anlatmak istediğim mesele sadece taşrayla ilgili değil. Eşitsizlik, çıkışsızlık, daha iyi bir hayat umudu vesaire…  bunlar evrensel, illa belli bir coğrafyaya sığdırılamayacak hisler. Benim için bütün bu hislerin peşinde koşmak ve bu çelişkileri yakalamak önemliydi. Ben taşra filmi, şehir filmi vs. diye bakmıyorum kendi hikayelerime. Beni daha çok temalar, meseleler motive ediyor. İster şehirde, ister çölde, isterse de taşrada geçsin, o benim için sadece uygun bir mekân, anlatmak istediğimi anlatmak için.

Utku Ögetürk: Özellikle Berlin Film Festivali’ndeki prömiyerin ardından benim de içerisinde bulunduğum Türkiye’den birçok sinema yazarı filminizin yer yer taşra filmlerinin bir parodisi olarak kabul edilebileceğini, hatta kara komediye daha yakın olduğunu dile getirdi. Taşra sinemasını da düşündüğümüz zaman filmin ironik bir yerde durduğunu söyleyebilir miyiz?

Emin Alper: Tabii filmde ironi oldukça yoğun bir yer tutuyor. Kara komedi der miyim bilmiyorum çünkü “komedi” filmin geneline damgasını vuran baskın bir sıfat. Ama filmin özellikle belli sahnelerinin komik olmasını hesaplamıştım tabi ki. İroni zaten daha önceki filmlerimde de kullanmaya çalıştığım bir araç. Bu filmde belki biraz daha baskın. Açıkçası şunu da söyleyeyim, Berlin’de film izlenirken bu kadar gülüneceğini beklemiyordum. Önce Türk izleyici gülüyor diye düşündüm ama sonra öğrendim ki Alman izleyiciler de en az Türkler kadar gülmüş. Filmi yazarken tabii ki komik olsun diye kaleme aldığınız bölümler oluyor ama filmin yazılmasından çekilmesine kadar bir buçuk sene geçiyor neredeyse. Aynı sahnelerle defalarca oynuyorsunuz, kurguluyorsunuz. O sahneler artık sizin için komik olmaktan çıkıyor. Kısacası ben unutmuştum filmin yer yer komik olduğunu. Sonuç olarak prömiyerde izlerken filmin beklediğimden daha komik çıktığını düşündüm. Filmi tam olarak kafamda oturtmam için tekrar izlemem lazım. (Gülüyor).

Utku Ögetürk: Filmin isminden yola çıkacak olursak Çehov’un Üç Kız Kardeş’ini getiriyor akıllara. Böyle bir bağ kurma durumu var mı?

Emin Alper: Çehov ile bağlantısı var ama Üç Kız Kardeş ile değil. Üç Kız Kardeş, Moskova’ya gitme arzusu olan kız kardeşlerin hikayesini anlatıyor. Belki bu anlamda bir benzerlik kurulabilir ama o kadar. Fakat bu hikâyeyi yazarken benim aklıma Çehov’un çok sevdiğim başka bir hikâyesi gelmişti ve onu tekrar okudum. O hikâye de Çukurda. Filmde gerçekleşen dramatik olay Çukurda’da gerçekleşen dramatik olayla aynı. Ama onun dışında da Çukurda ile birebir bağlantı kurmak zor. Bu benzerlikler sınırlı olsa da filmin dünyasının Çehov’a yakın olduğunu söyleyebiliriz yine de. Filmin çok karakterli olması, bazı karakterlerin mizahi tonlar taşıması, hikâyenin karmaşık bir olay örgüsünden ziyade karakterler arası ilişkilere dayanması, hatta yer yer bir tiyatro oyununa benzemesi noktasında Çehovyen bir dünyaya yaslandığı söylenebilir.  

Utku Ögetürk: Filminiz zamansız ve mekânsız bir yapıya sahip. Neden böyle bir tercihte bulundunuz?

Emin Alper: Aslında ilk soru şuydu: Bugünde mi yoksa başka bir zamanda mı geçecekti? Bugünde geçmeyeceği benim için çok netti. Bir kere az önce de söylediğim gibi hikâye, benim çocukluk anılarımdan besleniyor. Ve istediğim evreni köyde kurabilmek için zamanda biraz daha geçmişe gitmemiz gerekiyordu. Mesela telefon ve televizyonun olmaması gerekiyordu. Yolların kışın kapandığı, kolay kolay çıkılamayan bir mekan hissini yaratmak için bugünden öte bir döneme gitmek şarttı. Biz de öyle yaptık. Aşağı yukarı 80’leri referans aldık. Sonra onun da altını çizmek istemedim. Çünkü zamanı özellikle belirli yaptığınızda insanlar arkasında başka bir şeyler arıyorlar. ‘’Neden 50’ler değil de 80’ler?’’ gibi sorular beliriyor kafalarda. Dolayısıyla olabildiğince zamansız bir his yaratmaya çalıştık. Her ne kadar referans olarak kafamızda 80’ler olsa bile… Aslında Tepenin Ardı ve Abluka da böyleydi. Bu anlamda benim filmlerimde bu durum, bir süreklilik arz etti.

Hikâye daha çok bana neyi çağrıştırıyorsa, belli bir dünya kurmam konusunda beni nasıl motive ediyorsa öyle bir dünya kurmaya çalışıyorum.”

Utku Ögetürk: Estetik anlamda üç filmin anlatısının da birbirinden farklı olduğunu söyleyebiliriz. Filmografinizi oluştururken kariyerinizdeki bir önceki filme benzemeyen filmler yapma gibi bir arzunuz var mı?

Emin Alper: Özellikle öyle bir motivasyonum yok. İlk iki filmde ortak temalar daha barizdi. Paranoya, düşmanlık hikâyeleri, daha politik bir arka plan gibi… Ama stilistik açıdan kendimi yenilemek ve geliştirmek istedim. Tepenin Ardı ile Abluka arasındaki süreci bir tür kendimi geliştirme süreci olarak gördüm. Abluka’dan bu filme geldiğimizde, hem tematik olarak hem de stilistik olarak çok farklı bir şey yapmayı istiyordum. Çünkü kendimden sıkılmaktan biraz korktum. Yine politika, yine biraz paranoya vs olsun istemedim… Bu kez biraz daha karakter odaklı bir hikâye yazmak istedim. Stilistik olarak da buna uygun bir dünya kurma amacı ortaya çıktı haliyle. Stil üzerine düşünmek bir anlamda benim için bir keşif anlamı taşıyor. Stile dair beni motive eden genelde hikâye oluyor. Yani benim değişmez biçimsel kurallarım yok galiba. Genel planlar olsun, hep plan sekanslarla anlatayım gibi bir tutuculuğum yok. Hikâye daha çok bana neyi çağrıştırıyorsa, belli bir dünya kurmam konusunda beni nasıl motive ediyorsa öyle bir dünya kurmaya çalışıyorum. Bu da bir taraftan hoşuma gidiyor çünkü yeni tarzlar denememi sağlıyor.

Utku Ögetürk: Kendiniz de gizemli bir karakteri canlandırıyorsunuz. Bu tercihinizin nedenini söyleyebilir misiniz?

Emin Alper: O tercihin sebebi sadece ekonomik. Filmi çok uzakta bir yerde çektik (Artvin, Yusufeli) ve filmi programlamak, oyuncu trafiğini ayarlamak büyük zorluklar çıkarıyordu. Çünkü oyuncuların tiyatrosu var. Haftada iki gün İstanbul’a gidip gelmek zorundalar. Benim oynadığım rol için de bir oyuncu ayarlayıp fazladan onun trafiğiyle ve programlamasıyla uğraşmayalım istedim. Diğer eşkiyayı canlandıran da Yapım Koordinatörümüz Selim Güntürkün. Tabi benim bir oyunculuk geçmişim de var. Yıllar önce Boğaziçi Oyuncuları’nda oyunculuk yapmıştım. Seyfi’nin kısa filminde oynadım vs. Oyunculuğa çok uzak da değilim yani.

Utku Ögetürk: Berlin Film Festivali’nde, sinema yazarlarından oluşan Screen jürisi tarafından en yüksek puanı alan iki filmden biri oldu Kız Kardeşler. Ancak, festival jürisi tarafından es geçildi film. Bu durum birçok festivalde dikkat çekiyor. Sinema yazarlarından oluşan jürilerle, festival jürilerinin böylesine farklı görüşlere sahip olmasını neye bağlıyorsunuz?

Emin Alper: Ben buna alıştım. En yüksek oyu alan belki ödül almıyor ama ikinci ya da üçüncü en çok oyu alan film jüri tarafından da kabul görüyor. Bir matematiği yok yani bunun. Son senelerde eleştirmenlerin birinci seçtiği film ödül alamıyor pek ama diğer yüksek puanlı filmler alabiliyor. Yani bir kesişim kümesi de var. Eleştirmenlerin seçtiğiyle jürilerin seçimi tümüyle alakasız olsa o zaman durum daha basit olurdu, fakat tablo daha karmaşık. Örneğin Eşanlamlılar’ın da puanı bizimkiyle eşitti ve Altın Ayı’yı aldı. Dediğim gibi bunun tam bir matematiği yok. Hiçbir şey şaşırtıcı değil artık benim için. Ben ahir ömrümde şunu öğrendim. Hiçbir şey beklemeyeceksin. Ben eleştirmen jürisinden de üç puan çıkmasına şaşırdım. Bu konuda çok samimiyim. 1.3 gibi çok düşük bir puan da çıkabilirdi. Üzülürdüm öyle çıksaydı tabi ama çok da garipsemezdim çünkü fazlasıyla garip seçimlere tanık oluyorum festivallerde. Filmlerin algısında dünya genelinde hissettiğim ve bizzat deneyimlediğim ortak kriterlerin yokluğu durumu beni çok düşündürüyor ve bazen de bu durum beni demotive ediyor. Ama bu işin doğası biraz böyle galiba. Buna alışmak lazım. Gerçekten çok az filmde konsensüs sağlanıyor. Dolayısıyla birbiriyle tümüyle zıt tepkiler artık beni daha az şaşırtıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi