Sekala Niskala – Görünen ve Görünmeyen

Film festivalleri; dünya sinemasının yakın dönemde çekilmiş önemli örneklerini sinemaseverlerle buluşturmanın yanı sıra, görece kıyıda köşede kalmış keşif niteliği taşıyan filmlere de programlarında yer vermeleriyle daha da heyecan verici bir hâl alıyorlar. Endonezyalı genç yönetmen Kamila Andini’nin ikinci uzun metrajlı filmi olan Sekala Niskala da, kişisel görüşüme göre keşif filmi sıfatını ziyadesiyle hak eden bir yapım olarak Ankara Film Festivali’nin bu yılki seçkisi arasında dikkat çekiyor.

Sekala Niskala, küçük ama yönetmenin ne yapmak istediğinin son derece farkında olduğunun hissedildiği bir film. 2018 yılında Berlin Film Festivali’nin Generation Kplus bölümünde en iyi film seçilen yapım, ölüm döşeğinde olan ikiz kardeşinin durumuyla baş etmeye çalışan genç kız Tantri’yi merkezine alıyor. Kardeşinin hastane odasına getirilmesi karşısında, o odaya giremeyen Tantri’nin tavrını gözlemleyerek, son derece gerçekçi bir noktadan başlıyor Sekala Niskala. Fakat film yavaş yavaş açıldıkça Tantri’nin hayal dünyası yönetmen Kamila Andini’nin kadrajına girmeye başlıyor. Genç kızın zihninde yarattıkları, onun ikiz kardeşinin, yaklaştığını her geçen gün daha yoğun bir şekilde hissettiren ölümünün bir tür reddine dönüyor. Film en büyük başarısı da ölüm gibi, hayatın belki de en saf gerçekliğiyle bir genç kızın hayal dünyası arasındaki dengeyi kurma biçiminde. Film Tantri’nin zihninin yansıttıklarına odaklandıkça, kardeşi Tantra’nın ölümünden uzaklaşmıyor; aksine onun ölümüne daha yumuşak bir noktadan bakmaya başlıyor. Böylelikle Sekala Niskala, çok insani, çok nahif bir yapı kazanıyor. Hayalle gerçeğin birbiri içine zarifçe karıştığı, gücünü bu karışımdan alan sayısız film var belki sinema tarihinde. Ama ölüme böyle bir noktadan, hem de olabildiğince kırılgan bir üslupla bakabilmek ise bu filmi özgün bir noktaya taşıyor.

70/100

Nebula

30. Ankara Film Festivali Günlükleri’nin önceki bölümünde Güvercin Hırsızları’ndan bahsederken, bu filmin Türkiye sinemasının kendisine ülkenin festivallerinde boy göstermenin yolunu açacak alışkanlıklarını tekrar ettiğinden, sırtını bu kolaycılığa yasladığından dem vurmuştum. Tarık Aktaş’ın ilk uzun metrajlı filmi Nebula ise bu alışkanlıkların dışına çıkmak üzerine kurulmuş, kıymetini de özellikle buradan alan bir yapım. Filme dair kısa bir sinopsis yazmak istesek ortaya muhtemelen şöyle cümleler çıkar: Küçük bir çocuk olan Hay’ın bir gün yol kenarında ölü bir at görür ve o esnada zihnine işleyen bu görüntü, yetişkinliğinde başına gelen bir olay sonucunda yaşadığı o travmatik görüntüyü hatırlamasına yol açar. Lakin, bu kısa özet Nebula’nın asıl yapmak istediğini çok çok kısıtlı bir şekilde yansıtıyor. Zira bakıldığı zaman film, genel sınırları belli olan bir olay örgüsüne ya da anlatı boyunca takip ettiği, karakterize edilmiş bir ana karaktere sahip değil. Tarık Aktaş, tesadüfi gibi görülen olaylar üzerinden doğa-insan ilişkisine bakarken, filmin zaman algısını da bu anları arka arkaya dizerek doğrusal bir akıştan uzaklaştırıyor. Dolayısıyla film, bahsettiğimiz üzere doğa-insan ilişkisine bakarken kullanabileceği olay örgüsü gibi elementleri bir kenara koyarak, daha saf bir bakışa sahip oluyor. Bu, belki dünya sineması için yeni bir buluş değil, ama kalıpların içine sıkışmış ülke sinemamız için gerçekten taze bir kan. Her ne kadar zaman zaman vasat altı oyunculuklar ve yetersiz diyalog yazımı gibi sebepler filmin gücünü zedeliyor olsa da, Nebula ezberlere boyun eğmeyen, yeniyi arayan cesur bir ilk film olarak takdir görmeyi sona kadar hak ediyor. Bunu destekler şekilde Tarık Aktaş, Nebula’nın dünya prömiyerini yaptığı Locarno Film Festivali’nde de En İyi Çıkış Yapan Yönetmen Ödülü’nü kazanmıştı.

65/100

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi