Güvercin Hırsızları

Osman Nail Doğan’ın ilk filmi olan Güvercin Hırsızları; Adana ve İstanbul film festivallerinden sonra bu kez de 30. Ankara Film Festivali’nde yarışıyor. Bu durum ülkedeki sinema endüstrisine, ya da çerçeveyi biraz daraltırsak “festival filmi” üretimine dair önemli göstergeler sunuyor aslında. Tabii ki, ülkedeki birçok festivalde gösterilmenin yanında, yarışan tek film Güvercin Hırsızları değil, ama yapımın içeriğiyle birlikte düşündüğümüzde önümüze Türkiye sineması namına pek de umut verici bir tablo çıktığını söyleyemeyiz.

Film, yönetmen Osman Nail Doğan’ın çocukluğunu geçirdiği, Yozgat’a bağlı Sorgun ilçesinde geçiyor. Bu cümle dahi, Güvercin Hırsızları’nın ülke sinemamızda artık sıkıcı hâle gelmeye başlayan “otobiyografik ilk film” furyasının bir parçası olduğunu göstermeye yetiyor. Elbette genç bir yönetmenin kamera arkasına geçtiği ilk yapımda, bildiği sularda yüzmeyi tercih etmesi gayet anlaşılabilir bir durum. Lakin artık bu kalıbın dışına çıkmaya çalışmayan, daha da kötüsü bu minvalde en ufak bir düşüncesi olmayan filmlerin tekrar tekrar karşımıza çıkıyor oluşu ne yazık ki, keyif kaçırıcı bir detay olmanın çok ötesinde, Türkiye’de bağımız sinemanın ayağına dolanan bir bağa dönüşmüş durumda.

Güvercin Hırsızları’nın içeriğine baktığımızda da bu kalıbı tekrar eden anlatıların iyi bir örneğini göremiyoruz. Sosyal hayatla tek bağlantısı güvercin beslemek olan, bunun yanında başkalarının güvercinlerini çalarak para kazanan, ilk gençliğini yaşayan erkek güruhunun başını çeken Mahmut var filmin odağında. Yaşadığı bir karşılaşma sonucu, hırsızlıklarını kendi için değil, başkasına iyilik yapmak adına yapan bir “iyi hırsız”a dönüşen Mahmut’un ve onun arkadaşlarının içinde yaşadığı çevresel faktörlere dair bir söz üretemiyor oluşu gibi ciddi bir soruna sahip olan Güvercin Hırsızları, sırtını gerçeklik ve insaniyet hissine dayamış, dolayısıyla da kolaycı bir film.

30/100

Oray

Oray da, tıpkı Güvercin Hırsızları gibi bir ilk film. Almanya’da yaşayan Türk yönetmen Mehmet Akif Büyükatalay bu ilk filminde -tıpkı öncesinde çektiği kısa metrajlılarda olduğu gibi- kamerasını, bu ülkede yaşayan Müslüman azınlığa mensup erkeklerin dertlerine çeviriyor. Oray, adını merkezinde yer alan karakterden alıyor. Bu karakter öncesinde hırsızlık ve uyuşturucu satıcılığı yaparken hapse giren ve burada kendi kurtuluşu olarak gördüğü İslam’la tanışan genç bir erkek. Hayatını mensubu olduğu dinin emir ve gerekliliklerine göre yaşamaya çalışan bu adam, eşiyle girdiği bir tartışma esnasında İslam’a göre boşanma anlamına gelecek “Boş ol” ifadesini üç kere kullanıyor ve devamında hayatı, kelimenin tam anlamıyla dağılıyor. İslam’ı hayattaki en büyük önceliği olarak konumlandırmış bir adamı adım adım takip eden Oray’ın en büyük başarısı, anlatısını ne İslam övgüsüne ne de din eleştirisine dönüştürmeden odağını karakterlerin ve onların yaşamlarına büyük etkisi olan ekonomik ve sosyolojik şartların üzerinde tutabiliyor olması. Din gibi, kitleler üzerinde çok büyük etkisi olan bir kavramı merkezine alan bir yapımla karşı karşıya olduğumuzu düşünürsek bu az buz bir başarı değil. Bu konuda da Mehmet Akif Büyükatalay’ın biçimsel tercihlerinin etkisini göz ardı edemeyiz. Özellikle Dardenne Kardeşler’in sinemasını ziyadesiyle hatırlatacak kamera kullanımı ve kadrajlarla gerçeklik hissini güçlü bir şekilde kuran yönetmen -metinsel anlamda kıymetli bir işe imza atsa da- tam da bu sebeple takdir ettiği sinemacıların dilini yeniden üretmekten kurtulamıyor; bu da Oray’ın özgün bir yapım olmasını engelliyor. Ama adı Avrupa sinemasında terörizmle birlikte anılması kanıksanmış bir konuyu; bu kadar içeriden ve bütünlüklü, dolayısıyla da benzerlerinden ayrışabilen bir noktadan aktarabiliyor oluşu Büyükatalay’ın kariyerinin devamında çekeceği filmleri merak etmemizi sağlayan etkenlerin başında geliyor.

60/100

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi