Ankara Sinema Derneği’nin Gezici Festival, bu yıl 29 Kasım’da yirmi beşinci kez yollara düşüyor. Festival, 29 Kasım-5 Aralık arasında Ankara’da, 6-8 Aralık’ta Sinop’ta, 9-12 Aralık’ta ise Kastamonu’da olacak. Klasiklerden Türkiye ve dünya sinemasının başarılı güncel örneklerine, çok zengin bir seçkiyi sinemaseverlerle buluşturacak 25. Gezici Festival programından kaçırılmaması gereken 10 filmi listeledik.

25. Gezici Festival’de Kaçırılmaması Gereken 10 Film

Ablam

80’li yıllarda geçen bir büyüme hikâyesi anlatan, Burcu Aykar imzalı kısa film Ablam’ın odağında, ergenliğe girmiş ablasının altından ezildiğini hisseden, bu his karşısında çıkış yolu arayan bir kız çocuğu yer alıyor. Bu kızın içinde bulunduğu ruh hâlini, yakaladığı küçük ama derinlikli detayların yanında, müzik kullanımından sanat yönetimine kadar hemen hemen her alandaki özenli çalışmayla desteklemeyi başaran film, yarattığı duygu yoğunluğu ile seyirciye dokunaklı bir deneyim yaşatmayı başarıyor. Ablam, ilk kez seyirci karşısına çıktığı 15. Akbank Kısa Film Festivali’ninde Ulusal Kategori En İyi Kısa Film Ödülü’nü kazanmış sonrasında da 56. Antalya Film Festivali’nde Ulusal Kısa Film Yarışması’nda zafere ulaşmıştı.

Aidiyet

Kısa filmleri ve video çalışmalarının ardından imza attığı ilk uzun metrajı Tuzdan Kaide ile klasik sinemanın anlatı konvansiyonlardan uzak bir kariyer çizeceğinin sinyallerini veren yönetmen Burak Çevik’in ikinci filmi Aidiyet de benzer sularda geziyor. Dünya prömiyerini yılın ilk aylarında Berlin Film Festivali’nde yapan yapım, yönetmen Çevik’in ailesinin yaşadığı bir trajediye deneysel bir üslupla uzanıyor. Bir cinayet hikâyesi olarak yorumlanabilecek filmin, ilk yarısı deneysel belgesele yarın dururken ikinci yarısı ise söz konusu cinayetin işlenmesinden önceki kısa bir zaman dilimine odaklanan bir kurmaca. Bu bağlamda Çevik’in özellikle Türkiye’de eşine rastlamanın pek mümkün olmadığı bir sinema dilinin peşinden gittiği Aidiyet’in ezberbozan ve cüretkâr bir deneyim sunduğunu söyleyebiliriz.

Bozkır

Yönetmen Ali Özel’in -kariyerinin başında olan birçok sinemacının yaptığı gibi- kendi memleketinde, Konya’da çektiği film, geneli itibarıyla bir ailenin kuşakları arasındaki çatışmayı ele alıyor. Konya’nın bir köyünde yapılmakta olan baraj inşaatı, köyün tahliye edilmesini gerektirir. Lakin derme çatma evinde, eşinin evinin bahçesinde bulunan mezarıyla bir başına yaşayan Ahmet isimli yaşlı adam evini terketmek istemez. Ve onu bu konuda ikna etmek adına yıllardır görüşmedikleri oğlu, adamın yeğenleri tarafından köye çağrılır. Bu noktadan itibaren oğlun babayı ikna etme çabası, yavaş yavaş hesaplaşmaya dönüşür. Günümüz Türkiye sinemasının kanıksanan taşra hikâyelerinden birini iddiasız bir üslupla anlatan Bozkır, hatırlanacağı üzere 56. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Ulusal yarışmaya damga vurmuş, 10 dalda toplam 11 ödül kazanmıştı.

Cadı Üçlemesi 13+

İlk uzun metraj filmi Kaygı’da toplumsal bir travmayı kişisel bir gerilim öyküsü üzerinden anlatırken Türkiye sinemasında pek örneğini göremediğimiz başarılı bir tür filmine imza atan Ceylan Özgün Özçelik’in yeni projesi olan Cadı Üçlemesi’nin ilk ayağı olan 13+, korku dram türündeki bir kısa film. Dünyanın dört bir yanında, dans eden tüm cadılara ithaf edilen üçlemenin, diğer ayakları da 15+ ve 18+ isimlerini taşıyacak.

Doğruyu Seç – Do the Right Thing

Bazı filmler sinematik başarılarıyla, bazıları da ilgilendiği konunun önemli sayesinde ölümsüz hâle gelir. Çağımızın önemli yönetmenlerinden Spike Lee’nin ilk büyük filmi olduğunu söyleyebileceğimiz Doğruyu Seç, bu iki durumu bir araya getiriyor. Özellikle Afro-amerikalılara yönelik ırkçılığa karşı tavizsiz tavrıyla da akıllarda yer eden Lee’nin bu filmle, ırkçılığa dair modern bir başyapıta imza attığını söylesek abartmış olmayız. Stilize görselliği ve tavizsiz toplumsal eleştirisiyle bu Spike Lee klasiği her sinemaseverin mutlaka izlemesi gereken bir yapım.

Işık, Daha Fazla Işık – Let There Be Light

2015 tarihli ilk filmi Eva Nova’yla ülkesi Slovakya’yı Oscar yarışında temsil edenyönetmen Marko Škop, yükselen aşırı sağın küçük bir kasabadaki bir ailenin hayatını nasıl etkilediğine dair çarpıcı anlatı sunuyor ikinci filmi Işık, Daha Fazla Işık’ta. Almanya’da işçi olarak çalışan ve ailesinden uzun süre uzak kalan Milan, geri döndüğünde oğlunun bir sınıf arkadaşının ölümüyle ilgisinin olabileceğini öğreniyor. Milan, olayla ilgili araştırma derinleştikçe çevresindeki herkesin dâhil olduğu korkunç gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalıyor. Avrupa sinemasının sosyal gerçekçi damarının önemli bir temsilcisi olarak gösterilebilecek  film, dünya prömiyerini yaptığı Karlovy Vary Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nün yanında Ekümenik Jüri’den de mansiyon ödülü almıştı.

Saman Alevi – Le feu follet

Fransız sinemasının en önemli yönetmenlerinden Louis Malle’in yönettiği filmin merkezinde alkol problemi olan bir yazar yer alıyor. Alkol tedavisi gördüğü hastaneden çıktıktan sonra ilk gününü eskiden tanıdığı arkadaşlarını, eşini dostunu görmeye ayırır fakar bu girişim onu ferahlatmak bir yana daha da strese sokar. Bir yandan çok güçlü ve karanlık bir psikolojik dram olan Saman Alevi, diğer yandan da döneme sirayet eden sosyal problemleri de gösterişsiz bir ustalıkla resmediyor. Anlatının üzerinden şekillendiği yazar Alain Leroy rolünde harikalar yaratan Maurice Ronet’nin performansıyla taçlandırdığı film, sinema sanatının zirve noktalarından birine işaret ediyor.

Sinek Kuşu – Beol-sae

Prömiyerini Busan Film Festivali’nde yapan ve festivalde NETPAC (Asya Sineması Tanıtım Ağı) ödülü ile taçlandırılan, Türkiye prömiyerini yaptığı İstanbul Film Festivali’nde de Altın Lale’ye uzanan, Güney Koreli yönetmen Bora Kim’in ilk uzun metrajı Sinek Kuşu; ergenlikten eğitim koşullarına, aile ve toplum baskısından arkadaşlığa pek çok kavramı sorgulamaya açan bir büyüme hikâyesini ekrana taşıyor. Güney Kore gibi kemikleşmiş ataerkil düşünce kalıplarına sahip bir toplumda, cinsiyet ayrımcılığı taşıyan bakışı merkezine alan Kim, ana karakteri Eunhee’nin belirsiz geleceğine bizleri de ortak ederken genç oyuncu Park Jihu’nun şaşırtıcı derecedeki başarılı performansı Sinek Kuşu’nu etkileyici bir portreye dönüştürüyor.

Söz – Ordet

İskandinav sinemasının ustalarından Carl Theodor Dreyer’in başyapıtlarından Söz, dindar bir Danimarka köyünde geçiyor. Bir çiftçi ve üç oğlunun hikâyesi yer alıyor anlatının merkezinde. Bu üç çocuktan biri inancını sorgulayarak agnostik olmuştur, biri farklı mezhepten bir kadına gönül vermiştir, diğeri ise İsa olduğuna körü körüne inanmaktadır. Bu üç karakter üzerinden kurumsallaşmış din ve kişisel inanç arasındaki sert çatışmaya odaklanır Dreyer. Düşünsel açıdan böyle güçlü bir noktada duran film, teknik anlamda da tam bir gövde gösterisi. İçerikle eşsiz bir uyum sergileyen biçimsel tercihler, Söz’ü sinema tarihinin en “aşkın” filmlerinden birine dönüştürür.

Torbacı – The Connection

Torbacı, Amerikan bağımsız sinemasının yaratıcıları arasında sayabileceğimiz Shirley Clarke’ın imzasını taşıyor. Kariyeri boyunca daha çok kısa metraj kurmaca ve belgesellere imza atmış yönetmenin ilk uzun metrajlısı olan yapım, “film içinde film” tanımının karşılığını başarıyla veriyor. Bir grup esrarkeş caz müzisyen ve onları filme çeken bir yönetmene odaklanan film, belgesel ve kurmaca arasındaki çizgiyi var gücüyle muğlaklaştırırken, deneysel sinema ve cinema vérité’ye de göz kırpıyor. Filmde rol de alan müziyenler Freddie Redd ve Jackie McLean’in bestelerinin de Torbacı’nın gücüne güç kattığını atlamayalım.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi