Ankara Sinema Derneği’nin Kültür ve Turizm Bakanlığının katkılarıyla düzenlediği Gezici Festival, bu yıl 30 Kasım’da yirmi dördüncü kez yollara düşüyor. Festival, 30 Kasım-6 Aralık arasında Ankara’yı, 7-9 Aralık’ta Sinop’u, 10-13 Aralık’ta ise Kastamonu’yu ziyaret edecek. Sinemaseverler için çok zengin bir program sunan 24. Gezici Festival’de kaçırılmaması gereken 10 filmi listeledik.

24. Gezici Festival’de Kaçırılmaması Gereken 10 Film

Anons

Mahmut Fazıl Coşkun‘un Uzak İhtimal ve Yozgat Blues’dan sonra çektiği üçüncü uzun metrajlısı Anons, başarısız bir darbe girişiminden hareketle kara bir komedi koyuyor ortaya. Bunu yaparken politik söylemler üretmek yerine, günlük detaylarla ilgilenerek mizahını buradan üretiyor. İskandinav sinemasının önemli yönetmenleri Roy Andersson ve Aki Kaurismäki’nin biçimsel ve mizahi tercihlerinden esintiler taşıyan Anons’un Türkiye sinemasında pek örneğine rastlamadığımız türden bir komedi anlayışının peşinden gittiğini söyleyebiliriz. Bu anlayışıyla iyi bir uyum sağlayan görüntü ve sanat yönetimi, filmin dikkat çekici olmasının diğer nedenlerinin başında geliyor.

Az Gelişmişliğin Anıları – Memories of Underdevelopment

Devrim öncesinde palazlanmış burjuva sınıfının bir temsilcisi olarak Sergio karakteri vardır Memories of Underdevelopment merkezinde. Çevresindeki hemen hemen herkes, genellikle Amerika’ya gitmek için ülkeyi terk ederken Sergio kalmayı seçer; kalır ve toplumdaki dönüşümü, ya da sırtını kültür emperyalizmine dayamış burjuva sınıfının dönüşemeyişini izlemeye koyulur. Film özellikle yönetmen Alea üzerinden, bir entelektüelin devrimle gerçekleşen değişim karşısındaki endişesini simgeliyor şeklinde yorumlansa da yönetmen bu yorumu tümden reddeder. Onun derdi, destekçisi olduğu devrimin daha geniş bir etki alanına sahip olmasına önayak olmaktan başka bir şey değildir. Anlatısındaki siyasi yaklaşım yanında, bu yaklaşıma uyumlu şekilde, kurmaca ve belgesel arasında gidip gelen, devrimci biçimsel denemelerle bezeli Memories of Underdevelopmentpolitik sinemanın en önemli yapı taşlarından birisi.

Bebek Jane’e Ne Oldu? – What Ever Happened to Baby Jane?

Robert Aldrich’ın yönettiği What Ever Happened to Baby Jane?’i tüm zamanların en iyi korku-gerilim filmleri arasında saysak abartmış sayılmayız. Filmi özel yapan şey, bu hissi doğaüstü olayların tam tersi yönde; insanın içindeki kötücüllükten üretmekteki başarısı. Birbiriyle küçüklüklerinden beri mücadele hâlindeki iki kız kardeşin hikâyesine odaklanan film, şöhret arzusunun birey üzerinde yarattığı deformasyonu merkezine alıyor. Bu hikâye kurulumundan doğan gerilimi, filmin bir karakteri gibi kullandığı eve sıkıştırarak daha da etkili kılan yönetmen Aldrich’in teknik becerisi What Ever Happened to Baby Jane?’i benzersiz bir başyapıta dönüştürüyor.

Büyük Karnaval – Ace in the Hole

Hollywood sinemasının en büyük ustalarından Billy Wilder’ın imzasını taşıyan Ace in the Hole, tavizsiz bir medya eleştirisi sunuyor. Eskiden başarılı bir gazeteciyken kariyeri düşüşe geçen ana karakter Chuck Tatum, mesleki gidişatını toparlamak adına, mağarada mahsur kalmış bir adamı haberleştirmeye koyuluyor. Fakat bir süre sonra işler kontrolden çıkarak, neredeyse bir cümbüşe dönüşüyor. Yönetmen Wilder, her zamanki eleştirel üslubuyla, bu durumun sorumlusu konumuna medyayı yerleştirerek tüm zamanların en güçlü medya eleştirilerinden birini ortaya koyuyor. Medyanın toplumsal etki yaratma gücüne attığı etkili bakışla hâlâ güncelliğini koruyan Ace in the Hole’un başrolündeki Kirk Douglas’ın performansı da kesinlikle görülmeye değer.

İkindi Düğümü – Meshes of the Afternoon

Maya Deren’in eşi Alexander Hammid’le birlikte çektiği 1943 yapımı Meshes of the Afternoon, deneysel sinema tarihinin en önemli başyapıtlarından biri. Döngüsel ve kendini tekrar eden bir anlatı sunan film, erken dönem gerçeküstücü ve deneysel yapımların izini sürerek insan psikolojine geniş bir alan açıyor. Yaratıcı kurgusu, kamera açıları ve ağır çekimlerle yarattığı biçimsel dille Meshes of the Afternoon, perdede izleme fırsatı kaçırılmaması gereken bir filme dönüştürüyor.

Şüphe – Burning

Katıldığı Cannes Film Festivali’nden aldığı FIPRESCI ödülünün yanında, festival esnasında eleştirmenlerden aldığı puanlarla Toni Erdmann’ı geçerek bu alandaki zirvenin yeni sahibi olan Burning, Güney Kore’nin son yıllarda yetiştirdiği en önemli yönetmenlerden Lee Chang-dong’un yeni filmi. Yedi yıl aradan sonra kamera arkasına geçen yönetmenin, teknik ustalıkla gizemli bir aşk hikâyesini birleştirmedeki başarısı filmin ilk gösteriminden beri dilden bile yayılmış durumda. Ülkemizde de birçok seveni olan yazar Haruki Murakami’nin öyküsünden sinemaya uyarlanan Burning, daha şimdiden adını 2018’in en iyi filmleri arasına yazdırdı diyebiliriz.

Kız – Girl

Belçika’nın bu yılki Oscar aday adayı Girl, balerin olmak için isteyen 15 yaşındaki ergen trans birey Lara’nın hikâyesine odaklanıyor. Zaten yeterince zorlu bir süreç olan bale eğitimiyle, ergenliğin yolunun kesişmesi filmin tonunu belirliyor. Yönetmen Dhont’un bir gazete haberinden yola çıkarak çektiği Girl, Cannes’dan hem en iyi ilk filme verilen Altın Kamera hem de Kuir Palmiye ödülleriyle döndü. Film, yılın en güçlü cesaret öyküsü olmaya aday bir  yapım.

Sibel

Sibel’in bilmediğimiz yerlerde, bilmediğimiz bir biçimde konuşan, bildiğimiz insanların hikâyesi olduğunu söyleyebiliriz. İletişim biçimi kuş dili (ıslık dili) de olsa aynı baskıların, aynı mücadelelerin, kendin olarak hayatta kalabilmenin konuşulduğu bir anlatı sunuyor izleyicisine. Damla Sönmez’in canlandırdığı Sibel karakteri, Karadeniz’de Kuş Köy adında bir yerde hayatını sürdüren, dilsiz bir genç kadın. Ancak yaşadığı köyün en önemli özelliği, yıllar içerisinde insanların birbiriyle uzak mesafeleri ortadan kaldırabilecek biçimde ıslıkla haberleşmesi. Buradan hareketle bireylerin iletişimsizliğinin yol açtığı problemlere meydan okuyan güçlü bir kadın portresi olarak da değerlendirebileceğiniz Sibel, Türkiye sinemasında hasret olduğumuz türden bir kadın anlatası anlatısı ortaya koymasıyla dikkat çekiyor.

Soğuk Savaş – Cold War

Önceki filmi Ida’yla Yabancı Dilde En İyi Film Oscarı’na uzanan Paweł Pawlikowski, Cold War’da seyircileri yine İkinci Dünya Savaşı sonrasına çağırıyor. Yönetmene Cannes Film Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazandıran film, 1950’lerin Soğuk Savaş atmosferinde geçen bir aşk hikâyesini, Avrupa’da yaşanan dönüşümlerle paralellik kurarak anlatıyor. Müzikleri, Ida’da da gördüğümüz dingin ama güçlü siyah-beyaz sinematografisi ve bunların birleşiminden doğan dingin, melankolik ve dokunaklı atmosferiyle öne çıkan Cold War, Gezici Festival’in zengin programı arasında es geçilmemesi gereken yapımlardan biri.

Uzak Evren – Distant Constellation

Uzun yıllar fotoğrafçılık yaptıktan sonra yönetmenliğe adım atan Shevaun Mizrahi imzalı Uzak Evren, Mizrahi’nin ilk uzun metrajlı belgeseli. Film, seyircilerini İstanbul’da zamanın durduğu bir huzurevinin sakinleriyle büyülü bir yolculuğa çıkarıyor. Bir yandan huzurevinin hemen dışında devam eden inşaat, geleceğin belirsizliğini ve değişimi simgelerken, içeridekilerin anlattıkları bizi geçmişe götürüyor. Bu ikilem üzerinden, zaman olgusu ve etkisi üzerine çok güçlü ve bütünlüklü çıkarımlar yapmayı başaran Uzak Evren, yavaş sinema ekolüne yakın duran biçimsel tercihleriyle bu çıkarımları daha etkili bir şekilde seyirciye hissettiriyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi