Yıl sonu listeleri ardı ardına sıralanırken ülkemizdeki gösterim tarihlerini baz almak suretiyle yılın öne çıkan ilk filmlerini sizin için derledik. Listeyi oluştururken yönetmenlerin daha önce çekmiş oldukları kısa filmleri ve kısa belgeselleri göz önünde bulundurmadan, ilk uzun metrajlı filmlerini çekmiş olmalarını kıstas aldık. Festivallerde, online platformlarda ve ticari gösterimde kendisine yer bulmak suretiyle Türkiye’de izleyicilerle buluşan kurmaca, belgesel filmler arasından seçtiğimiz 10 film içerisinde ülkelerinin Oscar adayı olan, gösterildiği festivallerden ödüllerle dönen filmler de mevcut. 2019’dan akıllarda kalan 10 başarılı ilk film listesini derledik.

Derleyen: Güvenç Atsüren & Murat Emir Eren

2019’dan Akıllarda Kalan 10 Başarılı İlk Film

Ağaçlardan Bahsetmek – Talking About Trees

Dünya prömiyerini yaptığı Berlin Film Festivali’nden En İyi Belgesel Ödülü’yle dönen, Sudanlı yönetmen Suhaib Gasmelbari‘nin filmi Ağaçlardan Bahsetmek, Fransa, Sudan, Çad ortak yapımı müthiş bir inat ve direniş hikâyesi. Sudan’da diktatör El Beşir’in yönetimi ele geçirmesi sonrasında adeta yok edilen sinema kültürünün kurumsal olarak kalan son temsilcisi konumundaki Sudan Sinema Derneği’nin üyeleri İbrahim, Süleyman, Manar ve Altayib’in hayatına odaklanır film. 45 yıllık arkadaşlar, uzun süren baskı, sürgün ve binbir güçlüğün ardından hala aynı amaç için hareket ederek ülkede bir sinema gösterimi düzenlemeye karar verir. Bunun için eski filmleri toparlamak ve atıl durumdaki sinema salonunu yeniden işler hale getirmek gerekmektedir. Sinema sevgisini yeniden Sudan sokaklarına taşımak için var gücüyle çalışan ekip elbette büroktartik birçok güçlükle ve tehlikeyle yüzleşir. İstanbul Film Festivali‘nde FIPRESCI Ödülü kazanan film dayanışmanın, hayal kurmaya devam etmenin ve sinema sevgisinin sınırlarının olmadığını gösteren ilham verici bir yapıya sahip.

Atlantique

Yılın en dikkat çekici çıkışlarından biri de Senegal asıllı Fransız yönetmen Mati Diop’un imzasını taşıyan Atlantique’ti şüphesiz. Senegal’in başkenti Dakar’da inşa edilen futurustik bir inşaat. Bu inşaatta çalışan işçilerin hayatları ve bu işçilerden biriyle aşk yaşayan genç bir kadın, Ada. Ada’nın safiyane biçimde aşık olduğu Süleyman, çok çalışsa da maaşını bile alamadığı işini ve Ada’yı geride bırakıp günün birinde Avrupa’ya göç etmek üzere Atlantik’e açılınca Ada’nın hayatı altüst olur. Film, bu noktadan sonra hem Ada’nın hemd Süleyman’ın yaşadıklarını birbirine telepatik biçimde bağlı, son derece güçlü bir sinema dili ve duygusal tonu yüksek bir yaklaşımla anlatır. Dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nde yapan filmin yönetmeni Mati Diop, aynı zamanda oyuncu olarak da tanıdığımız bir isim. Diop bu filmle Cannes’da Büyük Jüri Ödülü’nü kazanmıştı.

Bal Ülkesi – Honeyland

Tamara Kotevska ve Ljubo Stefanov’un birlikte yönettikleri Bal Ülkesi, seyirciyi Balkanlar’daki bir dağ köyüne konuk eden bir belgesel. Bu belgesel büyük bir kısmında Hatice Muratova isimli bir kadını takip ediyor. Neredeyse başka hiçbir geçim kaynağının olmadığı bu terk edilmiş köyde, arıcılık yaparak hayatına devam eden kadın, film devam ettikçe devasa bir yıldıza dönüşüyor. Hayatta kalma güdüsü bir yana, her şeye rağmen elinde bulunduklarına sarılan, neredeyse perdeden taşan gücünü de doğanın kendisinden alan bir kadın Muratova. Yönetmen Kotevska ve Stefanov’un, bu güçlü kadını belgesel adına bir fetiş objesine çevirmektense, onu içinde yaşadığı doğanın ve çevresindeki insanların bir parçası olarak konumlandırmaları Bal Ülkesi’ni değerli kılan etmenlerin başında geliyor. Güçlü sinematografisi ile de dikkat çeken Kuzey Makedonya yapımı belgesel  aynı zamanda En İyi Belgesel ve En İyi Uluslararası Film kategorilerinde ödül sezonunun favorilerinden.

Bedenimi Kaybettim – J’ai perdu mon corps

Yeni filizlenen bir aşk, bir aile trajedisi ve belki de en önemlisi kesilmiş bir el…  Jérémy Clapin ilk uzun metrajlı animasyonu Bedenimi Kaybettim, bir araya gelmesi kağıt üzerinde bir araya gelmesi zor görünen bu olguları, aynı potada eritirken fantastik ve “gerçek” olan arasında görünmesi mümkün olmayan bir köprü kurup son derece organik bir duygu yaratmayı başarıyor. Özellikle 2008 tarihli kısa filmi Skhizein’le son derece özgün hikâyeler anlatabileceğini kanıtlayan Clapin, ilk uzun metrajında da yarattığı bu beklentinin altını doldurmaya başarıyor. Kesilmiş bir elin laboratuvardan kaçıp ait olduğu vücudu Paris sokaklarında ararken, pizza kuryesi Naoufel de kendi hayatını bir düzene oturtmaya çalışırken, yolu genç bir kadınla kesişiyor. Kayıp bir el ve kendini var etmeye çalışan bir gencin “hayat”larındaki paralellikler birbirlerine karışırken Bedenimi Kaybettim’in anlatısı gittikçe daha çarpıcı hâle geliyor. Film, dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nin Eleştirmenlerin Haftası bölümünde yapmış ve bu bölümde büyük ödüle ulaşarak bunu başaran bir animasyon olmayı başarmıştı.

Bir Gün – Egy nap

Geçtiğimiz yılların dikkat çeken filmlerinden Ildikó Enyedi imzalı Beden ve Ruh – Teströl és lélekröl’de yardımcı yönetmen olarak çalışmış Zsófia Szilágyi’nin prömiyerini Cannes’da yapan ilk uzun metraj kurmaca filmi Bir Gün, üç çocuk annesi Anna’yı bir gün boyunca takip ediyor ve seyirciyi bu günde yaşananlara tanık ediyor. Tanıklık, yönetmen Szilágyi’nin filmdeki üslubunu ifade edebilmek açısından en doğru kelime belki de. Zira film  olabilecek en saf hâliyle, taraf tutmadan ve duygu yaratmak namına ekstra çaba sarf etmeden Anna’ya odaklanıyor. Zaten ziyadesiyle zor bir hayatı olan kadın, eşinin onu aldattığından şüphelenmesiyle duygusal anlamda daha da zorlu bir sürece giriyor. Sadece yirmi dört saatlik kısıtlı bir zaman diliminde yaşananları perdeye yansıtma iddiası taşıyan yapım, bu aralıkta yaşananları aktarırken yakaladığı güçlü ritim duygusu ve bu ritmin de yardımıyla yaratılan gerilimle seviye atlayarak 2019’da izlediğimiz en güçlü kadın filmlerinden birine dönüşüyor.

Deniz Şeytanı – Kraben rahu

Türkiye’de ilk kez 38. İstanbul Film Festivali’nin Mayınlı Bölge bölümünde gösterilen Deniz Şeytanı, Taylandlı yönetmen Phuttiphong Aroonpheng’in imzasını taşıyor. Kariyerinin ilk bölümünde kısa metraj filmlere imza atan Aroonpheng, bu ilk uzun metrajında ülkesindeki bir balıkçı köyüne çeviriyor kamerasını. Bu köyde yaşamakta olan bir balıkçı göçmenlerinin boğulduğu deniz kıyısındaki ormanda yaralı, baygın bir adama denk gelir. Tek kelime konuşmayan bu adamı evine götürüp iyileştiren balıkçı ona yeni bir isim ve hayat sunar. Balıkçı bir gün çıktığı denizden dönmeyince bu konuşamayan adam yavaş yavaş onun hayatını, evini ve hatta eşini sahiplenir. Deniz Feneri’nde seyircinin sinema filmi karşısındaki edilgen konumu ile filmdeki karakterin olan bitene müdahale edeme duruma arasında güçlü bir paralellik kuran yönetmen, bu ilginç çıkış noktasını güçlü imgeler ve ses tasarımı ile destekleyerek kurulması zor, dingin ama çarpıcı bir dil yaratmayı başarıyor.

Nuh Tepesi

Adana Film Festivali’nde En İyi Film ödülüne uzanan Nuh Tepesi, Cenk Ertürk’ün yazıp yönettiği, dünya prömiyeriniyse Tribeca Film Festivali’nde yapan bir film. Seçkide yer alan filmlerdeki yaygın temalardan birine, geçmiş travmalarıyla baş etmeye çalışan erkek karakterlere sırtını yaslayan film, mizansenlerine ve kamerasına hakim bir yönetmeni, karakterleri ete kemiğe bürümekte mahir oyuncuları sayesinde yarışmada öne çıkmayı başaran bir yapıt. Filmde ölmek üzere olan ve yıllardır görmediği babasını, son isteğini yerine getirmek üzere köyüne götüren Ömer’in hikâyesine odaklanıyoruz. Ömer’in, babası İbrahim’le yaptığı bu yolculuk aynı zamanda yılların hesaplaşması için de bir vesile oluyor şüphesiz. Film, Ali Atay ve Haluk Bilginer’in karşılıklı iyi performanslarının da etkisiyle, finale değin tansiyonu yüksek tutmayı başarıyor. Bununla beraber köyde kurulan dünya fazlasıyla güvenli alanlarda seyrediyor, aynı şeyi, son derece dengeli ilerleyen, ancak bir noktadan sonra dengeli olmakla tekdüze olmak arasındaki sınırın flulaştığı bir noktada seyreden reji için de söyleyebiliriz.

Oray

Geçtiğimiz Şubat ayında düzenlenen 69. Berlin Film Festivali’nde En İyi Film seçilen Oray, Türk asıllı yönetmen Mehmet Akif Büyükatalay’ın imzasını taşıyor. Almanya’da yaşayan Müslümanlardan biri olan Oray, bir tartışma esnasında eşine İslam’a göre boşanma anlamına gelen “talak” sözlerini söylüyor ve bunun üzerine hayatı altüst oluyor. Zira bu olayın ardından filmin ana karakteri, duyguları ve dini arasında bitmek bilmeyen bir ikilemin arasında kalıyor kendini. Karakterin yaşadığı ikilemi aktarırken takındığı tarafsız tavır, yönetmen Büyükatalay’ın Oray üzerinden anlatmak istediğini de açık ediyor; Avrupa’da yaşayan Müslüman topluluğun içinde bulunduğu güncel durumu, son derece içeriden bir bakışla aktarıyor. Avrupa ve Amerika sinemasındaki iki boyutlu Müslüman temsillerinin aksine, güçlü bir karakter çalışması sunan Oray, Mehmet Akif Büyükatalay’ın sıradaki çalışmalarını merak etmemizi sağlamak adına güçlü bir yönetmen dokunuşu barındırıyor.

Öylece Oturan Bir Fil – Da xiang xi di er zuo

Ülkemizde 2019 içerisinde gösterilen ancak 68. Berlin Film Festivali‘nde adından söz ettiren filmlerden biri olan ve aynı festivalde FIPRESCI ve En İyi İlk Film ödüllerine layık görülen Hu Bo imzalı Öylece Oturan Bir Fil, ne yazık ki yönetmenin çektiği ilk ve tek film olarak tarihe geçti. Zira yazar olarak da tanıdığımız Hu Bo, filmin çekimleri tamamlandıktan kısa bir süre sonra hayatına son verdi. Aynı zamanda Çin’in en başarılı genç yazarları arasında gösterilen Bo, filmde Yunan mitolojisinin bildik figürleri Iason ve Argonotlar’ın hikâyesine modern bir yorum getiren, 230 dakikalık süresiyle izleyiciyi zorlayıcı bir deneyime davet eden, günümüz Çin’iyle ilgili önemli sosyal tespitlere sahip bir yapıt olarak dikkat çekiyor. Film temelde yanlışlıkla bir okul arkadaşını yaraladığı için çıkmak zorunda kaldığı yolculukta; yaşlı bir komşusu, yaraladığı çocuğun abisi ve başka bir sınıf arkadaşı ile yolları kesişen Wei Bu’nun hikâyesini anlatıyor.

Yangın Yeri – Wildlife

Paul Dano; oyunculuk alanındaki başarısını daha çok, Kan Dökülecek – There Will Be Blood, Küçük Gün Işığım – Little Miss Sunshine ya da Tutsak – The Prisoners gibi Hollywood’un bağımsız kanadında tanımlayabileceğimiz filmlerdeki performanslarıyla kazanmış bir isim. Dano’nun ilk kez yönetmen koltuğuna oturduğu Yangın Yeri de benzer sularda yüzen bir yapım. 1960’lar Amerika’sının Montana eyaletinde geçen bir aile hikâyesine odaklanan filmin başrollerinde Jake Gyllenhaal ve Carey Mulligan gibi önemli oyuncu yer alıyor. Geçim sıkıntısı çeken bir ailenin günden güne dağılışına şahit olduğumuz film, geçtiği dönemin ekonomik sıkıntılarını yaşananların önemli bir nedeni olarak olarak konumlandırarak anlatısını zenginleştirerek benzerleri arasında sıyrılmayı başarıyor. Statik kamerası ile filmini, seyircinin algısını istediği gibi şekillendiren klişeleşmiş melodramlardan ayıran Dano’nun da bu film yönetmenlik deneyiminde teknik anlamda iyi bir iş çıkardığını gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information