Roma, You Where Never Really Here, Transit, Burning… 2018, başyapıt seviyesinde birçok film izleyebildiğimiz, görkemli sinema yılı olarak anılacak gibi görünüyor. Bu yıl böylesine güçlü sinema filmleri izlememizde başarılı oyunculuk performanslarının da önemi yadsınamaz tabii ki. Listede yer alanların senenin en iyileri olduğu gibi bir iddia ortaya koymadığımızı belirterek 2018’den akıllarda kalan 10 etkileyici oyunculuk performansı listesini derledik.

2018’den Akıllarda Kalan 10 Etkileyici Oyunculuk Performansı

Brady Jandreau – The Rider

2015 yapımı ilk uzun metrajı Songs My Brothers Taught Me için araştırma yaptığı sırada Brady Jandreau‘yla tanışan ve ondan ata binme dersleri alan yönetmen Chloé Zhao, bu sırada Brady’ye kendi filmlerinden birinin içerisinde yer vermeye niyet eder. Ancak Jandreau’nun bir gün attan düşüp ciddi bir beyin travması geçirmesinin ardından Zhao, bir sonraki filmini direkt olarak bu adamın üzerine kurmaya karar verir ve ortaya The Rider çıkar. Filmin ana karakteri Brady Blackburn’e ise Brady Jandreau’nun ta kendisi hayat veriyor, böylece gerçek hayattaki bir deneyim beyazperdelere taşınıyor. Özünde belgesel ögeler taşıyor gibi görünse de senenin en iyi bağımsızlarından biri olan The Rider, son derece dokunaklı bir anlatı ortaya koyuyor. Bu dingin anlatının böylesine etkileyici hâle gelmesinde de kendi deneyiminden yola çıkarak filmin atmosferini çok iyi tamamlayan bir oyun ortaya koyan Jandreau’nun payı büyük.

Daniel Day-Lewis – Phantom Thread

Reynolds Woodcock, 1950’ler Londra’sında kendi adından bolca söz ettiren, leydilerden prenseslere üst tabakanın en görkemli kıyafetlerini tasarlayan bir modacıdır. Ablası Cyril ile mesafeli fakat abla-kardeş, yönetmen-yapımcı, yaratıcı-yönetici gibi farklı ikiliklerle belirlenmiş girift, anlaşılması dışarıdan güç, fakat uzun süreli iktidar mücadeleleri ile dengeye oturmuş bir ilişkileri vardır. Phantom Thread filminde Reynolds Woodcock rolünde belki de kendine benzeyen bir karakter ile Daniel Day-Lewis karşımıza çıkıyor. İşine karşı tutkulu, ablası ve diğer kadınlarla olan ilişkilerinde sıkı kuralcı ve 50’li yaşlarında bir adam ne kadar mızmız olabilirse o kadar mızmız. Kariyeri görkemli performanslarla dolu olan Daniel Day-Lewis, son filmi olacağını açıkladığı Phantom Thread’de Woodcock karakterinin gelgitlerini, kendine yakışır biçimde, zarif ama tedirgin edici bir oyunla sunuyor.

Jessie Buckley – Beast

Son derece kapalı bir yapıya sahip bir adada, aile ve akraba geleneklerinin bireyleri sıkıca bağladığı bir yaşam sürmektedir Moll. Bu genç kadın, ada sakinleriyle birlikte hep bir ağızdan söylenen şarkılara katılmakta zorlanıyor, adanın onu gittikçe daha fazla boğan steril yaşam tarzından kaçmak istiyordur. Avcılık yapan ve üzerindeki toz toprak izleriyle adanın vahşisi olarak lanse edilen Pascal’la tanıştığında ada yaşantısı daha çekilir hâle gelmiştir. Ancak Moll da buna paralel olarak kendi vahşi tarafıyla tanışmaktadır. Yönetmen Michael Pearce’ın ilk uzun metrajlı filmi olan Beast, merkezinde insan doğası ve dayatmalar arasında bir tezatlık kurarak buradan güçlü bir gerilim yaratmayı başarıyor. Bu ikilik üzerinden doğan gerilimin merkezindeki Moll’e hayat veren Jessie Buckley’nin performansı da Beast’in senenin önemli ilk filmlerinden biri olmasının önünü açan etmenlerden biri.

Joaquin Phoenix – You Were Never Really Here

Lynne Ramsay imzalı You Were Never Really Here, bir savaş gazisi olan Joe’nun travmatik çocukluğundan bugününe dek zihnine kazınan görüntülerin rahatsız edici dansının orta yerinde, hayata karşı hayatta kalmaya çalışmasını konu ediyor. Olay örgüsü üzerinden konuşacak olursak; Joe, seks işçiliği yapmak zorunda bırakılan çocukları kurtarması için görevlendirilen bir kiralık katil. Ama dediğim gibi, bu You Were Never Really Here’ın sadece kağıt üzerinde görünen konusu olabilir. Zira Ramsay’in filminde asıl ilgilendiği şey, Joe’nun çeşitli travmalarla bölük pörçük hâle gelmiş zihnine odaklanmak. Bu noktada da Joe’ya görkemli bir performansla hayat veren Joaquin Phoenix, kariyerindeki unutulmaz oyunculuklara You Were Never Really Here’la bir yenisini ekliyor diyebiliriz.

Joe Cole – A Prayer Before Dawn

Dilini bilmediği bir ülkenin en kötü şartlara sahip hapishanelerinden birine düşen bir yabancının kendini bu koşullar altında var etmeye çalışmasının başlı başına zorlu ve çetin bir deneyim olduğu şüphesiz. Jean-Stéphane Sauvairee tönettiği A Prayer Before Dawn, bu zorluğun ve hayatta kalma mücadelesinin altını çizmeyi seçiyor. Dolayısıyla A Prayer Before Dawn, başından sonuna kadar gerçeklik duygusuna hitap eden, gücünü buradan alan bir hapishane filmi. Gerçekliğin böylesine baskın olduğu bir anlatıda oyunculuklara büyük bir iş düştüğü de aşikâr. Filmin merkezinden Billy Moore’a hayat veren Joe Cole’ün de böylesine zorlu bir yükün altından başarıyla kalkarak senenin en çarpıcı ve en tavizsiz oyunculuk performanslarından birine imza attığını söyleyebiliriz.

Natalie Portman – Annihilation

Senenin en iyi bilimkurgu filmleri arasında sayabileceğimiz Alex Garland imzalı Annihilation, tüm anlatısını bilinmezlik mefhumu ve insanın bilinmezlik karşısında göstereceği tepkiler üzerine kuruyor. Lakin filmin merkezindeki bilinmezlik, günlük hayatta karşımıza çıkacak türden bir bilinmezlik değil. Dolayısıyla filmin tüm ögelerinin tutarlı bir şekilde kurgulanamaması böylesine zorlu bir projenin başarısızlıkla sonuçlanmasına neden olabilirdi. Ama set tasarımlarından kurgusuna kadar her şey bu bilinmezlik hissiyatını başarıyla destekliyor filmde. Bu bilinmezlik karşısındaki insanın vücut bulmuş hâli olan Natalie Portman da performansıyla, her yönüyle başarıyla kotarılmış bir bilimkurgu olan Annihilation’ın doğrudan insanla ilgili bir anlatı olduğunu başarıyla yansıtıyor.

Saoirse Ronan – Lady Bird

Greta Gerwig, ilk uzun metrajı olan Lady Bird’de gençliğin umutlarıyla dış gerçekliklerin arasında sıkışıp kalmış dünyanın kahramanlarından birini bizlerle tanıştırıyor. Lady Bird” mahlaslı Christine, Gerwig’in kalemiyle ve kamerasıyla ona kız kardeşlik yaptığı bir yolculuğu da andırıyor o yüzden. İlk filminde ana karakterinin hayatından bir dönemi yazıp çekmekten ziyade, kendine bir yol arkadaşı edinmiş bir yönetmenin umudunu izliyoruz. Bu seyrin etkisi de gençliğimizin şu an bulunduğumuz noktaya etkisine orantılı bir şekilde biçim değiştiriyor. Gerwig’in anlatısı da bu orantıyla biçimleniyor. Bu noktada, hem yönetmene hem de onun anlatısına hiçbir kusura yer vermeyen bir pürüzsüzlükle entegre olan bir oyuncuya ihtiyaç duyuyor Lady Bird. Başarılı genç aktris Saoirse Ronan da, bu gerekliliklerin hakkını zarif bir performansla veriyor.

Toni Collette – Hereditary

Annesinin ölümünün ardından, gizemli geçmişinin parçalarıyla yüzleşmeye başlayan Annie, bir yandan küçük kızı Charlie’nin bu ölümün etkisinden kurtulması için çabalar. Ancak Annie’nin annesi ne kadar tuhafsa kızı Charlie de bir o kadar ilginç davranışlar sergilemektedir. Charlie’nin davranışları ve anneannenin içinde bulunduğu durumun git gide uyuşmaya başlamasıyla Annie için gizemler de çözülmeye başlar. Senenin en iyi korku filmlerinden biri olduğu su götürmez bir gerçek olan Hereditary’nin konusunu genel itibarıyla böyle özetleyebiliriz. Ama buradan da anlaşılacağı üzere film, korku unsurlarını aile durumu üzerinden şekillendiriyor. Dolayısıyla Hereditary’nin bir korku filmi olmasının yanından temelinde aile kurumunun dinamiklerinden doğan güçlü bir drama yatıyor. Eğer iyi işlemese filmin başarısına doğrudan etki edecek olan bu yapı, Annie rolünde harikalar yaratan Toni Collette’in performansıyla yıkıcı bir hâle dönüşüyor.

Vanessa Paradis – Un couteau dans le coeur

Fransız yönetmen Yann Gonzalez’in ikinci uzun metrajlı filmi Un couteau dans le coeur’un genel itibarıyla bir giallo güzellemesi olduğunu söyleyebiliriz. 70’ler sonunda Paris’te porno film yapımcılığı yapan Anne, oyuncularının birer birer öldürülmesiyle kendini ürkütücü ve fantastik bir yolculuğun içinde buluyor. Özellikle 1999 yapımı La fille sur le pont (Köprüdeki Kız) filmiyle hafızalarımızda yer eden Vanessa Paradis filmin ana karakeri Anne rolünde kelimenin tam anlamıyla parlıyor. Karakterin içine karanlık ve gerilim dolu durumu seyirciyle geçirirken, kurgucusuyla yaşadığı saplantılı aşkın psikolojik etkilerini yansıtmak konusunda kusursuza yakın bir performans sergiliyor diyebiliriz. 2018’in en özgün filmleri arasında sayabileceğimiz Un couteau dans le coeur, kurduğu güçlü atmosfer ve başarılı görüntü yönetiminin yanında Vanessa Paradis’in performansına da çok şey borçlu.

Yalitza Aparicio – Roma

İspanyolca çekilen, 1970’lerin Meksika’sında geçen ve siyah-beyaz bir film olan Roma, aile kavramına, kadın olmaya, sınıfsal farklılıklara, toplumsal olaylara ve en önemlisi yaşama hâline şiirsel bir bakış sunuyor.  Bir bebeği istememenin içsel sancılarının bir başka hayatı kurtarmakla -aslında kendi hayatını da- dinebildiği Roma’nın garajlara sığmayan arabaları ve ilişkilere sığmayan karakterleri var. Roma görkemli bir yönetmenliğe sahipken diğer yandan da dingin olabilmeyi başaran bir film. Alfonso Cuarón’un senenin en iyileri arasında yerini garantilediğini söyleyeceğimiz filminin başrolündeki Yalitza Aparicio için de aynı tanımlamayı kullanabiliriz: Görkemli ve dingin. Roma’nın başarısı da tüm ögeleriyle müthiş tutarlılık göstermesinde belki de ve Aparicio’nun performansı da bu ögelerin başında geliyor.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi