Geçtiğimiz yıl seçkimizi oluştururken, 2017’nin skandallarla dolu bir yıl olduğundan ve Time’s Up ile Me Too hareketinin gücünden bahsetmiştik. Bu yıl da Weinstein ile başlayan taciz ve tecavüz skandallarının giderek daha açık bir şekilde ortaya koyulmasına, taciz ve tecavüz kültüründen zarar gören herkesin bir arada duruşuna şahit olduk. Bu açıdan son iki yıl, sinema sektörü adına her zaman üstü örtülmüş ve bir şekilde devam ettirilen bir sürecin değişiminin ilk adımlarının atılmasını sağladı. Yanı sıra 2018, Netflix ve Cannes arasında yaşanan gerilimin sinema sektörü adına bambaşka noktalara taşındığı bir yıl oldu. Özellikle Alfonso Cuarón’un Roma’sı dünya çapında ses getirerek Netflix’in bu çekişme içerisinde elinde güçlü bir koz bulundurmasının önünü açtı. Bu yıl birbirinden başarılı filmler izledik. Her biri kendine has özellikleriyle gelecek yıla yanımızda taşıyacağımız hisler biriktirmemizi sağladı. Her yıl yaşanan “Bu film, bu yılın filmi değil” tartışmalarını sona erdirebilmek adına geçtiğimiz yıllarda başladığımız “filmin yıl içerisinde Türkiye’de prömiyer yapmış olması” kriterini bu yıl da odak noktamıza alarak 2018’in en iyi filmleri seçkimizi oluşturduk.

2018’in En İyi Filmleri

20. Climax

Her insanın cehennemi farklıdır ama Gaspar Noé herkesi kendi cehennemine davet etme eyleminde oldukça cüretkâr davranıyor. Her yere açılabilecek ve aynı zamanda sıkışıp kalabileceğiniz bir labirent gibi kullandığı mekânı ve muhteşem bir çeşitlilik sunan karakterleriyle Gaspar Noé geçişken, akışkan, çarpıcı, alegorik ve estetize bir çılgınlık sunuyor izleyicisine. Sosyal benliğin, yargılanma korkusunun -en ayrıksı görünen karakterler için bile- uyuşturucu etkisinde ortadan kalkmasıyla tüm karakterlerin görünmeyen yüzünün, korkularının, gerçek arzularının, fantezilerinin açığa çıktığı bir evren aracılığıyla izleyeni kendisiyle yüzleştiren Gaspar Noé, tam da bu yüzden izleyicinin olaylara dışarıdan bakmasını engelleyecek teknik tercihlerde bulunuyor ve sangria’dan bir yudum içmeden Climax’ten ayrılmak mümkün olmuyor.

19. Dark River

İngiliz yönetmen Clio Barnard, 2014 yapımı The Selfish Giant’ın ardından gelen yeni filmi Dark River’la bir kez daha ülke sinemasının sosyal gerçekçi damarını sıkıca kavrarken dokunaklı bir hikâye anlatıyor. Filmin ana karakteri Alice’in 15 yaşında ayrıldığı evine, babasının ölümünün ardından dönüşü filmin ana damarını teşkil ediyor. Alice’in; hâlihazırda, Yorkshire kırsalındaki bu izbe yerde yaşamakta olan erkek kardeşiyle evin mülkiyeti üzerinden girdiği çekişmeyi Dark River’ın anlatısının lokomotifi olarak tanımlayabiliriz. Mülkiyet kavramına, bireyin geçmişi üzerinden getirilen bu yorumla zihin açıcı bir noktaya evrilen hikâyeye iki kardeş arasında dile getirilemeyen hislerin yakıcılığı eklenince ortaya sosyal gerçekçi yaklaşımından taviz vermeyen sahici bir dramla, ayakları yere basan ağır tonlu bir gerilimin lezzetli karışımı çıkıyor.

18. Lazzaro Felice

İtalyan sinemasının yetenekli genç yönetmenlerinden biri olan Alice Rohrwacher’in Cannes’dan En İyi Senaryo ödülüyle dönen son filmi Lazzaro Felice; geçmiş ve günümüz dünyasını mistik ve büyülü gerçekçi ögelerle harmanlayan politik ve etik bir hikâyeyi konu alıyor. Lazzaro ve Lazarus arasındaki isimsel benzerliğin apaçıklığını da düşününce hem İtalyan masallarından hem de dini ve mistik ögelerden çokça izler taşıyan Lazzaro Felice, büyülü gerçekçi bir anlatıya açılmış oluyor. Buradan hareketle filmin ortasında gerçekleşen zamansal kırılma Lazzaro Felice’nin anlatısını ve merkezinde yer al işçi sınıfının toplumsal konumunu zamanlarüstü bir biçime sokuyor. Rohrwacher’in masalı olanla sınıfsal olanı bir araya getirirken yakaladığı özgün tat Lazzaro Felice’yi senenin en özgün filmlerine dönüştürüyor.

17. Shoplifters

Günümüz Japon sinemasının en üretken yönetmenlerinden Hirokazu Koreeda, yeni filmi Shoplifters’ta ailenin hangi değerler üzerine kurulan bir yapı olduğuna dair akıl yürütüp seyirciyi de buna teşvik ederken, aile mensuplarının her birine de aynı mesafeden bakıyor. Böylelikle klasik aile yapısını bir kez daha kırarak kimin aile reisi, kimin ebeveyn ya da anne şefkatine muhtaç çocuk olduğunu önemsiz kılıyor. Filmin adından itibaren, genelgeçer kuralların dışında konumlanan bu aile ezber bozan bir yapıya kavuşarak, Koreeda’nın filmini üzerine şekillendirdiği soru işaretleriyle kelimenin tam anlamıyla bir bütünlük oluşturuyor. Shoplifters, Koreeda’nın filmlerinde ilgilenmeyi çok sevdiği aile kurumu hakkındaki fikirlerini seyirciye dikte etmeden, anlatısını bir düşünme pratiğine çeviren ve bir yandan da konvansiyonel sinemayla bağını koparmayan bir yapım olarak dikkat çekiyor.

16. Hereditary

Annesinin ölümünün ardından, gizemli geçmişinin parçalarıyla yüzleşmeye başlayan Annie, bir yandan küçük kızı Charlie’nin bu ölümün etkisinden kurtulması için çabalar. Ancak Annie’nin annesi ne kadar tuhafsa kızı Charlie de bir o kadar ilginç davranışlar sergilemektedir. Charlie’nin davranışları ve anneannenin içinde bulunduğu durumun git gide uyuşmaya başlamasıyla Annie için gizemler de çözülmeye başlar. Hereditary, korku unsurları barındıran, soyut varlıklar, şeytani ruhlar ve ölümler çerçevesinde izlenebilecek bir yapım olarak değerlendirilebilmesinin yanı sıra anne-oğul arasındaki sorunlu ilişkinin bilinçdışı bir yansıması olarak da okunabilecek ayrıntılara sahip. Bu sebeple Hereditary, izleyicisine salt korku ögelerinden bir anne-oğul arasındaki psikolojik gerginliğe kadar çok çeşitli okumalara açık bir anlatı yapısı sunuyor. Bu detaylar da filmi son yılların, izlenip geçilemeyecek keyifli bir korku seyirlerinden birine dönüştürüyor.

15. Suspiria

Dario Argento’nun kült filmi Suspiria’nın yeniden çevriminin gerçekleştirilmesi başlı başına önemliyken, bu film  Luca Guadagnino’nun yönetmesi durumu daha da heyecan verici kılıyor. Nitekim Luca Guadagnino, bu sorumluluğun altından umulmadık bir biçimde kalkmayı başarmış. Zira yönetmen, Suspiria’nın orijinal hikâyesinden çok başka noktada bir film görüyor oluşumuz ile ilgili. İki filmde de yer alan karakter isimleri neredeyse aynı olsa da, bu karakterlerin bir kökten alınıp götürüldüğü noktalar oldukça farklılaşıyor. Kısaca Guadagnino’nun Suspiria’nın en temeldeki fikrini alıp bunun üzerine kendi dünyasını inşa ettiğini söyleyebiliriz. 2018 yapımı Suspiria adeta bir sırrın sırrı gibi. 1977 yapımı Suspiria’nın izleyiciye verdiği sır üzerinden Guadagnino’nun izleyicisine bir başka sır yarattığını söyleyebiliriz. Bu sırrın sırrı, bireyin içinde devinim hâlindeki bir hisse kapı aralamayı sağlıyor ancak bu hissi kendi bağlamı içerisinde ya da bundan soyutlayarak dile getirmek neredeyse mümkün değil.

14. Isle of Dogs

Wes Anderson’ın ikinci stop-motion animasyonu Isle of Dogs’a farklı olanın, hasta olanın ve/veya istenmeyenin belirli bir alana bırakılarak ölüme terk edilmesi fikri hâkim. Ancak film, seyirciye sık sık kahkaha attırırken, meseleye farklı şekilde yaklaşıyor -belki de anlaşılabilir olması adına daha etkili bir silah kullanıyor. Özellikle, insanlar ve köpekler arasındaki meseleye kedileri de ekleyerek yaklaşmak, filme leziz bir tat katıyor. Her filminde olduğu gibi bu filminde de simetriye önem veren Wes Anderson, görsel açıdan kusursuz bir deneyim sunuyor. Bazı sahnelerde, ekranda öylesine fazla detay yer alıyor ki, bir yerden sonra her birini takip etmek neredeyse imkansızlaşıyor. Hem hayvanseverlerin hem de Wes Anderson hayranlarının bayılacağı bir film Isle of Dogs. Saatlerce sürse, bir saniye dâhi sıkılmadan izlenebilecek modern bir başyapıt.

13. Museo

Yönetmen Alonso Ruizpalacios, filmin ana izleği olarak dikkat çeken arkeoloji müzesinde yapılan bir soygun anını ve sonrasında gelişen olayları; karakterlerinin psikolojisini, motivasyonunu, özetle baştan sona tüm süreci öylesine ince bir titizlikle tasarlayıp yönetiyor ki film boyunca gözlerinizi kırpmak dahi istemiyorsunuz. Filmin estetik yapısıyla ahenk içinde olan anlatısına da bolca mizah sosu döküp metinlerarasılık gibi postmodern dokunuşlar bırakarak tarih, mitler, efsaneler, kültürel ve ulusal miraslar gibi toplumları bir arada tutan inanç biçimlerini sorgularken yüzyıllardır anlatılan ve gerçekliği sorgulanmadan kabul edilen tüm büyük anlatıları simülakrlar, kopyalar ve replikaları devreye sokarak yapıbozuma uğratıyor. Gerçek ve hakikat denen şeyin aslında bir yapıntı da olabileceğini sinemayı sanat yapan dinamikler içinden kuran Ruizpalacios, ortaya sahne sahne ele alınarak incelenmesi gereken bir yönetmenlik filmi, saf bir resital koyuyor.

12. Western

Yek cümleyle bahsedecek olursak Western, Bulgaristan’ın Yunan sınırına yakın bir bölgesinde kurulacak hidroelektrik santralinin inşaatında çalışmak üzere gelen bir Alman işçi grubunun, bölgedeki ufak Bulgar köyü halkıyla düellosunu konu alıyor diyebiliriz. Filmin adının refere ettiği kırmızı topraklardan ve geçmiş yüzyılda kökü kuruyan boş milliyetçilikten oldukça uzaklarda kalan bu düello daha çok, Avrupa’nın doğusunda 21. yüzyıla ait bir iletişim kurma çabasına karşılık geliyor. Hikâyesini, ismini aldığı alt türün klasik tansiyonu üzerine şekillendiren Grisebach, kültürel kimlik temsillerinin atalarından miras kalan bayraklarla sidik yarışına devam eden erkekleri üzerine usta işi bir portre çıkartıyor ortaya. Tüm bu tansiyonun temelinde yatan ereksiyon, ehlileştirilmeye çalışılan fallik iktidar temsilleriyle dışa vuruluyor. Aslında halihazırda isminin verdiği referans, metnin bütününde rahatça okunabilecek kadar aleni olmasına rağmen Western’in asıl gücü, çok sade bir yönetimle günümüz Avrupa toplumu, kültürel iletişim ve evcilleştirilemeyen erkeklik üzerine usul usul gidebilmesinde saklı.

11. Leto

2016 yapımı (M)uchenik’teki başarılı rejisiyle dikkat çeken yönetmen Kirill Serebrennikov, dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nde yapan yeni film Leto’da seyirciyi 1980’lerin başındaki Leningrad’a davet ediyor. Sovyet Birliği’nin yaşamakta olduğu dönüşüm, gündelik hayata ve dolayısıyla kültür sanat üretimine de yansımış durumda. Leto, böylesi bir atmosferde açılmış bir rock kulübü çevresinde gelişen olayları anlatıyor. Leto, kağıt üzerinde gerçek müzisyenlerin öyküsünü anlatan herhangi bir biyografi ya da müzik filmi gibi görülebilir. Ama yönetmen Kirill Serebrennikov’un anlatısını bireylerin kişisel hayat tercihleriyle sınırlamayıp dönemin ve konu edindiği müzisyenlerin genel tavrını filmin merkezine yerleştirmesi Leto’yu son yılların en iyi müzik filmlerinden biri hâline getiriyor. Son zamanlarda vasat altı örneklerini izlediğimiz müzisyen biyografilerinde eksik ya da hatalı olan ne varsa, Leto onların tersi yönde seyrediyor. Müzisyenleri, yaptıkları müziğin ruhundan koparmıyor, ya da onları sahneye yerleştirerek hünerlerini sergilemesini beklemiyor. Değişim ve yenilik arayışının temelini attığı bir müzik türünü, filmin anlatısının birincil yapı taşı olarak değerlendiriyor.

10. Under the Silver Lake

2014 yapımı It Follows’la korku janrına modern bir klasik armağan eden yönetmen David Robert Mitchell, Cannes’da Altın Palmiye için yarışan son filmi Under the Silver Lake’te, türler arasından dolaşan, ya da türler üstü bir anlatıya girişiyor. Filmin iskeletinde belirli bir olay örgüsü, karakter motivasyonu gibi temel unsurlar bulunuyor, ama yönetmen bunları yapmak istediği şeye hizmet etmek adına kullanıyor; klasik bir anlatı sineması örneği üretmek yerine popüler kültürün etraflı bir röntgenini çekiyor. Sinema, müzik, çizgiromanlar… Mitchell, popüler kültürü var eden hemen her şeyin bir harmanını yapıyor. Bunun altında yatan motivasyon, popüler kültürün bireyleri ve kitleleri nasıl hipnotize ettiğine dair laflar söyleyip birilerinin ipliklerini pazara çıkarmaktan ziyade, popüler kültürün üretimleriyle hayatlarımızı nasıl şekillendirdiğine dair bir oyun oynamak belki de. Hitchcock başyapıtı Rear Window’un ana karakteri gibi evinden çevresini seyreden genç bir adamın, kaybolan komşusunun peşine düşmesiyle tetiklenen bu yolculuk; popüler kültürün, kültür üretiminin ve sonuçlarının içinden kaçamayacağımız ve bu sebeple içinde kaybolmaktan zevk aldığımız labirentinin içinde beyhude bir gezintiye dönüşüyor. Ve söyleyebiliriz ki, her gezintinin sonunda varılması gereken mutlak bir hedef olmak zorunda değil.

9. Cold War

“İki kalp, dört göz gece gündüz ağlıyordu.” Bu dize Dwa serduszka’nın ilk dizesi. Paweł Pawlikowski’nin son filmi Cold War, Dwa serduszka’yı esas şarkısı yaparak yolunu çizmeye başlıyor. Tüm bu sözler ve iki aşığın hikâyesi bu yüzden anlamlı. Bir taraftan İkinci Dünya Savaşı’nın kısa bir süre sonrasını, Soğuk Savaş’ın etkilerini bir taraftan da birbirlerine olan sınırlarını her adımda daha fazla belli eden iki sevgilinin hikâyesini adım adım takip ettiğimiz film, Pawlikowski’nin kendi üslubunca biçimlenen ve anlamı çoğaltan kadrajlarıyla karşımıza geliyor. 1949 yılında Polonya’da açılan film, 1960’ların başına uzanan bir arayış hikâyesi sunuyor. Filmin merkezindeki Zula ve Wiktor’un aşkı bir imkânsızlık ya da bir kavuşamama durumundan bağımsız olarak iki kişinin birbirine uzandığı noktada aradaki mesafenin nasıl yorumlandığıyla ilgili bir durum sunuyor bizlere. Bu yorum bir arada olmanın gerekliliğine dair de açık kapı bırakıyor, Dwa serduszka’nın hangi dil ve hangi tarzda duygusunu ortaya çıkaracağına dair de… Paweł Pawlikowski Cold War’da 1950’lerin siyasi atmosferine Zula ve Wiktor’un tutkuları ışığında bakarken, dönemin ruhunu da şarkıların notaları arasına gizleyip kamerasını beslemeyi başarıyor.

8. The Tale

Daha çok belgeselleriyle tanınan Jennifer Fox’un yönettiği ve senaryosunu kaleme aldığı, otobiyografik ögeler taşıyan kurmaca filmi The Tale, bu yılın en sarsıcı filmlerinden biri olarak tanımlanabilir. Yönetmenin kendi başından geçen bir istismar hikâyesini perdeye aktardığı The Tale, zihnimizin ne tür oyunlar oynayarak travmalarımızın üzerini örtebildiğini anlatmak adına görsel bir biçimde en doğru işleyecek yolu bulmuş. Küçük yaşlarda istismara uğrayan karakterin, günümüzden geçmişine baktığında kendisini daha büyük hatırlaması ve bu sebeple yaşadığı durumlardan duyduğu rahatsızlığın dozajının azaltılması zihnin, kendini savunma mekanizması aslında. Jennifer Fox da kendisiyle aynı adı taşıyan karakteri aracılığıyla bu savunma mekanizmasının sınırlarının içine girerek rahatsız edici bir keşfe çıkıyor.

7. Madeline’s Madeline

17 yaşına henüz basmış bir genç kızın büyüme hikâyesini anlatan, ama öyle bildiğiniz büyüme hikâyelerine hiç mi hiç benzemeyen anlatısı ve estetik biçimiyle sarsıcı olduğu kadar bittiğinde salondan derin bir huzur duygusu ve kalp çarpıntısıyla çıkmanıza da olanak tanıyan, sıra dışı nitelendirmesini sonuna dek hak eden bir yapım Madeline’s Madeline. Yönetmen Josephine Decker; karakterine odaklanan yakın planlar ve estetik anlamda bozulmuş, karmaşık ve puslu görüntüler tercih ederek Madeline’i çevresinden ve mekandan yalıtırken bizleri de onun zihninin derinliklerindeki psikolojik bir yolcuğa çıkarıyor. Decker ve özellikle senaryoyu birlikte ele aldıkları ekip öylesine etkileyici bir hikâye geliştiriyor ki; Madeline’s Madeline’ı mucizevi kılan şey, bu anlatıya eklemlenen sinematografik tercihlerin hikâye ile yüksek doz uyumu ve Helena Howard’ın olağanüstü Madeline performansı oluyor.

6. The Favourite

18. yüzyıl İngiltere’sinde geçen ve Kraliçe Anne’e yaranmaya çalışan iki kadının gerçek hikâyesinden esinlenen The Favourite, tüm mizansen ögeleri ile en az Kubrick’in Barry Lyndon’u kadar tarihsel gerçekliğe uygun, iyi çalışılmış bir kostüm draması aslında. Bir dönem filminin, tarihsel gerçeklikle bağını koparmadan hâlâ bir Lanthimos filmi olabilmesi ise elbette ironik. Lanthimos tüm bilinmezlikleri ve skandallarıyla “kapalı kapılar ardındaki” bu dünyayı eğip bükerek, groteskleştirerek ve çirkinleştirerek tarihe ve iktidara dair pek çok şey söylüyor. The Favourite’ın hem iktidarı, hem suçu, hem de acıyı paylaşan karakterleri tam da bu nedenle Lanthimos’un diğer filmlerindeki mitik ve açıklanamayan acımasızlıktan, ifadesizlikten ve hissizlikten muzdarip değiller. Hepsinin karakter motivasyonlarının belirtilmesi, geçmiş travmalarının işin içine dahil olması, eylemlerinin arkasındaki koşulların altının çizilmesi bundan. Lanthimos, iktidar arzusunun sınıfsal konumdan, toplumsal cinsiyetten bağımsız olan, “hayatta kalma” güdüsüyle iç içe geçtiği o tehlikeli alana dokunurken absürtlüğünden, çarpıklığından ve groteskliğinden de ödün vermiyor.

5. Transit

Anna Seghers’in sürgünde yazdığı romanından beyazperdeye uyarlanan Transit; geçmişin mültecileri ile bugünün mültecilerini aynı düzlemde kesiştirip onları birbirleriyle tanıştırarak; geçmiş, şimdi ve geleceği birbiri içinde eriterek tüm karakterlerini ve onların hikâyelerini sonsuza uzayan bir transit hat üzerinde birleştiriyor. Avrupa’dan Orta Doğu’ya, Afrika’dan Amerika’ya bir zamanlar mülteci statüsünde bulunan her bireyin ayrı ayrı hikâyesini adım adım birbiri içine geçirerek hayatları kesiştiren Petzold kamerasıyla, adeta hem insanlık tarihi hem de direkt tarih olgusu üzerine çok katmanlı bir incelemeye girişiyor. Petzold, Transit’in anlatısında öne çıkan tren rayları, alabildiğine uzayan köprü korkulukları ve tekrarlanıp duran yollar gibi film diline büyük anlamlar katan metaforları bile kör göze parmak olmaktan tümüyle uzak bir naiflikte konumlandırmayı başarıyor.

4. Phantom Thread

Reynolds Woodcock, 1950’ler Londra’sında kendi adından bolca söz ettiren, leydilerden prenseslere üst tabakanın en görkemli kıyafetlerini tasarlayan bir modacıdır. Ablası Cyril ile mesafeli fakat abla-kardeş, yönetmen-yapımcı, yaratıcı-yönetici gibi farklı ikiliklerle belirlenmiş girift, anlaşılması dışarıdan güç, fakat uzun süreli iktidar mücadeleleri ile dengeye oturmuş bir ilişkileri vardır. Woodcock, bir gün Alma ile tanışır. Alma da, diğerlerinden farklı değildir. Woodcock’un üretici-iktidarına olduğu kadar, Cyril’in perde arkası gücüne de boyun eğmesi beklenir. Fakat, Alma’nın gelişi Cyril ile Woodcock arasındaki ince dengeyi bozduğu gibi, Woodcock’un insan ilişkilerine hastalıklı bakışını da yerle yeksan edecektir. Paul Thomas Anderson’ın son filmi Phantom Thread, kendine has bir dil yaratmayı başarabilmiş bir yönetmenin, pek de alışkın olmadığımız bir hikâyeyi kendi özgünlüğü içinde anlattığı bir başyapıt. Aşkın tüm diğer yanları gibi karanlık yanlarının da evrensel olduğunu (farklı derecelerde de olsa) bize hatırlatan bir film.

3. Burning

“Bunun yetenekle ilgisi yok. Mesele kendini elinde bir mandalina olduğuna inandırmak değil, mandalinanın olmadığını unutmak.” Lee Chang-dong’un sekiz yıl aradan sonra çektiği yeni filmi Burning’in başlarında filmin merkezinden üç karakterden biri pandomimden bahsederken bu ifadeleri kullanıyor. Bu ifadeler üzerinden düşünürsek; genel itibarıyla sinema, sürekli orada olana odaklanan, olmayanı da anlatısı içinde var etmeye, izleyiciyi göstermek istediğinin mevcut olduğuna inandırmak üzerine bir sanatken, Lee Chang-dong seyircisini orada olmayanın yokluğunu unutma fikrinin peşinden bir serüvene sürüklüyor. Bunu yaparken sinemanın da, yazma eyleminin de potansiyellerinden de kusursuz bir şekilde faydalanarak  – hem de bu kavramlar üzerine kafa yorarak – sadece son yılların değil, tüm zamanların en özgün sinema anlatılarından birine imza atıyor.

2. Roma

Bizden bambaşka bir coğrafyada bambaşka bir hayat yaşayan bir insanın kişisel anıları, her birimizin hatırlayışlarına nasıl dokunabilir, sorusunun cevabı Alfonso Cuarón’un Roma adlı filminde saklı. Ancak bu cevap arayıp bulabileceğiniz bir kelimeler bütünü değil, hislerin karmaşıklığında gizli, şüphesiz. Harflerin yetmeyeceği anlamlar barındırıyor Roma. Tıpkı hayatınızda spesifik bir dönemde dinlemiş olduğunuz şarkıyla yeniden karşılaştığınızda içinizde oluşan tuhaf hüznün ve heyecanın yarattığı bütünlüğün iki saatlik bir filme dönüşmesi gibi. Cuarón aslında en temelde boşanma aşamasında olan üst sınıf bir çiftin evinde yaşayan bir hizmetçinin hayatına giren bir erkekten hamile kalmasıyla baş etmeye çalıştığı problemleri konu alıyor. Ancak Roma sadece konunun açıklandığı bu cümleden o kadar fazlasını içeriyor ki, küçücük bir hikâyeye dair inanılmaz kapsayıcı bir bakış sunuyor. Bu bakışın içerisinde kaybolmak mümkün elbette ancak kaybolduğunuz her yerde daha da kıymetli detaylarla karşılaşabiliyor olmak Roma’nın en büyük başarısı.

1. You Were Never Really Here

Fragmanı yayınlandığından beri Taxi Driver ile birlikte anılan, Joaquin Phoenix’in karakteriyle bütünleştiği ve unutulmaz bir performansa imza attığı You Were Never Really Here, Afganistan ya da Irak ihtimalleri üzerinden fikir yürütebileceğimiz bir savaş gazisi olan Joe’nun travmatik çocukluğundan bugününe dek zihnine kazınan görüntülerin rahatsız edici dansının orta yerinde, hayata karşı hayatta kalmaya çalışmasını konu ediyor. Annesiyle farklı bir bağı olan, kendi çocukluğunu, kaçırılarak seks işçiliği yaptırılan senatörün kızını kurtarmak üzerinden onayabilecek gibi görünen Joe’nun gerçek ve zihnin karmaşası arasındaki yolculuğu; anomik bir karakterin, renkler, kurgu ve müzik aracılığıyla hissiyatı yoğunlaştırılan şiddetin anatomisini resmetmesinin fiziksel bir hâline dönüşüyor. Lineer yapıyı şiddetli darbelerle baltalayarak bambaşka bir dünya ortaya koymayı başaran kurgusunun yanı sıra, Jonny Greenwood’un filmin anlatı yapısına ve dinamiğine birebir oturan karakterin iç dünyasına dokunan müzikleriyle çok yönlü bir doyum sağlayan You Were Never Really Here Lynne Ramsay’in ürettikçe büyüyen ve büyüdükçe sarsan bir deha olduğu gerçeğini ortaya koyuyor.

*Filmlerin tanıtım yazıları, web sitemizde yer alan eleştirilerinden alınmıştır.

Katkıda bulunanlar: Batu Anadolu, Burak Ülgen, Ecem Şen, Ekin Can Göksoy,

Gizem Çalışır, Güvenç Atsüren, Mehmet Alp Karaçaylı,

Sezen Sayınalp, Tayfun Bodur, Utku Ögetürk

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi