Yıl biterken hem geleneksel yayıncılıkta hem de artık iyice elini güçlendirmiş platformlarla 2018’in seyir defterinde neler olup bittiği gün yüzüne çıkıyor. Özellikle dizi sektöründe son yıllarda artık iyiden iyiye kendini belli eden kalite yarışı, sadece görsellik anlamında değil, hikâyelerin de çeşitlenmesiyle farklı bir boyuta ulaştı. Türlerin bölünüp çoğaldığı, hikâyelerin toplumun dinamiklerini özenle inceleyen ve neredeyse bir akademik makale titizliğinde yeniden yazan metinlere dönüştüğü diziler, izleyenlerin de seyir pratiğini etkiliyor izler izlemez. Netflix, Amazon Prime gibi online platformlardan, HBO, FX gibi geleneksel yayıncılığı sürdüren kanallara pek çok mecradan, bu sene yeni başlayan ya da yeni sezonuyla devam eden 2018’in en iyi 10 dizisi listemizi derledik.

Hazırlayan: Sezen Sayınalp

***Yazının bundan sonraki bölümü listede yer alan diziler hakkında keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerebilir.***

2018’in En İyi 10 Dizisi

Barry

Bu yılın komedi türündeki en yenilikçi televizyon yapımlarından biri olan Barry, en başta Bill Hader’ı yeniden ekranlarda görecek olmamızdan ötürü, daha başlamadan bizleri sevince boğmuştu. Kadrosuna Henry Winkler’in de dahil olduğu ve böylelikle seyir zevkinin katlanarak artacağını öngördüğümüz bu yapım, yayınlandıktan sonra heyecanımızı boşa çıkarmadı. HBO yapımı olan Barry, komedinin işlevini sorgulatır cinsten bir hikâyeyle karşımıza çıkıyor. Bir kiralık katil olan ve diziye de adını veren Barry’nin son aldığı iş yüzünden yolunun bir tiyatro topluluğuyla kesişmesiyle, daha önce keşfetmediği yanlarıyla tanışması Barry’nin de temel meselesini oluşturuyor. Hayattaki kimliklere ve temsillere dair, bir kiralık katilin dünyayı kavrayış biçiminden yola çıkarak ortaya koyduğu anlatı, maskelerin insan ilişkilerindeki yerini de izleyenlere hatırlatıyor. Çünkü Barry başından beri yaptığı iş de dahil olmak üzere kendi saf benliğini göstermekten çekinmeyen, maskelerle bezenmemiş bir karakter. Tiyatronun temsil rutinleri özelinde kendi içinde yarattığı benliklere odaklanan Barry’nin hikâyesi bu hınzır komedinin içinde bolca düşünme pratiği de sağlıyor izleyenlere.

Forever

Öldükten sonraki dünyayla ilgili düşündüğümüzde, ölüm kavramına bir başka noktadan bakan Forever’dan bahsetmek gerekecektir. İlk bölümün ardından gelen bu sorgulama aslında izlemeyenler için tatsız bir spoiler olabilir; ancak monotonluğa ve sonsuzluğa dair hayallerimizin ötesinde var olan durağanlığı bu kadar ustalıkla anlatan bir dizi sıklıkla karşımıza çıkmıyor. Sonsuzluğun ürkütücülüğüne, ilişki dinamiklerine, geçmiş ve gelecek bağlarına, hatta daha geniş perspektiften bakarsak zaman mevhumuna iki karakter üzerinden yaklaşan ve tüm bu kavramları bu iki karakterin bakış açılarıyla sorgulayıp özelden genele giden bir anlatı sunan Forever, hem oyunculuk hem de senaryo anlamında senenin en dikkat çeken yapımlarından biri oldu. İletişimin ne zaman başladığını, nereye kadar geliştiğini, neden bir zorunluluk olarak addedildiğini June ve Oscar’la anlamlandırmaya çalıştığımız Forever, geçip giden zamanın göreceli yanlarını da yanına alarak geçmişin küllerine ve geleceğin bilinmezliğine dair iç burkan sahneleri de hediye etti bize. Maya Rudolph ve Fred Armisen’i Saturday Night Live yıllarının ardından yeniden karşılıklı görmek bir başka güzellikti dizi adına.

Homecoming

Amazon Prime’ın senenin en iddialı yapımlarından biri olarak karşımıza çıkan Homecoming,  oyuncu seçimi açısından daha en başta kendinden söz ettirmeyi başarmıştı. Bir psikolojik rehabilitasyon merkezinin içinde olup bitenlere ve süregelen etkilerine odaklanan yapım, diziye de adını veren Homecoming adlı tesisin savaştan dönen askerlerin üzerinde uyguladıkları zorunlu ruhsal eğitimi karşımıza getiriyor. Julia Roberts’ın hayat verdiği baş karakterin izinde, psikolojik açmazların ve gerilim dozu yüksek yolculuğun izini sürdüğümüz Homecoming, senaryosunun yanında biçimsel tercihleriyle de senenin en dikkat çeken yapımlarından biri oldu. Uzun planların, karakterin ruhuna yaklaşma gayesindeki mizansenlerin, 70’lerin korku paranoyasını yansıtan gerilim filmlerinin sunduğu estetiği bugüne getiriş biçimin her bölümde ustalıkla sergilendiği Homecoming, sahneler arası yaptığı geçişlerle de dizideki tüm karakterlere sunduğu alanı ve onların birbirlerine karşı konumlarını görselliğin hüküm sürdüğü psikolojik oyunlarla belirliyor. Bu görselliğin içine seyircileri de davet ediyor böylelikle.

Killing Eve

Fleabag’le birlikte tek karakter odaklı bir metin nasıl mükemmel bir biçimde televizyona uyarlanır dersi veren Phoebe Waller-Bridge, 2018’de BBC Amerika için tasarladığı yeni projesi Killing Eve’le birlikte televizyondaki polisiye kültürüne yeni bir soluk getirdi. Luke Jennings’in Villanelle isimli romanından uyarlanan Killing Eve temelinde bir kaçma kovalama hikâyesi. Bir polis ve bir kiralık katil arasında süregelen bir savaş gibi görebileceğimiz hikâye yapısı, tarafların birbirlerine tuzak kurmasından çok birbirlerinin bilinçaltına inmek istemelerine kadar uzanan psikolojik bir oyuna evriliyor dizi boyunca. Hâl böyle olunca bu kaçma kovalama hikâyesi polisiye gerilim türünün klişe kodlarını kullanmak yerine, bu klişelerle kendi üslubunca dalgasını geçerek ters köşelerin karakterleri bile şaşırttığı, temposu bir an olsun aksamayan bir anlatıyı sunuyor izleyicilerine. Devletler arası bir kiralık katil olan Villanelle ile işinde ve iz sürmekte başarısını ispatlamış Eve Polastri’nin bu macerası bir noktadan sonra zihinsel bir savaşa dönüyor ve iki karakter arasında sonucunu tahmin edemeyeceğimiz bir satranç müsabakası başlıyor. Hamlelerin nasıl olacağına dair ipuçlarını vermekten imtina eden karakterler arasındaki bu gerilim ve mizah dozu yüksek yolculuk, psikopatlığın sınırlarını iki karakterin bakış açılarıyla çizilen iki farklı haritayla izleyicilerine yansıtıyor. Oyunculukların senaryonun da önüne geçtiği Killing Eve, Sandra Oh ve Jodie Comer’ın paslaşmalarını karşımıza getiriyor. Bir psikopatın yüzüne psikopat demenin getireceği zararları Eve’in mesleki görüşünden ve Villanelle’in hayatı ele almış biçiminden damıtarak bizler de sorgulamaya başlıyoruz.

Maniac

Nostalji damarımızı kabartan bir yapımla karşı karşıyayız. Senenin en retro işlerinden biri olarak tanımlayabileceğimiz Maniac, aslında tam olarak bu mazi duygusuna odaklı kuruyor tüm çatışmasını. Hatırlamak, hatırlatmak ve yüzleşmek Maniac’ın hikâyesinin de belirleyicileri oluyorlar böylelikle. Cary Joji Fukunaga ve Patrick Somerville tarafından tasarlanan yapım, bu yıl Netflix’in en iddialı işlerinden biriydi. Artık değişen ve dönüşen dizi endüstrisinin sinema dünyasıyla da paslaşması neticesinde adından söz ettiren oyuncuların varlığı dizi dünyasını geliştiredursun, Emma Stone ve Jonah Hill’in bu projedeki varlıkları da dizi daha yayınlanmadan onu yılın ilgi odağı yapımlarından biri yapmaya yetmişti. Bu ilgi odağı meselesi Maniac yayınlandıktan sonra da devam etti ama dizi olumlu eleştirilerin yanında bir o kadar da olumsuz yorum aldı. Nostaljiyi ele alış biçiminden, birçok filme ve diziye yaptığı atıflar, referanslar Maniac’ı yarattığı laboratuvar ortamında boğuyor desek yanlış olmayacaktır; lâkin hatırlama pratiği olarak ele aldığımızda böylesi referansların aslında kendi seyir geçmişimizi yoklayarak ne gibi insanlık hâllerini bize anımsattığını sorgulatıyor Maniac. Bu bakımdan da nostalji kavramını dizinin teknoloji tandanslı retro yapısı içinde işlevselleştirerek hatırlama kanallarımızı bir bir sorguluyor.

Pose

Ryan Murphy’nin bu seneki yapımlarından biri olan Pose, Murphy’nin antoloji serilerinden daha farklı bir yerde duruyor. 1980’lerin, yükselen Trump Amerika’sının, taşı toprağı altın Amerika’da “çalış senin de olur” mantığının giderek yaygınlaştığı bu şaşaalı ortamın bir portresini çıkarıyor bu sefer Murphy. Ama bu şaşaanın asıl kahramanları, paranın yarattığı ışıltıyla kendi krallıklarını ilan edenler ve çoğunluğa hizmet edenler değil! Reddedilen, hor görülen, şiddete uğrayan, bedenlerini, ruhlarını, kimliklerini özgürce yaşayabilecekleri alanlar yaratmak için kendi hayatlarının ışıltısını kendi emekleriyle ortaya çıkaran trans bireyler Pose’un asıl kahramanları. New York’un atmosferi altında, her hafta başka bir temayla sergiledikleri tasarımlarıyla, kendi evlerini temsil eden Bianca, Elektra, Angel, Candy ve diğer trans arkadaşları, karşılarına aldıkları tüm zorlukları yarattıkları elbiselerle, tasarımlarla, hayattaki duruşlarıyla, hayalleriyle, yapmak istedikleriyle, yürüyüşleriyle, danslarıyla birlikte ezip geçerken; şiddetin, hoşgörüsüzlüğün, ayrımcılığın hüküm sürdüğü New York sokakları, tüm bu ışıltıya tezat oluşturacak bir biçimde dizinin etkileyici tavrını belirgenleştiriyor. Dizi sadece trans bireyler özelinde değil tüm LGBTİ+ bireylerin toplumun eril çoğunluğunun baskılarıyla nasıl ötekileştirildiğinin de altını çiziyor. Pose, diziyi besleyen, büyüten tüm karakterleriyle buluşup tanışmak için bizleri bekliyor.

The Assassination of Gianni Versace: American Crime Story

Ryan Murphy’nin üretkenliği, türler arasında aldığı yol, kafasındaki hikâyeleri belirli bir planda, belirli temalarla yansıtış biçmi Nip/Tuck’tan bugüne onun televizyon ekranında ortaya koyduğu dünyalara ortak olmamıza olanak yaratıyor. American Crime Story de bunlardan biri. Glee’nin ardından American Horror Story’le birlikte antoloji serilerine rotasını çeviren Murphy, aynı korku hikâyelerinde olduğu gibi suç hikâyelerinde de her sezon yeni bir olaya odaklanmak istiyordu. Amerika’nın sosyal ve siyasal tarihine damgasını vurmuş suçların peşinden gideceğini söylemişti. Bunu yaparken bir nevi Amerikalıların kendi yakın tarihleriyle yüzleşecekleri alanlar da yaratıyordu. Serinin konu edindiği ilk suç hikâyesi olan O.J. Simpson davası, 1990’larda polisler tarafından siyahiler üzerinde oluşturulan korku ve dehşet ortamının, ülkenin sembol simalarından birinin yargı sürecinde nasıl bir rol oynadığının altını çiziyordu. Serinin ikinci ayağı olan The Assassination of Gianni Versace ise 1997’de evinin önünde öldürülen dünyaca ünlü tasarımcı Gianni Versace’nin cinayetinin arka planına odaklanıyor. Bir toplumun bir katili nasıl yetiştirdiğini anlamak için Andrew Cunanan’ın hikâyesine bakmamız yetiyor aslında. Zaten dizinin amacı da klasik polisiyelerde olduğu gibi suçlunun peşinde dolaştığımız bir olay örgüsünden ziyade, suçluyu o noktaya getiren karanlığın peşine düştüğümüz bir yolculuğu sunmak. The Assassination of Gianni Versace hem bunu başarıyor hem de homofobinin ne boyutlarda karşımıza çıkacağını bir cinayetin anatomisiyle anlatıyor.

The Good Place

The Good Place, yeni sezonuyla karşımıza çıktı bu sene. Bir Netflix dizisi olan The Good Place üçüncü sezonu hâlen yayınlanmakta olan bir dizi, bu yazı yayınlanmadan önce dördüncü sezonun olacağı müjdesini de izleyenlerine verdi. Öldükten sonraki dünyaya odaklanan ve oradaki “iyi yer” ile “kötü yer”in konumlarını bize aktaran ilk iki sezonun ardından, bu sefer sıra “yeni tur yeni şans” kabilinden dünyadaydı. Kahramanlarımızın dünyaya tekrar gelmesi sonrasında, mutlak iyilik ve mutlak kötülük kavramlarını sorgulamaya başlayan dizi, zaten senaryo yapısındaki felsefi temelleri iyiden iyiye su yüzüne çıkararak her bölüm kısa ve etkili bir felsefe dersine dönüştürdü dili. Yanlış anlaşılma olmasın, dersten kasıt didaktik bir anlatıya büründüğü anlamına gelmiyor kesinlikle. Tam tersi, ele aldığı iyi ve kötü kavramlarını karakterlerin özellikleriyle eşleştirerek ortaya bir insanlık tarihi çıkarıyor. Bunu yaparken de tabii ki komediyi elden bırakmıyor. Özellikle Megan Amram’ın (ki kendisinin Emmy adayı mini dizisi An Emmy for Megan, yılın en zekice projelerinden biriydi) ustalıkla yazdığı bölümler seyir keyfini katlıyor. Senenin en iyi performanslarından birini izlemek istiyorsanız eğer D’arcy Arden’in oyunculuk dersi verdiği Janet(s) bölümü gönül rahatlığıyla önerilebilir.

The Haunting of Hill House

Bu yıl orijinal hikâyeler kadar uyarlama senaryolar da dizi dünyası içinde yerini aldı. Shirley Jackson’ın romanı The Haunting of Hill House, Mike Flanagan’ın izinde bu sefer diziye uyarlandı. Sinemada da aynı romanın bir başka uyarlamasını gördüğümüz bu eser, aslında klasik korku kodlarının ışığında bir anlatı sunuyor. Bir Netflix projesi olan dizi ise bu kodları bozup yeniden birleştirmek derdinde. Korku evi klişesinin üstüne basa basa ilerleyen ve korkunun kökenleriyle aile kavramını bir araya getiren The Haunting of Hill House, geçmişin hayaletleriyle karakterlerini yüzleştirirken, sinemadan ve televizyondan aldığı korku kodlarını bir referans olarak kullanarak dizinin geneline yayılmış mazi duygusunu geleceğe dair tetikte durabilmemiz için elinde koz olarak kullanıyor. Soluksuz devam eden bölümlerin ardından finali çoğu izleyicide bir hayal kırıklığı gibi görülse de senenin korku türünde yapılmış en kıymetli işlerinden biri olmaya aday The Haunting of Hill House.

The Marvelous Mrs. Maisel

Amy Sherman-Palladino’nun Amazon Prime’da geçtiğimiz yıl başlayan yeni projesi The Marvelous Mrs. Maisel’ın ikinci sezonu, diziyi de senenin en merak edilen işlerinden biri yapmıştı. Başarısını hem aldığı ödüllerle hem de hakkındaki olumlu eleştirilerle taçlandıran yapımların, başarısını beslediği güçlü hikâye kurgusunun devamında nasıl gelişeceği seyirciler için hep bir merak konusudur. Karakterlerin konumları, dönemin ruhu, komedi anlayışının dünü ve bugünü ve özellikle kadın kahramanların yolculukları esas alındığında The Marvelous Mrs. Maisel için Midge karakterinin yükselişe geçeceği ikinci sezon, ilkinden daha da önemli bir noktada konumlanıyordu. Komedi dünyasına adım atmıştı ancak, 1950’lerin Amerika’sında, özellikle eğlence sektöründen dört bir yanı ele geçirmiş erkek dünyasında kendi adımlarının sesini duyurmaya çalışan Midge Maisel’ın hikâyesi, bu sezonda hem erkeklerin dünyasına karşı kadın mücadelesinin altını çiziyor hem de kızkardeşlik bağlarını Susie ve Midge ilişkisiyle daha da belirgin ortaya koyuyordu. Beklediğimiz yükseliş döneminin sorularına Midge, neredeyse her bölümde karşımıza çıkan stand-up’larla nokta atışı cevaplar verdi. Susmamanın, yılmamanın, kadın mücadelesinin mizahla harmanlanmış yolculuğu bu sezon da hızını hiç kesmeden devam etti.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi