Bereketli bir sinema yılı olduğunu tekrar tekrar ifade ettiğimiz 2018’de görkemli yönetmenlerin filmlerinin yanında, etkileyici çıkışlar yaparak senenin en iyileri arasına adını yazdıran yeni yönetmenlerin de filmlerini izleme olanağına eriştik. Bu da ister istemez, bazı kıymetli filmlerin kıyıda köşede kalması sonucunu doğurdu. Tabii bunların da yeterli olmayacağının farkında olarak, daha çok sinemasevere ulaşması gerektiğini düşündüğümüz, yıl boyunca düzenlenen festivaller kapsamında izleme şansına eriştiğimiz özgün ve güçlü yapımları 2018’den gözlerden kaçmaması gereken 10 film listesinde derledik.

2018’den Gözlerden Kaçmaması Gereken 10 Film

Görgü Kuralları – As Boas Maneiras

Katıldığı yıl Locarno Film Festivali’nde, Jüri Özel Ödülü’yle onurlandırılan As Boas Maneiras, yönetmenler Juliana Rojas ve Marco Dutra’nın birlikte yönettikleri ikinci uzun metrajlı çalışma. Türler arasında özgürce gezen bu filmi; Brezilya’nın çarpık toplum yapısına vurgu yaparak açılan, iki kadın arasındaki ilişki etrafında gelişen ürkütücü bir yola girerek devam eden, sonrasında toplumsal gerçekçilikle bağını koparmadan yer yer body horror sularına yelken açan, alabildiğine grotesk bir korku filmi-masal kırması olarak tanımlayabiliriz. Özenle inşa edilmiş ve seyirciyi içine çekme gücü yüksek atmosferi, zengin referansları ve hikâyesini kurarken tuhaflık konusunda yönetmenlerin gösterdiği cesaretle son derece çekici, özgün ve son tahlilde vurucu bir sinema deneyimi vadetmeyi sunmayı başarıyor As Boas Maneiras.

Arap – Arábia

João Dumans ve Affonso Uchoa’nın birlikte yazıp yönettiği Arábia, bir alüminyum fabrikasının kirlettiği, gürültülü ama dingin bir Güney Brezilya kentinde yaşayan Andre’nin hikâyesini anlatacak gibi başlıyor. Fakat Andre, yakınlarında yaşadığı bu alüminyum fabrikasında çalışan bir işçi olan Cristiano’nun günlüğüne denk gelmesiyle, geri dönmemek üzere filmden çıkıyor. Andre, bu günlüğü okumaya başlayıp hakkında çok fazla fikri olmadığı bir dünyaya adım atarken Arábia kelimesi ekranda beliriyor ve film bir bakıma tekrar başlıyor ve devamında Cristano’nun hikâyesini izlemeye başlıyoruz. Yönetmenlerin, seyirci, Andre ve Cristiano üzerinden oluşturdukları bu üç katmanlı zengin anlatı, çizdiği hem sahici hem de insani işçi sınıfı portresi ve sade ama şık görselliğiyle birlikte Arábia’yı, heyecan verici bir keşfe dönüştürüyor.

Karanlık Nehir – Dark River

İngiliz yönetmen Clio Barnard, 2014 yapımı The Selfish Giant’ın ardından gelen yeni filmi Dark River’la bir kez daha ülke sinemasının sosyal gerçekçi damarını sıkıca kavrarken dokunaklı bir hikâye anlatıyor. Filmin ana karakteri Alice’in 15 yaşında ayrıldığı evine, babasının ölümünün ardından dönüşü filmin ana damarını teşkil ediyor. Alice’in; hâlihazırda, Yorkshire kırsalındaki bu izbe yerde yaşamakta olan erkek kardeşiyle evin mülkiyeti üzerinden girdiği çekişmeyi Dark River’ın anlatısının lokomotifi olarak tanımlayabiliriz. Mülkiyet kavramına, bireyin geçmişi üzerinden getirilen bu yorumla zihin açıcı bir noktaya evrilen hikâyeye iki kardeş arasında dile getirilemeyen hislerin yakıcılığı eklenince ortaya sosyal gerçekçi yaklaşımından taviz vermeyen sahici bir dramla, ayakları yere basan ağır tonlu bir gerilimin lezzetli karışımı çıkıyor.

Çifte Hayatlar – Doubles vies

Çağımızın önemli sinemacılarından Olivier Assayas’ın son filminin bu konseptteki bir listeye dahil olması için şaşırtıcı ifadesini kullanabiliriz. Lakin yönetmenin önceki iki filmi Clouds of Sils Maria ve Personal Shopper gibi daha büyük ölçekteki filmlerinin aksine; Doubles vies, doğrudan diyalog odaklı, daha minimal bir anlatı sunuyor. Bu da filmin görece daha az ses getirmesinin sebebi olarak yorumlanabilir. Yayın ve yazın dünyasındaki üç ana karakter, bu konuşkan filminin lokomotifi gibi görünse de hikâyeye girip çıkan birçok yan karakter de bulunuyor. Bu karakterler, Doubles vies’i dijital çağda edebiyat yayıncılığının yaşadığı dönüşümü anlatan şablon bir film olmak yerine, zekice kurgulanmış, oyuncaklı bir filme dönüştürüyor. Assayas’ın karakterin dünyasını alabildiğine genişletmesi, diyalogların sorunsuz akan ritmi ve başarılı bir kurgu marifetiyle film, diyalog odaklı bir filmin karşılaşabileceği riskleri kolaylıkla bertaraf ediyor.

 Böcek – Hmyz

Live action ve stop-motion‘ı bir araya getirdiği filmleriyle sinema tarihinde kendine has bir yer edindiğini söyleyebileceğimiz usta Çek sinemacı Jan Švankmajer’in jübile filmi Hmyz. Karel ve Josef Čapek’in 1921 yılında yayınlanan “Böcekli Oyun” adlı satirik tiyatro oyunun bir uyarlaması olan film, iki farklı sanat disiplini olan sinema ve tiyatronun cesur bir harmanını yapıyor. Zira filmin merkezinde oyunun kendisi olduğu kadar; bu oyunu sahneye koymak isteyen bir tiyatro topluluğu da var. Provaların kesildiği anlara da şahit olduğumuz anlatıda bir yerden sonra kurmaca metnin ve filmin kurduğu dünyanın gerçeklikleri karışmaya başlayarak Jan Švankmajer usulü “yeni bir gerçeklik” ortaya çıkıyor. Sinemasını her daim hayal gücünün imkânlarına adamış bir ustanın son filmi olan Hmyz, yılın hak ettiği değeri göremeyen yapımlarından biri olmasının yanında sinemanın doğasına dair bir düşünme pratiği sunuyor.

Pembe Dizi – La Telenovela Errante

2011’de aramızdan ayrılan yönetmen Raul Ruiz’in 1990’da Şili’de 16 mm’ye çektiği görüntülerin üzerine yönetmen ve kurgucu olan eşi Valeria Sarmiento’nun yeni sahneler çekmesiyle tamamlanan bir film La Telenovela Errante. Bölümler hâlinde ilerleyen yedi günü kapsayan film, tamamlanma şekli kadar içeriği ve biçimiyle de senenin ilginç yapımlarından biri. İsminden de anlaşılacağı gibi Ruiz, bir pembe dizi motiflerini izini takip ederek izleyenleri tarihsel bir sürecin içine çekiyor. 1990 yılına kadar Şili’de hüküm süren diktatör Pinochet rejimi sonrası dönemin sosyal, siyasal, ekonomik hatta ruhsal olarak geçirdiği tüm evreleri bir pembe dizi olarak hicvediyor. Ruiz bu bağlamda; melodramı, fanteziyi, melankoliyi bir potada eriterek güçlü bir bir absürt komedi dili yakalıyor. Bu bağlamda La Telenovela Errante’nin senenin keskin mizahı ve biçimsel tercihleriyle öne çıkan özgün komedilerinden biri olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz.

Katil Marlina – Marlina the Murderer in Four Acts

Endonezyalı yönetmen Mouly Surya’nın üçünci filmi olan Marlina the Murderer in Four Acts, özünde tipik bir intikam hikâyesi anlatıyor. Saldırılarına uğradığı haydutların peşine düşen Marlina’yı izliyoruz film boyunca. Lakin Marlina’nın intikam arayışı bu haydutlarla sınırlı kalmayıp onların hayaletlerine kadar uzanıyor. Western ikonografisiyle samuray filmlerinin trüklerini bir araya getiren yapımı kısaca tanımlamak istersek feminist bir western ifadesini kullanabiliriz. Müzikleri ve görselliğiyle kulaklara ve gözlere de hitap etmeyi es geçemeyen filmin, sert anlatısı ve tavizsiz duruşuyla senenin en güçlü kadın anlatılarından biri olduğunu söyleyebiliriz. Marlina the Murderer in Four Acts’in İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale için yarıştığını da ekleyeyim.

Obscuro Barroco

Evangelia Kranioti, bu ikinci belgeselinde, Brezilyalı ikonik kuir figürü Luana Muniz’e odaklanarak bir insanla bir şehir arasında kurulabilecek paralelliklerin peşine düşüyor. Filmde Muniz’i Rio de Janeiro görüntüleri üzerine konuşurken dinliyoruz uzun uzun. “Arınmanın şehri” olarak tanımladığı Rio de Janeiro’nun, hem cennet hem de cehennem gibi olduğunu vurguluyor. Yönetmen kamerasını şehrin hem aydınlık, cıvıl cıvıl festival anlarına hem de karanlık arka sokaklarına yöneltiyor. Bu çift yönlü tercih, sesiyle ve görüntüyse filmin her anına nüfuz eden Luana Muniz’in varlığıyla birleşince gerçek ve kurmaca arasında çizgi yavaş yavaş belirginliğini yitiriyor. Kuirin performatif temsiliyle sert gerçekliğin zıtlığından görkemli bir yapı kuruyor yönetmen Kranioti.

Aşk Sarkacı – Pendular 

Pendular, bir çiftin genişçe bir ambarın ortasına bantla çizgi çektiği bir sahneye açılıyor. Bu çizginin varlığı mevcut alanı ikiye bölerek, bir tarafı kadının dans stüdyosuna, diğer tarafı da adamın heykel atölyesine dönüştürüyor. İki farklı sanat dalıyla uğraşan iki sanatçının ilişkisine odaklanan film, bu çizgi kavramı üzerinden ilişkilerin ve sanatın doğasına dair sorular ortaya atıyor: “Bir ilişki aynı zamanda bir sanat performansı olarak yorumlanabilir mi?”, “Sanatçının üretimiyle kişisel hayatı arasındaki sınırlar nerede başlar, nerede biter?” Buradan hareketle Pendular’ın, merkezindeki ilişkinin seyrini takip eden bir filmden ziyade, bu ilişkiyi ortaya attığı sorular üzerine kafa yormak adına kullanan bir yapı kazanıyor. Pendular’ı da yılın en özgün filmlerinden birine dönüştüren de ilişki kavramına getirdiği bu yenilikçi bakış açısı.

Uzakta Havlayan Köpekler – The Distant Barking of Dogs 

Doğu Ukrayna’da savaş hâlihazırda sürerken, sıcak çatışmaların yaşandığı bir bölgenin yakınlarında büyük annesiyle birlikte yaşayan 10 yaşındaki Oleg’i bir yıl süresinde takip ediyoruz film boyunca. Gidecek başka yerleri olmadığından burada, yanı başlarında süren savaşla birlikte yaşamak zorunda olan insanların yaşadığı duygu erozyonu her gün daha belirgin hâle geliyor. Bu şartlar altında yaşayan bireyler için hayat geçen gün daha güçleşiyor ve birlikte olmak hayatta kalmak adına elzem bir durum olarak öne çıkıyor. Simon Lereng Wilmont imzalı belgesel The Distant Barking of Dogs, savaşın bu yoğun etkilerini takip edebilmek adına filmdeki kişilere yaklaştıkça seyirci için daha sarsıcı bir deneyime dönüşüyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi