Veda etmek üzere olduğumuz yılın, sinematik hafızamızda görkemli bir yıl olarak geçmesine artık kesin gözüyle bakabiliriz. Zira 2018’de Christian Petzold, Paweł Pawlikowski, Lee Chang-dong, Hirokazu Koreeda ve Wes Anderson gibi rüştünü çoktan ispatlamış yönetmenlerin yeni filmlerini izleme şansına eriştik. 2018’in etkileyici bir sinema yılı olmasında bu usta yönetmenlerin filmlerinin etkisi olduğu kadar, yeni yönetmenlerin ilk filmlerinin de etkisi var şüphesiz. Bu yıl içerisinde Türkiye’de gerçekleştirilen festivallerde ya da vizyonda izleme şansı bulduğumuz, yeni heyecan verici yönetmenlerin gelişini müjdeleyen, 2018’den akıllarda kalan 10 başarılı ilk film listesini sizler için derledik.

2018’den Akıllarda Kalan 10 Başarılı İlk Film

Beast – Canavar

27 yaşındaki Moll, ailesiyle birlikte bir adada yaşamaktadır. Bu ada son derece kapalı bir yapıya sahip, aile ve akraba geleneklerinin bireyleri sıkıca bağladığı bir yaşam yeridir. Moll, ada sakinleriyle birlikte hep bir ağızdan söylenen şarkılara katılmakta zorlanıyor, adanın onu gittikçe daha fazla boğan steril yaşam tarzından kaçmak istiyordur. Avcılık yapan ve üzerindeki toz toprak izleriyle adanın vahşisi olarak lanse edilen Pascal’la tanıştığında ada yaşantısı daha çekilir hâle gelmiştir. Moll’ün sıkıştırılmak istediği kalıplarla, bunların dışına taşmak isteyen güdüleri arasındaki tezattan tekinsiz bir atmosfer ve ayakları yere sağlam basan bir gerilim çıkarmayı başaran İngiliz yönetmen Michael Pearce, böylelikle senenin önemli ilk filmlerinden birine imza atıyor.

Cuori puri – Saf Kalpler

Muhafazakâr annesiyle sürtüşme içindeki, 18’ine basmak üzere olan Agnese ile bir alışveriş merkezinde güvenlik görevlisi olarak çalışarak kıt kanaat geçinen, 25 yaşındaki Stefano arasındaki ortaya çıkan kıvılcımla tetiklenen tutkulu ilişkiye odaklanan Cuori puri, dünya prömiyerini Cannes’da Yönetmenlerin On Beş Günü seçkisinde yapmıştı. Sade görünümünün ötesinde son derece komplike bir yapı kuran anlatı, toplumun farklı kesimlerinden iki gencin tutku dolu ilişkisini aktarırken, aşkın bir hissiyat yaratıp seyirciyi ilişkinin gelgitlerine ortak etmeyi başarıyor. Hem güçlü bir ilişki portresi çizen hem de Roma gibi büyük bir şehirde yaşanan sosyal ve ekonomik yıkımları bütünlüklü bir şekilde aktaran filmin başarısında yönetmen Roberto De Paolis’in rejisinin payı büyük.

Distant Constellation – Uzak Evren

Uzun yıllar fotoğrafçılık yaptıktan sonra yönetmenliğe adım atan Shevaun Mizrahi imzalı Distant Constellation, seyircilerini İstanbul’da zamanın son derece yavaş aktığı -ya da neredeyse durduğu- bir huzurevinin sakinleriyle büyülü bir yolculuğa çıkarıyor. Bir yandan huzurevinin hemen dışında devam eden inşaat, geleceğin belirsizliğini ve değişimi simgelerken içeridekilerin anlattıkları bizi geçmişe götürüyor. Bir Ermeni olan Selma, çocukluğunun acı dolu anılarını anlatıyor, artık gözleri görmeyen bir fotoğrafçı makinesini kurcalıyor, geçmişin çapkınlarından biri aşklarını hatırlıyor ve hatta Mizrahi’ye evlenme teklif ediyor. Distant Constellation, yalnızca odaklandığı kişilerin değil adeta zamanın da bir portresini çiziyor. Bunu yaparken de İstanbul’da inşaat faaliyetleriyle sebebiyle zamanın geçmişi yok ediyor oluşuna da güçlü bir parantez açılıyor.

Girl

Lukas Dhont’un ilk defa 71. Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış Bölümü seçkisinde gösterilen ilk uzun metrajı, içinde bulunulan hapishaneden ve hapsedilmiş ruhun özgürleşmesine yardım edecek süreçten gücünü alan bir film. Ve bir ilk filme göre oldukça olgun olan dili ve anlatısını sinemanın görüntülerle aracılığıyla konuşmasıyla yaratmış yönetmenliği Dhont’u daha kariyerinin başında gözde isimlerden biri yapıyor. Balerin olmak için oldukça fazla çalışan ve trans geçiş süreci için hormon tedavilerine devam eden 15 yaşındaki Lara’nın hikâyesine odaklanan Girl, cinsiyet rollerine, kimliklere, kimliklerin zıttı olarak queer teorinin açıkladığı noktada queer kavramının inşasına, heteronormatif ve heteroseksist düzenin yıkıcılığına dair hislerin yoğunluğuna odaklanan sahneleriyle uzun yıllar hatırlanacak bir film olarak dikkat çekiyor.

Güvercin

Dünya prömiyerini Berlin Film Festivali’nde yapan Güvercin’in merkezinde, hayatla tüm bağını ablası ve abisiyle birlikte yaşadığı evin damında beslediği güvercinler üzerinden kuran Yusuf var. Yusuf içine kapanık, duygularını aktaracak birini bulamasa da sevgi dolu bir genç adamdır. Bu ortamda varı yoğu güvercinleri oluyor Yusuf’un. Onlara bağlandıkça insanlardan ve yaşadığı çevreden uzaklaşıyor. Fakat, toplumun ondan başka beklentileri var. Güvercin beslemek gibi “boş işlerle” uğraşmak yerine bir an evvel “erkek olması”, çalışması ve para kazanması bekleniyor. Banu Sıvacı bu ilk filminde, toplumun birey üzerindeki baskısı ve kişinin özel dünyası arasındaki çatışmanın görsel karşılıklarını bulmakta ve etkili bir sinema dili yaratmakta son derece başarılı bir iş çıkarıyor.

Hagazussa: A Heathen’s Curse

Daha önce üç kısa, bir de orta metrajlı filme imza atan genç yönetmen Lukas Feigelfeld’in yazıp yönettiği Hagazussa: A Heathen’s Curse, Orta Çağ Avrupa’sında geçen bir cadılık hikâyesi. Gözlerden ırak bir köyde, yöre halkının cadı olmakla itham ettiği genç bir kadının hayatını çocukluğundan itibaren ele alan film, türün kurallarını kendince eğip bükerken, bir yandan da kasten toplum dışına itilmiş bireyin psikolojisine alan açıyor. Tarihin her diliminde toplum tarafından baskılanmış kadınlığa dair güçlü ve sert sözlerini usul usul seyirciye geçirmekteki yetkinliği, filmi metinsel olarak da iddialı bir seviyeye çıkarıyor. Psikolojik dram ve korku arasından gidip gelen anlatı, dingin ve rahatsız edici bir üslupla, soğuk renklerin domine ettiği güçlü bir sinematografiyle daha da çarpıcı bir hâl alıyor. Kısmen kitlesel fonlama yöntemiyle tamamlanan bir mezuniyet filmi olan Hagazussa, heyecan verici bir yönetmenin de habercisi aynı zamanda.

Hereditary – Ayin

Annie, annesinin ölümünün ardından bir takım gizemlerle yüzleşmek durumda kalan bir anne. Kendi annesinin kaybetmenin yarattığı yasla yüzleşmeye çalışırken bir yandan da kızı Charlie’nin anneannesinin yokluğuna alışmak zorunda kalışı konusunda ona yardımcı olmaya çalışıyor. Bu zorlukla baş edebilmek için Annie’nin girdiği yollar, devamında ailesini de içine çeken bir tür girdaba dönüşecektir. Daha önce benzer sularda yüzen kısa filmlere imza atmış olan yönetmen Ari Aster ilk uzun metrajlı filmiyle, korku janrını çok güçlü bir aile draması üzerine oturtan, buradan da zengin okumalara açık bir yapı kuran senenin en iyi korku filmlerinden birine imza attı diyebiliriz.

Las herederas – Mirasçılar

Dünya prömiyerini 68. Berlin Film Festivali’nde yapan ve aynı zamanda festivalin Ana Yarışma bölümünde Altın Ayı için de yarışan Paraguay yapımı Las herederas, hem Ana Brun’a En İyi Kadın Oyuncu ödülü hem de ilk uzun metrajında ortaya etkileyici bir keşif filmi koymayı başaran yönetmen Marcelo Martinessi’ye Alfred Bauer ödülünü kazandırarak önemli bir başarıya imza attı. Film, incelikli anlatısı ve hem ön plana çıkan kadın karakterleri hem de Güney Amerika toplumundaki sınıfsal yapıyı ortaya koyma becerisiyle de özel bir öneme sahip. Orta yaşın üstündeki iki kadının hayatlarındaki önemli bir dönüm noktasına ve onları sonsuza dek dönüştürecek bir sarsıntıya odaklanan film, içeriyi dışarı ve dışarıyı da içeri açarak yerleşik düzeni bozan sinematik dili, karakterlerinin izole yaşamını başta kadrajlarını mekandan yalıtarak kuran fakat zaman ilerledikçe karakterlerinin geçirdiği dönüşümü mekânı da kadrajlarda özgürleştirerek betimlemeyi başarıyor.

Les garçons sauvages – Vahşi Oğlanlar

Saygın sinema dergisi Cahiers du cinéma’nın 2018 en iyi filmleri listesinde zirveye yerleştirdiğiLes garçons sauvages, bilinçdışı arzuları ve hedonistik zevkleri suyun yüzeyine taşıyarak ahlaki katmanlara provokatif bir şekilde çomak sokan avangart ve deneysel bir fantezi olarak tanımlayabiliriz. Fransız deneysel sanatçı Bertrand Mandico’nun kışkırtıcı bir deneyim vadeden ilk uzun metrajlı filmi; Walerian Borowczyk’in 1969 yapımı filmi Goto, Island of Love’dan Peter Brook’un Lord of the Flies’ına, Rainer Werner Fassbinder’in Jean Genet soslu filmi Querelle’den yine Jean Genet’nin A Song of Love’ına avangart ve deneysel sinemanın en büyük miraslarından izler taşıyor. 20. yüzyılın başında geçen, beş zengin ve cinsel arzularının sınırlarını bilemeyen oğlanın yolculuğunu takip eden bu büyüme hikayesi, yılın en sıra dışı ve provokatif filmlerinden biri olarak özel bir ilgiyi hak ediyor.

Vinterbrødre – Kış Kardeşleri

Dünya prömiyerini yaptığı Locarno Film Festivali’nde Altın Leopar için yarışan ve En İyi Erkek Oyuncu ödülüyle dönen Vinterbrødre, bir kardeşlik hikâyesi olduğu kadar aynı zamanda bir sevgisizlik hikâyesi de. İnsanların zor koşullarda hayatlarına devam ettikleri bir maden kasabasında geçen film, bu şartların insanları nasıl duygusal anlamda yozlaştıklarını gözler önüne seriyor. İzlandalı yönetmen Hlynur Pálmason bu ilk filminde, olayların geçtiği karlarla kaplı köyün ve köyde çıkarılan kireç taşının fiziksel etkilerini bu sevgisizleşme durumun bir yansıması olarak ustaca kullanarak sadece başarılı bir ilk filmle imza atmakla kalmıyor, geride bırakmakta olduğumuz zengin sinema yılının es geçilmemesi gereken yapıtlarından biri de ortaya koyuyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi