Oyunculuktan prodüksiyona ve yönetmenin imzasına birçok açıdan film kalitesinde dizilerin ortaya çıktığı son yıllarda, başarılı oyuncuların televizyona hızlıca geçiş yapması elbette şaşırtıcı değil. Bu yıl televizyonda Julia Roberts, Emma Stone, Jonah Hill ve Michael Douglas gibi oyuncuları izleme zevkini de tattığımız bir yıl oldu. Bu açıdan sadece sinema dünyası için değil izlediğimiz diziler bakımından da keyifli bir yıl olduğunu söyleyebileceğimiz 2018’i yavaş yavaş geride bırakırken bu yıl hayatımıza giren dizilerden bir seçki hazırladık. Seçkiyi hazırlarken belgesel dizileri değerlendirme dışında bırakmamak adına farklı türlerden örnekleri bir araya getirmeye çalıştık.

Katkıda Bulunanlar: Burak Ülgen, Cem Özsefil, Ecem Şen,

Güvenç Atsüren, Sezen Sayınalp

Homecoming

Savaştan geri dönen askerleri günlük hayata yeniden adapte etme gayesindeki bir tesiste çalışan Heidi Bergman isimli bir kadını merkezine alan Homecoming, buradan gizemli şekilde ayrılan Heidi’nin 4 yıllık aranın ardından yollarının yeniden bu ilginç tesisle kesişmesini konu ediniyor. Başrolde Julia Roberts’ın yer aldığı dizide oyuncuya Stephan James, Bobby Cannavale, Sissy Spacek, Shea Whigham, Jeremy Allen White, Alex Karpovsky ve Dermot Mulroney gibi isimler eşlik ediyor. Dizinin yayınlanan ilk sezonunun yönetmeni Sam Esmail, öylesine başarılı bir dizi sunuyor ki izleyicisine, Homecoming’in son yıllarda karşılaştığımız nitelikli dizilerden biri olduğunu söylemek mümkün. 70’lerin estetiğini dizinin her alanında kullanan Esmail, adeta bir yönetmenlik dersi veriyor.

Maniac

“Herkesin sorunları vardır.” ve “Hangimiz normaliz ki?” gibi önerme ve soruların 10 bölümlük bir diziye evrildiği Maniac, ilk bakışta Emma Stone ve Jonah Hill’in başrolünde renkli bir karnaval gibi görünse de anlatının içine girdikçe travmaların soğuk yüzüyle karşılaşabileceğimiz bir Netflix yapımı. Karnaval tabiriyle anlatmak istediğim, filmin rüyavari anlatısının bilinçaltı aracılığıyla çok fazla katmana ayrılması ve tıpkı rüya görür gibi izleyicinin de 80’lerden Elfler’in dünyasına, Nato’dan oldukça kanlı bir başka hayata savrulması. Bu sebeple birbirinden tür ve anlatı olarak farklı birçok diziyi kompakt bir biçimde içinde barındırabilen bir yapımla karşı karşıyayız. Maniac kısaca A, B, C isimli haplar ile gerçekleştirilecek üç aşamalı bir tedavi sürecinin deney aşamasını konu ediyor. Hayatımızda problem olarak gördüğümüz, kabul etmekten kaçtığımız durumlarla yüzleşme ve iyileşme süreci sağlayan hapların temel amacı, psikolojik tedavi sürecini ortadan kaldırmak ve bu duruma hız kazandırarak daha kesin bir iyileşme hâli sağlayabilmek.

Killing Eve

Fleabag’le birlikte tek karakter odaklı bir metin nasıl mükemmel bir biçimde televizyona uyarlanır dersi veren Phoebe Waller-Bridge, 2018’de BBC Amerika için tasarladığı yeni projesi Killing Eve’le birlikte televizyondaki polisiye kültürüne yeni bir soluk getirdi. Luke Jennings’in Villanelle isimli romanından uyarlanan Killing Eve temelinde bir kaçma kovalama hikâyesi. Gelgelelim bu kaçma kovalama hikâyesi polisiye gerilim türünün klişe kodlarını kullanmak yerine, bu klişelerle kendi üslubunca dalgasını geçerek ters köşelerin karakterleri bile şaşırttığı temposu bir an olsun aksamayan bir anlatıyı sunuyor izleyicilerine. Devletler arası bir kiralık katil olan Villanelle’in, işinde ve iz sürmekte başarısını ispatlamış Eve Polastri ile girdiği mücadele bir noktadan sonra zihinsel bir savaşa dönüyor ve iki karakter arasında sonucunu tahmin edemeyeceğimiz bir satranç müsabakası başlıyor adeta. Hamlelerin nasıl olacağına dair ipuçlarını vermekten imtina eden karakterler arasındaki bu gerilim ve mizah dozu yüksek yolculuk, psikopatlığın sınırlarını iki karakterin bakış açılarıyla çizilen iki farklı haritayla izleyicilerine yansıtıyor. Bir psikopatın yüzüne psikopat demenin getireceği zararları Eve’in mesleki görüşünden ve Villanelle’in hayatı ele almış biçiminden damıtarak bizler de sorgulamaya başlıyoruz.

The Haunting of Hill House

Shirley Jackson’ın daha önce sinemaya da uyarlanmış klasik korku romanı “Tepedeki Ev”den kaynağını alana The Haunting of Hişş House’un 2018’in en sürpriz dizilerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. Mike Flanagan’ın hem yaratıcısı hem de yönetmeni olduğu dizi, iyi tasarlanmış korku imgeleri, sürekli soğuk tonların hakim olduğu renk paleti, tekinsiz müzikleriyle dikkat çekerken asıl başarısını, korku hissiyatını detaylı bir şekilde temellendirme konusunda gösterdiği özenle sağlıyor. Bu nedenle diziyi salt korku normlarıyla değerlendirmek, iyi işlenmiş ve zamanda ileri geri atlamalarla sunulan olay örgüsünü hiç sayma noktasında bir haksızlığa yol açabilir. Perili köşk hikâyelerinin en iyilerinden birini kaynak alarak yola çıkan dizi, ürkütücü hikâyesini sadece belirli bir zaman dilimiyle sınırlamayıp, yaşanan dehşetin sonuçlarıyla da ilgilenerek başarılı bir korku-drama melezi olmasını sağlıyor. Dizinin özellikle altını bölümünün teknik beceri konusunda zirve yaptığını da özellikle belirtmekte fayda var.

Sharp Objects

Gillian Flynn‘in eserleri, sinema ve televizyon dünyasında oldukça ilgi görüyor. Yazarın eserleri, ilk olarak David Fincher’ın yönettiği 2014 yapımı Gone Girl‘le sinemaya uyarlanırken daha sonra Dark Places uyarlaması gelmiş, son olarak da başrolde Amy Adams‘ın yer aldığı Sharp Objects, dizi olarak ekranlara taşındı. Dizi, gazeteci Camille Preaker’ın iki genç kızın cinayetini araştırmak üzere doğup büyüdüğü kasabaya geri dönmesi ile yaşanan olayları konu alıyor. Dizide uzun zamandır görmediği annesi ve üvey kız kardeşi ile bir araya gelen Camille’in, cinayeti çözmek için kendi geçmişinden yararlanmasını izliyoruz.

The Kominsky Method

Michael Douglas’ın canlandırdığı eskilerin oyuncusu, şimdilerin oyuncu koçu Sandy Kominsky ile Alan Arkin’in canlandırdığı menajer Norman Newlander arasındaki ilişki üzerinden hayatı anlatan The Kominsky Method, bu yıl Netflix’in en iyi içeriklerinden biri oldu. The Big Bang Theory ve Two and Half Man’in yaratıcısı Chuck Lorre’nin eseri olan dizi; komedi ve drama arasındaki dengeyi ustalıkla ayarlıyor ve oldukça gerçek meselelere odaklanıyor: Yaşlılık ve ölüm. Fakat bu konulara odaklanırken asla gereksiz bir duygu sömürüsüne kaçmaması, her şeyi oldukça yalın ve naif şekilde yapması, usta isimlerin pür oyunculuğuyla birleşince ortaya yılın en iyi yapımlarından biri çıkıyor.

Patrick Melrose

Beş bölümlük bir dizi olan Patrick Melrose, Edward St Aubyn’nin kendi yaşanmışlığından yola çıkarak ortaya kaleme aldığı beş kitaplık otobiyografik roman serisinin her bir kitabını bir bölüme uyarlıyor ve bu konuda oldukça iyi bir iş çıkarıyor. Dizi, başarılı hikâye anlatıcılığı ve kurgusuyla birlikte aynı şekilde başarı sağladığını gördüğümüz oyuncu performanslarıyla da dizi tarihindeki yerini alacaktır diyebiliriz. Özellikle başroldeki Benedict Cumberbatch’in ismini dizideki performansıyla sıkça duyduk, duymaya da devam ediyoruz. Bu oyunculuğun da etkisi Patrick Melrose, son dönemin en başarılı ve en çarpıcı karakter portrelerinden birini ortaya koyuyor.

Pose

American Horror Story ve American Crime Story dizilerinin yaratıcısı Ryan Murphy, yeni şaheseri Pose’da etkileyici bir dönem dramasına imza atıyor. 1987 yılında New York’ta geçen hikâye, Donald Trump üzerinden zenginliği, orta sınıfın kendini keşfetme çabasını, underground eğlence anlayışı ile balo ve drag kültürünü, evsizleri, ırkçılıkla mücadeleyi, önyargıları, yobazlığı, AIDS’i, gelir seviyesi düşük insanların hayatta kalma çabalarını, yani kısaca “Amerikan Rüyası”nı anlatıyor. Hikâye tüm bunları anlatırken asıl merkezini ise LGBTİ+ bireylerin hayatına ve yaşadığı zorluklara göre konumlandırıyor. Özellikle trans karakterler ve performansları dizi de ayriyeten oldukça önemli bir yer tutuyor. 80’ler ambiyansının oldukça başarılı bir şekilde yansıtıldığı dizi kısa bir süre sonra bizi o dönem New York’unun içine kolayca entegre ederek, hareketli ve ışıltılı bir dünya ile başımızı döndürüyor.

Wild Wild Country

Wild Wild Country; asıl ismi Chandra Mohan Jain olan, 60’lardan itibaren Acharya Rajneesh, 70’lerde adına tanrı anlamına gelen ‘’Bhagwan’’ kelimesine ekleyerek Bhagwan Shree Rajneesh ve son olarak Osho olarak tanınan mistik guru ve onun etrafındaki müritleri Sannyasinler’in Hindistan’dan Amerika’ya uzanan inanılmaz hikâyelerini anlatıyor. Belgesel; bazılarının hâlâ öğretisini takip ettiği, bazılarının da şarlatanlıkla suçladığı Osho ve tarikatının yasal sorunlar sebebiyle Hindistan’dan Oregon’daki ufak kasaba Antiloope’a göçlerini ve orda kurdukları Rajneespuram şehrini savunmak için yasalar önünde ne kadar ileri gidebileceklerini arka planına alıyor. Aynı zamanda bölge halkının bu tarikata karşı sergilediği yobaz ve katı tavrı da işlemeyi ihmal etmiyor. Hem insanların inanç sistemleriyle nasıl manipüle edildiğini, hem de farklı olana karşı sergilenen tutucu tavrı etkileyici bir şekilde anlatan Wild Wild Country’nin en büyük alametifarikası ise; tüm bunları muhteşem bir kurgu ve netliğinden şüphe duyulmayan bir tarafsızlıkla yapabilmesi.

Bodyguard

Game of Thrones dizisindeki Robb Stark rolüyle yıldızı parlayan Richard Madden, kısa bir süre önce Netflix’te yayınlanan Bodyguard dizisindeki performansıyla dikkat çekti. Dizide Madden, Londra Metropolitan Polisi’nde Özel Koruma Memuru olarak çalışan savaş gazisi David Budd’ı canlandırıyor. Dizi terör saldırısını engelledikten sonra, İçişleri Bakanı Julia Montague’yu korumakla görevlendirilen ve bu işi sırasında görevi ve inançları arasında sıkışıp kalan David Budd’ın hikâyesini konu alıyor. 6 bölümlük kısa süresi boyunca gerilimi, aksiyonu ve merak unsurunu başarılı bir biçimde kullanarak sürükleyici bir seyir deneyimi vadeden Bodyguard’ın en önemli eksisi sezonun son anda toparlanmaya çalışılmış izlenimi veren final bölümü olabilir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi