Monsters and Men

Reinaldo Marcus Green’in Sundance Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü ile dönen ilk uzun metraj kurmacası Monsters and Men, siyahi bir A.B.D vatandaşının polis tarafından öldürülmesinin ardından yaşananları üç farklı karakter üzerinden anlatıyor. Bu üç karakterin yolları hiçbir zaman tam olarak kesişmese de kendi mahallelerinde gerçekleşen bu olay, hayatları üzerinde önemli bir rol oynuyor. Anlatısını Moonlight’ı andıran biçimde üç bölüm üzerine kuran ve her bölümde farklı bir karakter üzerindeki etkilerini izlediğimiz filmde yaşananları, olay anında orada bulunan ve yaşananları telefonuna kaydedip yayınlayarak bölgesel bir isyanın öncüsü olan Manny, mesleği ve çalışma arkadaşları ile ilgili çelişkiler yaşayan polis memuru Dennis ve olaylara kayıtsız kalamayan Zyric’in gözünden izliyoruz. Yozlaşmış polis teşkilatının gerçek yüzünü ortaya koyması, azınlıkların seslerini bir türlü yeteri kadar duyuramaması gibi konularda önemli ifadeleri olsa da Green’in sinemasının etkileyici olmadığını söyleyebiliriz. Belki de polis terörünün Türkiye’de ulaştığı boyutlar ve yozlaşmanın filmden çok daha yaygın olduğu bir ülkede yaşıyor olmak bu filmin bende yarattığı etkiyi azaltmış olabilir, kim bilir.

Şunu da belirtelim, Ryan Coogler’ın Sundance’tan ödülle ayrılan ve kendisine büyük stüdyo filmlerinin kapısının açılmasını sağlayan Fruitvale Station ile benzer bir formül üzerine kurulan Monsters and Men’in Sundance’tan ödül almasına şaşırmamak gerek. Nitekim, Sundance’ın benzer temalara karşı ayırdığı bir ödül kontenjanı olduğu su götürmez bir gerçek.

Puan: 50/100

Outlaw King

İskoç yönetmen David Mackenzie (Perfect Sense, Starred Up, Hell or High Water) son filmi Outlaw King’de hikâyesini Braveheart (1995)’ın kaldığı yerden devam ettiriyor; William Wallace’a ihanet eden ve ölümünün ardından büyük pişmanlık yaşayan Robert Bruce’un intikam arzusuyla başlattığı direnişle beraber İskoçlar, yeni liderlerinin öncülüğünde bağımsızlık mücadelesi veriyor. 

David Mackenzie, 2013 yılında çektiği Starred Up ile kariyerini bambaşka bir yola soktu adeta. Hapishane draması Starred Up ve hemen ardından çektiği Hell or High Water ile odak noktasına erkek karakterleri alan ve bu karakterlerin üzerine yüklediği sorumluluklar sonucunda ortaya çıkan fedakarlıklar üzerine senaryosunu şekillendiren Mackenzie, doğduğu toprakların geçmişine ışık tutmayı hedeflediği Outlaw King’de de sorumluluğu ‘Robert the Bruce’un omuzlarına yüklüyor. On dakikayı aşkın süren ve tek plandan oluşan açılış sekansı, yönetmenin artık imzası hâline gelen hareketli kamera kullanımının da etkisiyle ihtişamlı bir girizgah sunuyor. Ülkesinin, İngiliz sömürgesine girmiş olmasını yadırgamayan ayyaş bir adamın, yaşadığı değişim ile gerçek bir lider oluşunu izlediğimiz film, karakter motivasyonu konusunda inandırıcı bir gelişim gösteremiyor. Nitekim, Robert Bruce hakkında internette kısa bir araştırma yaptığımızda filmin derinlikli olmaktan ne denli uzak olduğunu ve tarihsel olay ve karakterlerin  üstünkörü yazıldığını görebiliyoruz. Bu noktada Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek gerekiyor aslında. Mackenzie’nin içerik olarak olmasa da biçimsel olarak dersine iyi çalıştığını söyleyebiliriz. Gerek prodüksiyon tasarımı gerekse sanat yönetimiyle göz kamaştıran film, dönemin atmosferini başarılı bir şekilde yansıtıyor; filmin en can alıcı bölümü olan savaş sahnesiyle de göz boyuyor. Üstelik, Chris Pine için aynı şeyi söyleyeyecek olamasak da Aaron Taylor-Johnson ve Florence Pugh’un performanslarıyla yer aldıkları bölümleri etkileyici kıldıklarını belirtlemeliyiz.

Puan: 55 / 100

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi