Perfume: The Story of a Murderer (2006)

Televizyon dizileri için yazdığı senaryoları ile kariyerindeki ilk adımları atan ve 1979’da yayınlanan Koku adlı eseriyle uluslararası bir üne kavuşan Patrick Süskind, güncel Alman edebiyatının en önde gelen yazarları arasında bulunuyor. Başyapıtı niteliğinde olan bu eserinde ise Süskind, Paris’te pis bir kokunun hüküm sürdüğü 18. yüzyılda dünyaya gelen ve insancıl duygularını kaybetmiş olmasına karşın kokulara karşı oldukça hassas olan Jean-Baptiste Grenouille’ın öyküsünü anlatıyor. En iyi kokuları yaratabilmek ve onları hapsedebilmek amacıyla cinayet işlemekten çekinmeyen Grenouille’un hikayesinin etkili bir şekilde beyazperdeye aktarıldığı film, genç oyuncu Ben Whishaw’ın filmografisinde de oldukça başarılı bir yer ediniyor.

Koş Lola Koş, Üç, Bulut Atlası gibi filmlerinden de tanıdığımız Tom Tykwer’ın yönetmenlik koltuğunda oturduğu film, başarılı edebiyat uyarlamalarına bir örnek teşkil ederken, aynı zamanda 2000’lerin kült eserleri arasında da bulunuyor ve izlenmeyi hak ediyor.

Children of Men (2006)

Yıl 2027, yer Londra… Artık parklar, çocuk seslerinin duyulması mümkün olmayan alanlar halini almıştır. Zira dünya yıllardan beri yeni bir bebeğin doğumuna şahitlik edememektedir. Yaşanan büyük yıkımların ardından mültecilerin Londra’ya sığınması ile ise devlet, meydana gelen büyük göç dolayısıyla onları “terörist” olarak damgalamış ve kendilerine savaş açmıştır. Bu sırada uzun zamandan beri görmediği eski eşi tarafından kaçırılan Theo ise, evrenin sonuna gelindiğinin düşünüldüğü bu zamanlarda yepyeni bir umuda sığınacaktır: Hamile bir kadın. Ancak bir problem vardır: Kadın göçmendir ve bebeğin doğum sonrasında devlet tarafından el konulması ortak çekincedir.

P.D. James tarafından kaleme alınan Son Umut, bilimkurgu eserlerinde yapılan zaman atlamalarında karşılaşılan kopuşların aksine, günümüz ve gelecek arasında bir neden-sonuç ilişkisi kuruyor ve Alfonso Cuaron’un da başarılı yönetmenliği sebebiyle izlenmesi gereken yapımlar arasına giriyor.

Le scaphandre et le papillon (2007)

2000’li yılların en önemli otobiyografik eserleri arasında bulunan Kelebek ve Dalgıç, Elle dergisi eski editörü Jean-Domique Bauby’nin “locked in” adlı sendroma yakalanmasıyla tüm vücudunun felç olmasına karşı zihniyle verdiği savaşımı anlatıyor. Sağ gözünün de tepki vermemesi dolayısıyla dikilmesi üzerine hayata bakış açısı kısıtlanmış olan Bauby, kültürel birikiminin zenginliğiyle hayal gücünü sonuna dek kullanarak, hareket ettiremediği vücudu nedeniyle dalgıç kıyafetleri içinde gibi hissettiği dünyasından çıkıp, kendi hayallerine dalmaya çalışır. Geçirdiği hastalık öncesinde Monte Kristo Kontu’nun modern bir versiyonunu yazmayı hedefleyen Bauby, “locked in sendromu” sonrasında ise kendi yaşadıklarını kaleme al(dır)maya karar verir. Yöntem, alfabede en sık kullanılan harflerin sırasıyla okunması ve Bauby’nin seçmek istediği harfe gelindiğinde göz kırpmasının istenmesidir.

Yönetmen Julian Schnabel’e Cannes Film Festivali ve Altın Küre’de En İyi Yönetmen ödülü de getiren film, Bauby’nin yaşadıklarının kendi kadrajından anlatılması bakımından büyük önem taşıyor. Öyle ki, kimi zaman rahatsız edici olabilen görüntüler, haklı bir psikolojik sürece bürünüyor. Zira Bauby’nin, bizzat dalgıç kıyafeti içinde gibi hissettiği o çaresiz anlara tanıklık etmemiz sağlanıyor. Kelebeğin anlamını ise söylemeye gerek var mı?

Into the Wild (2007)

Christopher McCandless adındaki bir genç, materyal dünyada kendisini bağlayan her şeyden vazgeçer ve Alaska’da tek başına yaşamak için yaban hayata doğru bir yolcuğa çıkmaya karar verir. Heyecanlı bir şekilde başlayan bu macera, belli bir süre zarfının ardından ise McCandless’ın yaşamını tehlikeye sokan bir hal almaya başlar; ancak onun düşüncesi nettir: “Yaşadığım bu hayat benim seçimim.”

Bir kez daha kamera arkasına geçen ünlü oyuncu Sean Penn, bu yapımıyla yönetmenlik becerilerini de oldukça çarpıcı bir şekilde kullanıyor. Film, etkileyici hikayesi ve sinematografisinin yanında, Eddie Vedder’ın eşlik ettiği başarılı müzikleriyle de ayrı bir yer ediniyor.

There Will be Blood (2007)

Upton Sinclair’ın aynı adlı eserinden beyazperdeye uyarlanan film, 20 yüzyılın başlarında küçük çaplı başladığı petrol işini büyüterek, ülkenin en zenginlerinden biri haline haline gelen Daniel Plainview’un hikayesine odaklanıyor. Eser, biyografik bir yapım olarak ele alınmış olmasa da, petrol rafinerilerinin kurulumu, bölge halkının sömürülmesi, patron-işçi ilişkisi gibi konulara getirdiği yaklaşımlarla oldukça gerçekçi bir duruş sergiliyor.

Son yılların en başarılı yönetmenlerinden Paul Thomas Anderson’ın beyazperdeye aktardığı eser, Daniel Day-Lewis’in benzersiz oyunculuğuyla da birleşince, ortaya hicivlerle dolu bir edebiyat eserinin sinemada hayat bulmuş versiyonu çıkıyor. Tertemiz deniz sularında yüzerken yapılan su altı çekimleriyle ileride mahvolacak güzelliklerin bir nevi sinyalinin de verildiği eser, aynı zamanda din-iş adamlarının içinde bulunduğu benzer ekonomik çıkarları da gözler önüne seriyor.

No Country for Old Men (2007)

Pulitzer ödüllü yazar Cormac McCarthy’nin aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan İhtiyarlara Yer Yok, bu yıl 68’incisi düzenlenen Cannes Film Festivali jüri başkanları Joel ve Coen Kardeşler’in imzasını taşıyor. İkilinin dört dalda Oscar kazanmasını sağlayan film, Llewelyn Moss adındaki bir Vietnam gazisinin, cinayetle sonlanmış bir uyuşturucu pazarlığının ardından kalan bir çanta dolusu parayı almasıyla başlıyor. Moss’un bu hareketi, Anton Chigurh adındaki katili peşine düşürürken, sıradan bir vatandaş ile “mükemmelliyetçi” bir katil arasında verilen soğukkanlı mücadelenin hikayesinin aktarılmasına da sebebiyet veriyor.

Javier Bardem, Tommy Lee Jones, Jogh Brolin gibi usta oyuncuları kadrosunda bulunduran İhtiyarlara Yer Yok, Coen Kardeşler’in en başarılı yapımları arasında bulunmakla birlikte, edebiyat uyarlamaları arasında da mutlaka izlenmesi gereken bir yer ediniyor.

Love in the Time of Cholera (2007)

Kolera Günlerinde Aşk, 2014 yılında hayata gözlerini yumarak edebiyat dünyasını yasa gömen Nobel ödüllü yazar Gabriel García Márquez’in en başarılı eserleri arasında bulunuyor. 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında geçen roman; Doktor Juvenal Urbino, Florentino Ariza ve Fermina Daza arasındaki ilişkiye şiirsel bir anlatım getirirken, aşkın acı dolu dünyasını ve karşılıksız kalan sevginin saf ruhunu işliyor.

Great Expectations ve Mona Lisa Smile gibi yapımların da yönetmenliğini üstlenen Mike Newell tarafından beyazperdeye uyarlanan film, Javier Bardem, Giovanna Mezzogiorno ve Benjamin Bratt gibi başarılı oyuncuları barındırdığı kadrosuyla da dikkat çekiyor ve izlenmeyi hak ediyor.

Atonement (2007)

Aşk ve Gurur’un ardından ikinci bir Joe Wright filmi olarak listemize aldığımız Kefaret, yönetmenin bu kez de Ian McEwan’ın başyapıtından uyarladığı bir film olarak karşımıza çıkıyor. Film, isminden de anlaşılacağı üzere, bir suçun ardından ödenmesi gereken kefareti konu alıyor; ancak ortada gerçekten bir suç var mıdır? Küçük bir kız çocuğunun, tanık olduğu sahneyi yanlış yorumlaması sonucu üç kişinin hayatını değiştiren olaylar, 1935 yılında başlayıp zincir halinde devam edecektir.

Keira Knightley’in yeniden kadın başrol oyuncusu olarak yer aldığı filmde, ünlü oyuncuya bu kez James McAvoy eşlik ediyor. İkilinin, bir McEwan romanının hakkını verdiği aşikar.

Drive (2011)

James Sallis’in aynı adlı romanından beyazperdeye uyarlanan Sürücü, Hollywood’da dublörlük yaparak yaşamını kazanan bir karakterin hikayesine odaklanıyor. Ryan Gosling’in hayat verdiği karakter,  üst düzeydeki araba kullanma becerilerinden faydalanarak geceleri soygunlara katılıyor ve dublörlük görüntüsünün ardında yasa dışı bir hayat sürüyor. Belli bir ismi olmayan karakterin bu hayatı ise, komşusu Irene’le (Mulligan) tanışması üzerine daha da karmaşık bir hal alıyor.

Only God Forgives, Pusher Üçlemesi ve Bronson gibi aksiyon filmlerinden de tanıdığımız Nicolas Winding Refn’in yönetmenliğini üstlendiği film, Refn’in aksiyon alanındaki becerileri sayesinde başarılı bir uyarlama halini alıyor ve izlenmesi gereken yapımlar arasında bulunuyor.

We Need to Talk About Kevin (2011)

Lionel Shriver tarafından kaleme alınan ve bir kadının kocasına yazdığı mektuplardan oluşan Kevin Hakkında Konuşmalıyız, bir annenin psikolojik problemleri olan oğlunun davranışları  sonucu girdiği kendini sorgulama sürecini anlatıyor. Zira Kevin, başta basit psikolojik problemleri olan küçük bir çocuk olarak görülse ve babasına karşı takındığı sevimli yüz ifadesiyle onun tarafından fark edilmese de, ileriki yıllarda kendisini adli suçlardan bulaşacak bir gelişim gösterir. Kevin’in gerçek yüzünü gösterdiği annesi ise, kocasından destek görmemesiyle de birlikte kendini “git-gel”ler içinde bulup oğluyla olan ilişkisini düzeltmeye çalışırken, kızının abisi tarafından zarar görmesini engelleyemeye çalışacaktır.

Lynne Ramsay tarafından beyazperdeye aktarılan eser, içindeki bulundurduğu gerilim faktörleri ve etkileyici kurgusu sebebiyle başarılı bir izlenim sunarken, aynı zamanda dik duran modern bir kadının içine düştüğü çaresizliğe ve sesini çıkarmasıyla birlikte eleştirilen “annelik güdü”lerine de dikkat çekiyor.

1 2 3 4
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi