Sinemada zaman mefhumu ve bu zamanın işleniş biçimi oldukça önemli bir rol üstlenmiştir. Ana akım sinema, çoğunlukla doğrusal anlamını taşıyan lineer anlatı düzlemi kurarak olay örgüsünü zamanın kronolojik olarak aktığı bir yapıda inşa ederken bağımsız sinema, bu klişeleşmiş yapıları yapıbozuma uğratmayı tercih etmiştir. Bu klişeleşmiş yapılar içerisinde yer alan zaman kavramı da yapıbozumdan nasibini almış ve sinema sanatı izleyicinin algılarının tersyüz edildiği farklı evrenlere açılmıştır. Memento’dan Manchester by the Sea’ye birbirinden farklı kurgu biçimleri ile hem zaman kavramını sorgulamaya açan hem de lineer zaman akışını kıran 10 çarpıcı filmi sizler için bir araya getirdik!

2000’lerden Lineer Zaman Akışını Kıran 10 Çarpıcı Film

Memento (2000)

Christopher Nolan ismini dünyaya duyuran film olarak kayıtlara geçen Memento, hem 9 milyon dolarlık bütçesiyle hem de oyuncu kadrosunda Guy Pearce ve Carrie Anne Moss gibi ünlü oyuncuların yer almasıyla Nolan’ın gerçek potansiyelini ortaya koyduğu ilk filmdi. Kardeşi Jonathan Nolan’ın “Memento Mori” adlı kısa hikâyesini senaryolaştıran Nolan, Following’de ele aldığı insan psikolojisini ve kara film motifini Memento’da “bellek” temasıyla birleştiriyor ve lineer zaman anlayışını tersine çevirerek izleyiciyle hafızasını kaybeden karakter arasında eş zamanlı bir algı yaratan kurgusunu yine “bellek” üzerinden kurarak devrimci niteliğe sahip bir kurguya imza atıyordu. Memento, esasında bilindik bir hikâyenin senaryo ve kurgu teknikleriyle nasıl kafa karıştırıcı, düşündürücü ve sinemasal anlamda devrimci bir hâle getirilebileceğinin en güçlü örneklerinden biriydi. Öyle ki, Memento’nun yarattığı stil daha sonraları birçok yönetmene ilham kaynağı oldu ve sinema tarihine adını yazdırdı.

Amores Perros (2000)

Kesişen yaşamlar denildiğinde sinema dünyasında akla gelen ilk yönetmen olan Alejandro González Iñárritu; 2000’lerin başlarında çekmiş olduğu ilk filmi Amores Perros ile insanın para hırsı ve sahip olma arzularıyla şekillendirdiği ruh hâllerine farklı bir bakış açısı getirmiştir. İç içe geçen kurgular, aşırı gerçekçilik ve yeryüzünün insanlara dayattığı yaşam koşullarını aynı anda harmanlayan film, usta yönetmenin ilerleyen zamanlarda da neler yapabileceğinin bir nevi habercisi olmuştur. Bir trafik kazasıyla açılış yapmakta olan film, köpek dövüşleri, yasak aşklar ve idealleri uğruna çekilmesi göze alınan vicdan azaplarını ustaca bir anlatımla kurgulayıp seyircisinin önüne tokat niteliğinde bir film olarak çıkartıyor. Bir olay vasıtasıyla kesişen üç farklı olay örgüsünün kronolojik ve lineer olmayan, epizodik bir şekilde gözükmekle beraber her ayrı bölümün kendi içerisinde birbirinden parçalar taşıyan bir kurgu ile aktarılması, filmin genel anlatı yapısını oluştururken Aejandro González Iñárritu da sinema tarihine bir başyapıt armağan ediyor.

Mulholland Drive (2001)

Sürrealizm kıyılarında dolaşan ve sinemanın anlaşılması en güç yönetmenlerden biri olan David Lynch’in hikâyelerinden biri olan Mulholland Drive olay örgüsünü insanı başka diyarlara sürükleyen kâbuslar, rüyalar ve hayaller üzerinden kurar. Oldukça karmaşık olan bu örgü, kimi zaman gerçekten saparak düşe kıvrılır; kimi zaman ise görünen ile görünmeyen arasında farklı yollar sunar. İnsanın bilinç dışına yolculuk yapan ve bizi kaybolacağımız bir yolculuğa hapsederek, muazzam bir bilmecenin ortasına bırakan Mulholland Drive film noir (kara film) türüne yüksek dozaj göndermelerde bulunsa da aslında türe kalıpların dışında bir biçimde yaklaşır. Aynı biçimde filmin evrenindeki zaman algısı da lineer düzlemi yapıbozuma uğrattığı için filmin hikâyesinden veya olay örgüsünden bahsetmek, onları kelimelere dökmek pek mümkün değildir. Film, Hollywood’un Mulholland yolundaki gerçeküstü bir evrende geçen bir öyküyü konu alır. Gerçek dünyaya alternatif bir pencere açan ve tüm duyusal algılarımızı yıkan bu film ile David Lynch gerçek bir mucize yaratır.

Irréversible (2002)

Başrollerinde Monica Belluci ve Vincent Cassel ikilisini buluşturan oldukça sert ve duygusal anlamda sarsıcı bir Gaspar Noé filmi olan Irréversible, aynı zamanda Yeni Fransız Aşırılığının mihenk taşlarından biri olarak da dikkatleri çeken bir yapım. Gösterime girdiği yıl büyük sansasyon yaratan ve yaklaşık 10 dakikalık tecavüz sahnesiyle sinema tarihinin unutulmaz sahnelerinden birini barındıran Irréversible da tıpkı Memento gibi, kronolojik olarak sondan başlayıp hikâyenin başına doğru ilerleyen bir yapım. Tecavüz eylemini ya da herhangi bir cinsel istismar biçimine hiçbir şekilde özendirici bir tavır benimsemeyerek kuran Gaspar Noé, seyircisini toplumsal ve kişisel travmalarıyla yüzleştirmeye davet ediyor. Bu amaçla; seyircisini rahatsız ederek iyileştirmeyi, rahatlatmayı tercih eden Noé’nin özellikle teknik ve estetik anlamda zihinlerimizde tahribata yol açan görüntülerinin ekstra önem taşıdığını belirtmek gerek.

Adaptation (2002)

Spike Jonze’un yönetmenliğini yaptığı, Susan Orleon’un ‘The Orchid Thief’ adlı romanından uyarlanan, senaryosunun Charlie Kaufman tarafından kaleme alındığı Adaptation’ın başrollerinde iki önemli isim var: Charlie-Donald Kaufman olarak izlediğimiz Nicholas Cage ile Susan Orleon olarak karşımıza çıkan Meryl Streep. Bir türlü sonlandıramadığı senaryosunu yazmaya çalışan Charlie Kaufman’ın yazamama sebeplerinin başında gelen kişi ikiz kardeşi/alter egosu Donald Kaufman’dır. Film boyunca uzun monologlarla ve Nicholas Cage’in kendiyle yaptığı diyaloglarla bir senaristin, bir sanatçının iç dünyasına yolculuk yaparız. Muhteşem bir kurguyla zaman algımızı kökünden sarsarak izleyenlerin karşısına çıkan Adaptation, bir adam hakkında kitap yazan bir kadının hikâyesini senaryolaştıran bir başka adamın karmaşık hikâyesini anlatır bize. Kelimelerle bile anlatması güç, iç içe geçen bir hikâyeye sahip bu filmi anlamak için izlemek en akıllıca yol gibi gözüküyor.

Closer (2004)

En büyük hayali bir gün önemli bir yazar olmak olan ve bir gazetenin ölüm ilanları sayfasında yazarlık yapan Dan, tesadüfi bir kaza sayesinde ilginç bir karakter olan Alice ile karşılaşır. Aslında Alice, Dan’in bunca zamandır aradığı ilham perisidir. Sonunda hayaline yaklaşan ve Alice’in hayatını konu alan bir kitap yazan Dan, kapak fotoğrafı için Anna’nın stüdyosuna gider. Ancak her şey altüst olur ve Dan, Anna’ya aşık olur. Bu ilgiye karşılık vermeyen Anna ise Dan sayesinde tanıştığı Larry ile evlenir. Ama daha sonra Dan ile Anna arasında oluşan kuvvetli çekim etkisini yeniden gösterir ve her ikisinin de sevdiklerini aldatmasına yol açar. Mike Nichols imzalı, aşkı ve genel anlamda tüm ilişkileri sert diyaloglarla ele alan Closer, Londra’da kesişen aşkları, yıllar içerinde değişen ilişkileri gerçekçi bir bakış açısıyla işlerken olayların yaşandığı zamanı lineer düzlemi kıracak bir biçimde inşa eder.

Into the Wild (2007)

Sahip olduğu her şeyi bir kenara bırakıp, yıllarca kurduğu kariyer temellerini yerle bir edip, sırtına taktığı çantasıyla yollara düşen ve tek amacının Alaska’ya gitmek olduğunu bildiğimiz Christopher McCandless’ın kronolojik bir sırayla akmayan hayat hikâyesinin anlatıldığı Into the Wild, Jon Krakuer’in 1996 yılında yayımladığı aynı adlı kitaptan uyarlanmış, yönetmenliğini ise oyuncu kimliğiyle de tanıdığımız Sean Penn üstlenmiştir. Tek başına yaptığı bu yolculukta birçok insanla tanışıp, onlarla vakit geçirip farklı ilişkiler kuran ve yalnızlığın da gerçekte ne olduğunu keşfeden Christopher, Alaska’ya varana kadar geçen iki yıl boyunca özgürlüğü elde etmiş ve kendi sonunu hazırlayacak bir yola çıkmış olsa da bu yol boyunca kimsenin öğretemeyeceği denli büyük deneyimler de yaşamıştır. Sean Penn de tıpkı Christopher McCandless’ın kök salmaktan uzak yaşamı gibi lineer anlatı düzlemini yapıbozuma uğratan bir kurgu tercih ederek Into the Wild’ı değerli bir yapıma dönüştürüyor.

The Handmaiden (2016)

Sarah Waters’ın “Fingersmith” isimli romanından uyarlanan The Handmaiden, arka plandaki 19. yüzyıl Viktorya Dönemi İngilteresi’ni alıp 1930’ların başındaki Kore’ye dönüştürüyor. Japonya’nın yayılmacı ve sömürgeci bir anlayışla işgal ettiği Kore’de hayatını yankesicilik ile geçiren Sook-Hee, Japon bir kont gibi davranan bir sahtekar aracılığıyla zengin bir kadın olan Hideko’nun hizmetkârı oluyor. Amacı, Hideko ile Kont’un yakınlaşmasını sağlamak olsa da zamanla Hideko’ya karşı hissettikleri aşka dönüşüyor ve ikili, bu tahakkümler dünyasında bir arada kalmaya çalışıyorlar. Sook-Hee ile Hideko arasındaki yakınlaşmanın önemli bir boyutunu cinsellik oluşturuyor ve Chan-wook Park herhangi bir geri adım atmadan izleyiciye bu ilişkiyi tüm çıplaklığıyla sunuyor. İşin teknik ve kurgusal boyutunda ise Chan-wook Park ortaya mükemmel bir işçilik koyarak zaman algılarımızı kökünden sarsıcı bir deneyim yaşatıyor.

Arrival (2016)

Amerikalı yazar Ted Chiang’ın ‘Story of Your Life’ isimli kısa romanından sinemaya uyarlanan Arrival; dil tarafından yaratılan yakınlaştırma ya da uzaklaştırma işlevini iki türlü biçimde ele almayı tercih eder: birincisi biz Dünyalılar bu ikilemin neresine düşüyoruz, ikincisi ise yarın bir gün yabancı yaşam formları dünyayı ziyaret ettiklerinde onlarla nasıl anlaşacağız? Denis Villeneuve ve senaryo yazarı Eric Heisserer, dilbilimci Louise Banks (Amy Adams)’i hikâyenin temeline oturtarak 1950’li yıllarda ortaya atılmış bir dilbilim teorisi olan Sapir-Whorf hipotezinden yola çıkıyorlar. Bu hipoteze göre insanların ve hatta belirli bir kültürün davranışlarını ve düşünce sistemlerini belirleyen yegâne unsur dildir; ancak onun sınırları ölçüsünde dünyayı anlamlandırabiliriz ve dış dünyayı algılayabiliriz. Bu anlamda uzaylılarla kurulabilecek teması dilbilim üzerinden geliştirmeyi tercih eden ve kurgusuyla da hem zaman kavramı hem de duyusal ilişkiler üzerine benzersiz söylemler geliştirmeyi başaran Arrival, Denis Villeneuve’ün ellerinde oldukça etkileyici bir bilimkurgu anlatısına dönüşüyor.

Manchester by the Sea (2016)

Lee (Casey Affleck), apartman görevlisi olarak çalışan yalnız bir adamdır. Ağabeyinin ani ölümü üzerine, 16 yaşındaki yeğeni Patrick’in vasisi olma görevini üstlenmek zorunda kalır ve daha önce uzaklaşmak istediği kasabasına geri döner. Lee, yeğeniyle beraber zor günlerin yaralarını sarmaya çabalarken aslında geçmişiyle de bir hesaplaşma içindedir. Eski karısı Randi (Michelle Williams) ile yollarının ayrılmasına ve mutlu aile tablosunun ellerinden kayıp gitmesine neden olan trajik geçmişini unutamayan Lee’nin duygu yüklü hikâyesine doğru yola çıkan Manchester by the Sea; lineer anlatı yapısını yıkıp, geçmiş ile şimdiyi birbiri ile iç içe geçiren bir kurgu tercih ederek zaman kavramının ne denli öznel bir niteliğe sahip olduğunu da ortaya koyar.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi