“20. yüzyılın tarihini kimse bir başka dönemin tarihini yazdığı gibi yazamaz” der, İngiliz tarihçi Eric Hobsbawm. Bunun iki sebebi vardır; birincisini Hobsbawm, “hiç kimsenin yaşadığı dönemi, ikinci kaynaklardan, o dönemin kaynaklarından ya da sonraki tarihçilerin eserlerinden bildiği bir dönemi yazabildiği gibi yazamayacağını” söyleyerek açıklar. İkincisi ise 20. yüzyılın modern siyasal ideolojilerin bir kısmının ortaya çıktığı, bir kısmının ise ete kemiğe büründüğü, tarihi derinden sarsacak darbelerin, katliamların, toplumsal alt-üst oluşların, devrimlerin gerçekleştiği ve basının, kitle iletişim araçlarının yükselmesiyle bunların etkilerinin hızlıca hissedildiği bir çağ oluşudur. Böylesi bir çağın, bir çağdaş tarafından aktarımını yapmanın zor, riskli ve kimileri için kaçınılmaz sorumluluğu ağır basmış olacak ki Hobsbawm “Kısa 20. Yüzyıl 1914-1991 Aşırılıklar Çağı” kitabı ile tarih anlatısı yapmaktan kendisini alıkoyamamış. Temel sosyal bilimlerden olan tarihi, materyalist bir perspektifle işleyen Hobsbawm bu sorumluluğa kapılan tek kişi de değil üstelik. Onun çağdaşı sayılabilecek, kendi yaşadığı dönemi anlatabilmenin sorumluluğunu sinema sanatının sunduğu olanaklar ile omuzlamış Theodoros Angelopoulos da eserleri ile 20. yüzyıl anlatısı sunar izleyiciye.

Bunu yaparken doğduğu, büyüdüğü toprakların köklerine uzanır. Yunan edebiyatı, tiyatrosu, tragedyasının etkileri eserlerinde hissedilir. Kendi deyişi ile sineması psikolojik değil, epiktir. Hikâyesindeki karakterler psikanalize tabi tutulmadan tarihsel bağlama yerleştirilir. Çünkü öncesinde de belirttiğimiz gibi derdi tarihi, kendi yaşadığı tarihi Yunan toplumunun ve kendisinin pratikleri üzerinden anlatmaktır. Ancak Angelopoulos, Hobsbawm gibi bilimsel bir metodoloji kullanmaz ve onun kadar tutarlı da değildir. Eric Hobsbawm 20. yüzyılın kısa anlatısını 1991 yılında yani SSCB’nin dağılması ile bitirmiş ve her şeye rağmen yarım yüzyıl içerisinde daha umut verici gelişmelerin yaşanabileceğinin inkâr edilemeyeceğini söylemiştir.

Theodoros Angelopoulos Sineması

Theodoros Angelopoulos anlatısını üç döneme ayırır. Birinci dönemi Batı Avrupa’daki ideolojik çalkantı dönemine denk düşer. Bu dönemki eserlerinde kuvvetli politik mesajlar verir. İkinci dönem eserlerinde arka plandaki tarihi-politik döngüsü kendisini korur ancak ön plana daha çok kişisel tarihçeler çıkar. Üçüncü dönemi Hobsbawm’ın 20. yüzyıl anlatısını noktaladığı dönemler de başlar. Angelopoulos artık politikayı sinik bir oyun olarak görür. Eskiden inandığı değerlerin ya da o değerlerin taşıyıcılarının geçmişin taahhütlerine sırtlarını çevirdiğini dile getirir. Bu düşünce beyaz perdeye kuvvetli bir şekilde yansır. Hobsbawm’da 21. yüzyıla umutla biten tarih anlatısı, Angelopoulos’da 20. yüzyıla ağıt ile devam eder.

Ancak Angelopoulos neyi nasıl anlatırsa anlatsın sinematografisinin özgün biçimi her sekansta izleyicinin dikkatini çeker. Fransız Yeni Dalgası’nın açtığı yol onun için yeni bir keşif olmuştur. Özellikle Godard’ın Serseri Aşıklar – À bout de souffle filmindeki anlatım tekniğinden oldukça etkilendiğini bizzat kendisi söyler. Bu etki ve Yunan tiyatrosuna olan ilgisi eserlerinde Brechtyen yabancılaştırma efektlerini görünür kılmıştır. Karakterleri tıpkı Brecht’te olduğu gibi tarihin taşıyıcısıdır. Neredeyse her filminde dikkati çeken diğer unsur uzun sekans çekimleridir. Paralel montajı reddeder. Her karenin kendi ruhu olduğuna inanır. Birçok filminde her sahne için tek bir açı kullanır.

36 Günlerinde Kendisini Belli Eden Sinematografi

Tüm bu özgün sinematografi ve anlatılan tema yönetmen koltuğuna oturduğu ilk andan itibaren kendisini belli etmeye başlar. İlk üçlemesi olan 36 Günleri – Meres tou ’36, Kumpanya – O Thiasos ve Avcılar – Oi Kynigoi onun doğumundan başlayıp, yirmi yıllık Yunan siyasi tarihini ele alır. 36 Günleri güneşli havanın belirgin olduğu tek filmidir. Ancak bu aydınlık ton hikâyenin karanlığına gömülür. Kalabalık bir meydanda konuşma yapan sendika liderinin öldürülmesi ile başlar film. Devamında eski bir polis muhbiri olan Sophianos sanık olarak tutuklanır. Suçsuzluğunu ispatlamanın son çaresi olarak Sophianos, kendisini ziyarete gelen bir milletvekilini esir alır. Bu andan itibaren 1936’nın siyasal iktidarının acizliği yansır beyazperdeye birçok sahnede.

Senaryo gerçek bir hikâyeye dayanmaktadır. 1936 yılı, Mussolini hayranı olan General Metaxas’ın iktidarda olduğu bir dönemdir. Gerçekten de o dönem bir milletvekili ziyarete gittiği mahkûm tarafından esir alınmıştır. Sendika liderinin öldürülmesi dönemin politik atmosferine bir gönderme olarak senaryoya eklenmiştir. Angelopoulos filmin geçtiği 1936 yılının ve filmin çekildiği 1972 yılının politik olarak birbiriyle benzeştiğini söyler. Dolayısıyla sözü sadece geçmişe değil aynı zamanda bugünedir. O sözü, bildiri dağıtan öğrenciler kaçışırken, sendika liderleri öldürülürken, yöneticiler çaresizlikten küçülürken, iktidar mensupları İngiliz temsilciler ile eğlenirken duyar izleyici.

Asıl dikkat edilmesi gereken unsur ise bu sözün biçimlendiği formdur. Angelopoulos için neyin anlatıldığı kadar nasıl anlatıldığı da önemlidir. Özellikle 360 derecelik pan hareketi, seyircinin mekânı tüm açıklığı ile görmesini sağlar. Dolayısıyla olayın ve sonraki sahnelerin çözümlenmesinde de önemli bir katkı sunulur izleyiciye. Cezaevi yönetimi, mahkûmların volta attığı meydanda volta atmaya başlarken gördüğümüz yüksek açılı çekim güçsüzlüklerini ve gözden düşmüş bir muhbir tarafından nasıl mahkûmlaştırıldıklarını anlatır. Avludaki gramofon susunca başlayan protesto sesleri hiddetli bir kasırgaya, o protestoya müdahale etmek için açılıp kapatılan kapıların paslı sesleri ise gök gürültüsüne dönüşür adeta. Doğal seslerin böylesine etkili kullanımı Angelopoulos sinemasının bir diğer özgün yönüdür.

Yani sadece 36 Günleri değil, onun ister ilk dönem filmlerine ister yönetmen koltuğuna oturduğu son filmine bakılsın, her estetik ögede, o ögelerin oluşturduğu her sahne ve sekansta kendi kimliğini belli eden nüveye rastlanacaktır. Ancak 36 Günleri, henüz ikinci denemesinde kendi kimliğini oluşturmaya başlamış bir yönetmeni izlemek için eşine nadir rastlanır bir örnektir.

Sonuç olarak, bu iki tarih anlatıcısının her biri bugün kendi alanında otorite olarak kabul edilir. Eğer ki 19. ve 20. yüzyıl tarihine dair araştırma yapılacaksa Eric Hobsbawm’a referansta bulunmamak o çalışmayı eksik bırakacaktır. Öte yandan sinemanın sanatının gelişimi ve temsilcileri üzerine bir anlama çabası içine giriliyorsa Theodoros Angelopoulos’u atlamak da gülünç bir hata olacaktır. Ancak iş ne yazık ki tarihi anlama ve anlaşılan üzerinden tahayyülde bulunmaya geldiğinde aynı dönemde yaşayan Hobsbawm ve Angelopoulos keşke birbiri ile çarpışsaymış demekten alıkoyamıyor insan kendisini.

Çağın çağdaş tarafından yorumu risklidir demiştik. Çünkü çağdaş, görüş ve ön yargı biriktirir çalıştığı nesneye dair. Eğer ki o nesne tarih ise ve o nesneyi işleyen, iyi kavranmış bilimsel bir metodolojiden yoksunsa dönemin hâkim yorumuna kapılır. Umudu ve ağıdı tekil tecrübeler ya da sürece sıkışmış deneyimler belirler. Angelopoulos’un tarih anlatısı da bu riskin kurbanı olmuştur. Tüm bunlara rağmen tarihi yorumlamada kurbanı olduğu risk -Dan Fainaru’nun da Theodoros Angelopoulos kitabında dediği gibi- onun sinema tarihinde auteur tanımını en çok hak eden yönetmenlerden biri olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi